Erdoğan’ın yeni bir Muharrem İnce’ye ihtiyacı var

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

31 Mart yerel seçimlerine çok az süre kala muhalefet liderleri ve önde gelen adayları sert siyasi polemiklerden uzak durmaya özen gösteriyorlar. Bu durum Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kutuplaşmayı tırmandırarak kendi tabanını konsolide etme stratejisini etkisiz kılıyor.

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Adalet ve Kalkınma Partisi seçim kampanyasında sloganlarını çok yumuşak söylemler üzerine inşa etti. “Gönül işi” diyor; belediyecilik, yerel yönetimler “gönül işi” ve “bir aşk hikâyesi” olarak bahsediyor. İstanbul’da en azından bunu görüyoruz. Ama iktidar partisi temsilcileri, başta tabii ki Cumhurbaşkanı Erdoğan ve onun Cumhur İttifakı’ndaki ortağı Devlet Bahçeli, hepsi çok sert bir siyasî söylemle bu yerel seçim kampanyasını yürütmeye çalışıyorlar. 

Zaten kampanya yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yerel yönetimlerin sorunlarının çözülmesi vs., bütün bunların çok uzağında, devletin ve ülkenin bekası üzerine inşa edilmiş durumda — yani siyasî tehditlere karşı bir alarm hali. 24 Haziran gibi önemli bir seçim öncesinde bile bu kadar yapılmayan bu iç ve dış tehdit korkutmasının bu yerel seçimlerde yapılmasının nedeni, aradan geçen süre içerisinde iç ve dış tehditlerin tırmanması değil, tam tersine daha bir yumuşama var, azalma var tehdit algılarında; ama iktidar koalisyonunun seçmen desteğinde bir azalma olduğu için ve bu azalma büyük ölçüde ekonomiye dayalı olduğu için tehditlerden medet umuluyor. 

Bu ekonomik sorunların çözümü konusunda ciddi adımlar atılamadı — en azından seçime kadar. Seçimden sonra atıp atılamayacağı ayrı bir konu; ama seçime kadar atılamayacağı için olayı başka bir alana çekmek istiyor iktidar koalisyonu, Erdoğan ve Bahçeli. Ama bunda çok başarılı oldukları söylenemez. Mutlak bir medya hâkimiyeti var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her mitingi birçok kanalda aynı anda canlı yayınlanıyor. Kendisi günaşırı televizyon kanallarına çıkıyor. Orada tamamen önceden hazırlanmış ortamlarda yumuşak röportajlar veriyor. Bir tartışma vs. yok. Hep sürekli anlatıyor. Ama sonuçta çok da büyük beklentiler içerisinde olmadıklarının işaretlerini alıyoruz. İşler pek iyiye gitmiyor. Burada çok az bir süre kaldı. Bu saatten sonra bunu döndürmek ne derece mümkün olabilir bilmiyorum. 

Ama şunu özellikle söylemek lazım: Bu seçimin Erdoğan için en büyük eksiği, karşısında ağız tadıyla kavga edeceği bir rakibin olmaması — yani bu seçim sürecinin bir polemik üzerinden gitmemesi. Ve bu anlamda da 24 Haziran’a baktığımız zaman; 24 Haziran kampanyasının belli bir aşamasında Muharrem İnce’nin bir tuzağa düşüp Erdoğan’la –ki Erdoğan’a Erdoğan diye hitap etmiyordu, Recep Bey diye hitap ediyordu hatırlayacaksınız–, Erdoğan’la bir ağız dalaşına girmesi, videolar yayınlaması vs. ve bazı olaylarda çok sert tartışmalara –apolet tartışması bunların bir örneğiydi– girmesi olayını yaşadık ve sonuçta Muharrem İnce çok büyük bir hüsran yaşadı. İkinci tura bile götüremedi seçimi, kazanmak bir yana. Ve ondan sonra, seçimden sonra yaptığı değerlendirmelerde de kendisi dışında hemen hemen herkesi ve her şeyi suçladı. 

Şimdi burada Muharrem İnce neyi yanlış yaptı, Erdoğan neyi doğru yaptı diye bakacak olursak –ki bunları ilk defa söylemiyorum, 24 Haziran öncesinde de bu konuların özellikle altını çizmeye çalışmıştım ve genellikle de belli bir aşamadan sonra felaket tellalı olarak görülüp belli çevreler tarafından bir nevi dışlanmıştım– o da şu: Muharrem İnce’nin yaptığı en büyük stratejik yanlış, gösterilen ilginin kendisine olduğunu sanmasıydı. Halbuki o ilgi muhalefete, yani AKP ve Erdoğan iktidarından artık kurtulmak isteyen kesimlerin bir ilgisiydi. Ve bunlar büyük ölçüde zaten Erdoğan’a oy vermemiş insanlardı ya da oy vermekten çoktan vazgeçmiş insanlardı. Yani kendi tabanının birikmiş heