Gilles Kepel: “Ortadoğu’nun krizleri geleceğimizi belirleyecek”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İslami hareketler ve Ortadoğu üzerine araştırmalarıyla tanınan Fransız siyaset bilimci Gilles Kepel ile L’Express dergisinden Christian Makarian’ın yaptığı ve 10 Ekim 2018’de yayınlanan söyleşiyi İlker Kocael çevirdi.

Suriye’de yedi yıllık savaşın ardından rejim ve müttefikleri İdlib’de isyancılara karşı son çarpışmaya girişirken, Ruslar’ın kesin zaferini ve Batılıların mağlubiyetini ilan etmemiz mümkün mü?

Görünüşte Rusya savaşı açık ara kazanmış gibi duruyor, özellikle Batılıların körlüğü, savsaklaması ve durumu yeterince iyi bir biçimde analiz edememeleri dolayısıyla. Ancak bu sadece görünüş. 2015 yazının sonunda savaşa askeri gücüyle katılarak Suriye sayesinde dünyanın kaderini çizen bir büyük güce dönüşse de (ki 2014’te Kırım’ın ilhakı dolayısıyla Birleşmiş Milletler yaptırımları dolayısıyla yalnızlaştırılmış ve darbe yemişti), gerçekte Moskova Ortadoğu’da dört müttefiki ile hareket etmek zorunda. Bu dört müttefikin hepsi de birbiriyle kavgalı, birbiriyle didişiyor. Vladimir Putin’in onlardan vazgeçme şansı yok, ancak er geç bir karar vermesi gerekecek. Suriye’deki zaferin üzerinde Afganistan’ın hayaleti dolaşıyor, orada Kızıl Ordu’nun zaferi SSCB’nin dağılmasını engelleyememişti. O dönemde Doğu Almanya’da, Dresden’de KGB albayı olan Putin bu olaydan çok etkilenmişti. Bu yıkımı uzaktan izlese de dünya görüşü üzerinde etkide bulunmuştu.

Bu dört müttefik kimlerdir? 

İran, Türkiye, ama aynı zamanda çok bahsetmesek de İsrail ve Suudi Arabistan.

Geriye baktığımızda, içinde çelişkiler barındıran bu ittifaklaşma silsilesi nasıl gerçekleşti?

Rusya, 2015 yazının sonunda oyuna katılmakta ve Suriye’deki durumu kendi avantajına döndürmekte başarılı oldu. O yıl 14 Temmuz’da Barack Obama, Batılılar, Ruslar ve İran arasında Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın (JCPOA) imzalanmasını sağlamıştı, Donald Trump bu antlaşmayı 2018 Mayıs’ında feshetti. Bu antlaşma İran’ın nefes almasını sağladı ve aslında İran’ı IŞİD’e karşı bir Batı müttefiki hâline getirdi. İşte bu, Rus hava kuvvetlerinin Hmeymim Hava Üssü’ne yerleşmesini sağladı. Burası Esad’ın kontrolü altında bulunan ve Nusayrilerin bulunduğu bir bölge; Amerikan, İngiliz ve Fransız hava kuvvetleri IŞİD mevzilerini bombalarken Ruslar da terörizmle savaş bahanesiyle buraya yerleştiler. IŞİD daha sonrasında Suriye ve Irak’ta hızla genişleyerek en geniş sınırlarına ulaştı, 700-800 kilometre genişliğinde bir bölgeyi ve 8 milyonluk bir nüfusu kapsayarak. Halbuki Rus uçakları IŞİD ile mücadeleden ziyade kuşatılmış Nusayri bölgelerinin etrafındaki isyancılarla uğraştı. Bu noktada, tabii insan hakları örgütlerine hesap verme kaygısı bulunmayan Rus uçakları, Suriye hava sahasında mutlak üstünlüğü ele geçirdi. Bu temel bir altüst olma: O noktaya kadar hava sahasını kontrol edenler; Suriye’nin güneyinde İsrail ve Türkiye’de konuşlanmış Amerikan avcı uçaklarıydı.

Ruslar nasıl bu kadar rahat hareket edebildi?

Rusya ve İsrail uçaklarının karşı karşıya gelmemesi üzerinde uzlaştı, birkaç küçük olay yaşanmasına rağmen. En sonunda İsrail, Rusya’nın Suriye’ye müdahale etmesine ses çıkarmadı, bu da çok garip bir anlaşmanın başlangıcı oldu.

Aslında…

İran’ın ne derece İsrail düşmanı olduğunu biliyoruz. Çok fazla kara birliğini yerleştirme hatasına düşmek istemeyen Rusya; Kudüs Gücü’nü yani Kasım Süleymani’nin İranlı Devrim Muhafızlarını, Pakistan ve Afganistan’dan gelen gönüllüleri ve tabii ki Lübnanlı Şii Hizbullah’ı ek olarak kullanıyor. Güney Lübnan’da 2006’da İsrail ordusuna kafa tutarak kazandığı zaferle taçlandırılan Hizbullah, hızlıca Sünni Arap devletleri tarafından küçümsenmeye başlandı ki bu devletler Esad’a karşı mücadele yürütüyor. Paradoksa bakın ki Rusya’nın stratejisini başarıya ulaştırması ancak bu birbirine benzemez müttefikler sayesinde mümkün olabilir; çünkü Şam rejimi Sünni birliklerinin çoğunu kaybetti. Bu kişiler kaçtılar.

 

Türkiye’ye gelirsek?

Başlangıçta güçlü bir biçimde Esad’ın karşısında isyancıları desteklediler. Yıllardan beri, iktidarda bulunan parti AK Parti’nin yeniden şekillendirdiği derin devlet, Suriyeli Müslüman Kardeşler’le yakın ilişkilere sahipti. Esad karşısında onları güçlü bir biçimde desteklediler. 2015 yılının Kasım ayında, Türk uçakları Kuzey Suriye’de Ankara tarafından desteklenen isyancıları bombalayan bir Rus uçağını bile düşürdü. Dehşet bir çatışma yaşandı ama Tayyip Erdoğan’ın daha ileri gitmesi mümkün değildi, çünkü 2016 yılının Temmuz ayında başarısız bir darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı. Bu darbe girişiminden de Amerika’ya sığınmış bulunan Fethullah Gülen’i sorumlu tuttu, bu da ABD ile aralarını açtı. Putin ve Erdoğan daha sonra dikkat çekici bir biçimde barıştılar: Bu noktada Erdoğan, Suriye politikasını aniden değiştirdi, isyancılara desteğini kesti ve başka bir hedefe odaklandı.

Hangi hedefe?

Ankara ile çatışma halinde bulunan PKK ve IŞİD’in elinden Kuzey Suriye’yi almayı başaran onun Suriye kolu PYD ile mücadeleye. 2014 yılının sonunda, IŞİD, Musul’da Irak ordusuna ait silah stokunu ele geçirdiğinde, özellikle de tankları, PYD sahada cihadcılara karşı direnen tek gücü oluşturuyordu. Dolayısıyla Amerikalılar onlara ultramodern silahlar teslim ettiler, bu da Türkleri sinirlendirdi. O dönemlerde Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı Doğu bölgeleri büyük saldırılara sahne oldu, Türk ordusu fark etti ki içerideki düşmanları Suriye’den gelen çok güçlü silahlara sahip.

Bu noktada bir dönüşe tanıklık ettik: Katar’ın da desteğiyle Suriye Müslüman Kardeşleri’ni destekleyen bir politika güden Erdoğan, birden İslami tonları olsa da milliyetçiliğe dayalı bir politikaya yöneldi. Suriye’nin Irak sınırından Türkiye ile sınırı bulunan Cerablus’a uzanan hattı kontrol eden Suriye Kürtleri ile mücadeleyi önceledi. Sonuç: Kürtler etkili bir biçimde IŞİD ile savaşsalar da Türk ordusu onlara karşı konuşlandı ve 2018 başında Suriye’nin Afrin şehrini almak üzere Zeytin Dalı Operasyonu’nu düzenledi.

Yine aynı Kürt karşıtı mantıkla Türk güçleri; Esad, İran ve Rusya’nın 2016’nın Aralık ayında Halep’i almalarına ses çıkarmamıştı.

Evet, buna paralel olarak Washington da Suriye Kürtleri ile ittifakı tercih etti. Sonuçta, Fırat’ın doğusundaki bölgenin tamamı Amerikan özel güçleri ve daha küçük çapta da olsa Fransız güçlerinin desteği ile PYD’nin kontrolü altında. Batılılar için bu, Suriye’nin tüm petrol üretimini kontrol altında tutmanın bir yöntemi. Ruslara gelince, onlar da Kürtlere belli ölçüde destek verdiler, ancak farklı sebeplerle: Tüm bölgede kullanabilecekleri kaldıraç gücünü kaybetmemek.

İsyancılar yalnızca Batılılar tarafından değil, aynı zamanda onlara büyük maddi destekte bulunan Suudiler tarafından da yarı yolda bırakıldı.

Doğru. Ancak Suudi Arabistan, Rusya gibi bir petrol monarşisi. O döneme kadar çıkarları çatışan iki ülkenin çıkarları petrol fiyatlarının düşüşü ile kesişmeye başladı. 2017 yılının Ekim ayında, Suudi yönetimi tarihte ilk kez Moskova’ya ziyarette bulundu. Suudiler orada geniş çaplı bir ödün verdiler: Esad’la çarpışan İslamcı hareketleri beslemelerine rağmen, Esad’ın iktidarda kalmasına bir itirazları olmadığını söylediler. Bunun karşılığında, Ruslar’dan İran’ı engellemesini istedi. Bunu yaparak neredeyse İsrail ile aynı pozisyonu almış oldular.

 

Yani?

Suriye’de Devrim Muhafızları’nın ve Güney Lübnan’da Hizbullah’ın konuşlandırılması yoluyla Golan sınırlarına erişmek, Tahran için İsrail topraklarını doğrudan tehdit etmenin bir yolu. Eğer Batı hava kuvvetleri İran’ın Natanz’da bulunan nükleer tesislerini bombalayacak olursa, İran füzeleri Suriye ya da Lübnan topraklarından gönderilebilecek. Bu yüzden İsrail, bölgede İran’ın pozisyonunu sarsma peşinde. Bu stratejiye ek olarak, Benyamin Netanyahu, kendi lehlerinde İran üzerinde baskı kurmaları için Ruslarla yakınlaşmaya çalıştı. Geçtiğimiz 9 Mayıs’ta, Kızıl Meydan’da Nazizme karşı kazanılan zaferin yıl dönümü büyük bir törenle kutlanırken, Batılı hiçbir devlet adamının katılmadığı bu etkinliğe İsrail başbakanı katıldı. Aynı akşam, 28 uçağı Suriye’de İran güçlerini vurmak için gönderdiler. Bu ancak Rusların üstü kapalı onayı sonrasında olabildi, yalnızca tarafları olayı tırmandırmamaya davet ettiler.

60 yıllık İsrail-Arap çatışması sonrasında, Kudüs ve Riyad’ı aynı çizgide görmek Suriye Savaşı’nın ilginç yönlerinden biri olmalı.

Evet, çarpıcı bir durum. 14 Mayıs 2018’de, ABD büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e coşkuyla taşırken, Gazze’de sınır duvarına yaklaşan 60’a yakın Filistinli protestocu öldürüldü. Diğer zamanlarda daha gür sesle açıklamalar yapan Arap dünyasının sesi çıkmadı. Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Libya’da ve başka yerlerde o kadar çok katliam yaşanıyor ki; İsrail-Arap çatışması, Sünni-Şii ve hatta Sünniler arası çatışmalar dolayısıyla görünmez hale geldi.

Yine de Rusya’nın arası birdenbire neden ve nasıl İran ile açıldı, anlamak güç?

Ruslar, Suriye’de siyasi bir geçişe sıcak bakıyor, Esad’ın mevcut yapıya muhalefeti temsilen üyeleri yerleştirmesini istiyorlar. Bu, Putin ve Esad’ı karşı karşıya getiren bir nokta, iki liderin arasından su sızmıyor gibi bir durum yok. Eğer Şam’da istikrarlı ve uzun ömürlü bir iktidar kurulamazsa, gerillalar devamlı ülkenin istikrarını bozacak ve Rusları orada bulunmaya ve harekete geçmeye zorlayacak. Moskova’nın Afganistan’ı andıran bu tip bir yıpratma savaşını sürdürecek imkanı yok. Esad ve İran’a gelirsek, onlar ise isyancıların kökten bir biçimde yok edilmesi taraftarı. Bu ise İdlib’de tamamen askeri bir çözüm demek. İran Suriye’yi ikinci bir Irak olarak görüyor, yani baskın bir rol oynayabileceği bir Arap ülke olarak. Halbuki Suriye, Irak’ın aksine, çoğunlukla Şii nüfusa sahip.

İran’daki iç gerginliklerle ilgili ne düşünmek gerek?

İran, Donald Trump’ın aldığı yaptırım kararlarından ve ABD’nin Ortak Kapsamlı Eylem Planı’ndan çekilmesinden çok fazla etkilendi. Petrol ihracı serbest düşüşe geçti, günde yaklaşık 1 milyon varillik bir kayıp var. Ilımlı olduğu söylenen grup, yani Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Dışişleri Bakanı Cevad Zarif; hiçbir işe yaramamasına rağmen Batılılara yönelik olarak müzakere siyaseti izlemekle suçlandılar.  Onlar güven kaybederken, Devrim Muhafızları’nın şefi, karizmatik Kasım Süleymani figürünün yükseldiğini görüyoruz, ABD tarafından şeytan olarak görülen bir kişi bu. Bugün onun sahip olduğu aura, bir askerin dini sınıfa üstün gelebileceğini gösteriyor olabilir; belki de bir tür yeni Şah Rıza’nın yükselişine tanıklık ederiz. Hem milliyetçiler hem de mollalar tarafından destek gören güçlü bir tek adam. Tabii bu bir varsayım. Bu sırada, Washington ve Kudüs, İran’ı diz çöktürtmek için güçlü bir baskı uyguluyor. Eğer bu strateji sonuca ulaşırsa, Suriye İran’ın ölümcül bir tuzağa düştüğü bir yer haline gelebilir.

İran’ın Avrupa’da terörizmle bağlantılı işler yapmasından korkmalı mıyız?

Fransız yetkililer tarafından 2 Ekim 2018’de Dunkerque’e yakın Şii Zehra merkezinin kapatılması, Fransa’da İran İstihbarat Bakanlığı’nın İç Güvenlik Müdürlüğü’nün ve iki İranlı kişinin maddi varlıklarının “dondurulması”, aynı zamanda bu yaz Tahran rejimine muhaliflerin -yani Trump’ın çevresi tarafından desteklenen Halkın Mücahitleri Örgütü’nün- düzenlediği toplantıya yönelik başarısız saldırı; İran dış politikasının ne ölçüde tutarlı olduğu konusunda şüphe uyandırıyor. Fransa da JCPOA’dan geriye ne kaldıysa onu kurtarma peşinde. Diğer taraftan Paris’te bulunan İran büyükelçisi ülkesine çağrıldı, ve Fransa’nın hâlâ Tahran’da büyükelçisi yok. Tüm bunlar gösteriyor ki; İran kurulu düzeni içerisinde iktidar mücadelesi için yarışta bulunan farklı gruplar bir dalgalanma yaratıyor. Bugün bazı çevrelerin terörle içli dışlı olmasına izin vermek devasa bir risk almak olurdu, bu da “ılımlı” Cumhurbaşkanı Ruhani’nin meşruiyetinin altını oyardı. Fransa, her durumda, Batılı müttefiklerinden farklı bir politika izlemek istiyor, özellikle aldığı hukuki ve finansal önlemlerle.

İdlib’in sonucu, çatışmanın jeopolitik açıdan en önemli sonucu olmayacak mı?

Rusya, kesin sonuç verecek bir hakemliğe başvurmalı. 3 milyon sakini bulunan, bunun 2 milyonu da sığınmacı olan bu bölgeyi ne yapacağını düşünüyor. Burası bir “tırmanmanın düşüşü” bölgesi, her yerden gelen isyancılar burada toplanmış. Bunların yüzde 60’ı El Nusra grubundan cihadcılar, daha sonra adlarını Tahrir el Şam olarak değiştirdiler. El Kaide’den türeyen gruplar bunlar. İdlib’e yerleşmeleri karşılığında teslim olma meselesi de müzakere edilmişti.

 

Yani eğer Ruslar bombalamaya başlarsa, sivillerin kaçabilmesi için Türkiye ile sınırları açmak gerekecek.

Bunu zaten 3.5 milyon sığınmacıyı barındıran ve ekonomisi bugün zor durumda bulunan Türklerin kabul etmesi imkansız. Bu geçişlerde mutlaka teröristler de sızıyor, bunların bazılarının Avrupa’ya sızma ihtimalleri de olabilir. İdlib meselesini çözüme kavuşturmalı yine de: nihayetinde askeri bir saldırının olmaması pek akıl alır gibi değil. Ancak nasıl olacağı, karmaşık müzakerelerin sonucunda belli olacak.

Bu kaosun ortasında Avrupa’nın sağır edici sessizliğine ne demeli?

Ortadoğu’da olan biten her şey Avrupa’yı doğrudan ilgilendiriyor: Hem maruz kaldığı terörizm dalgalarından hem de ortalığın alev almasıyla ortaya çıkan göç meselesinden dolayı. İçeride, kendi demokratik sistemi çok şiddetli bir darbe aldı. Bunu, Orta Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Almanya ve İtalya’da da popülizmin yükselmesi ile görüyoruz. Ya da Eric Zemmour’un Fransa kitapçılarında yakaladığı başarı ile! 2019 Avrupa seçimlerinde uçtaki farklı partilerin yarattığı tehdit çok ciddi. Avrupa Birliği, güney ve güney doğudaki komşuluk ilişkilerini yürütemez görünüyor, bu ise bütünlüğüne olumsuz bir biçimde etki ediyor. Güçsüzlüğü dolayısıyla bir taraftan terörist hareketler gibi açıkça düşman güçler, diğer taraftan da göç akını ve “büyük mübadele” karşısında paniğe kapılan kendi vatandaşları tarafından hedefe konuluyor. Daha da mühimi, göçmen krizi, AB’nin kendini reforme etme konusundaki yetersizliğini ortaya koyuyor. Halbuki Birlik için, ortak dış politika belirlemek ve gerekirse ortak askeri adımlar atmak yaşamsal bir mesele. Ortadoğu ve Akdeniz’de yaşanan kriz, bizim kendi geleceğimizi de şekillendiriyor. Kaostan çıkabilmek için, doğrudan sınırımızda bulunan bu bölgeye daha fazla müdahil olmak gerek, bundan kaçış yok. Körlüğümüzün ve entelektüel tembelliğimizin bedelini ödüyoruz. Tahammül etmesi güç paradoks şu: İnsan hakları konusunda elinde pek bir şey olmayan Rusya’nın bu bölge üzerine uzmanlığı mevcut. Bu uzmanlık bizimkisinden iyi olmasa da karar alma süreciyle çok daha uyumlu.

Fransa’ya gelirsek…

Bir önceki Cumhurbaşkanı, Suriye’yi bizim “İspanya savaşımız” olarak idealize ettikten sonra, Fransa pozisyon değiştirdi. Emmanuel Macron’un döneminden beri, Putin askeri zafer kazandığına göre, amaç müzakere masasında bulunmak gibi görünüyor. Ruslarla çatışmak yerine, bugünkü mesele onlarla müzakereye dayalı bir çözüm bulmak.

Bu daha net bir pozisyon değil mi?

Rusların tek başlarına sıyrılma şansları olmadığına göre öyle, bataklığa saplanma ihtimalleri mevcut. Ancak İdlib meselesinde, örneğin, Suriye’de Kürtleri destekleyen Paris, Güvenlik Konseyi’nde Türkiye’nin aldığı pozisyona yakın duruyor. Çünkü cihadcıların sınırı geçip Batı Avrupa yolunu tutmasını istemiyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus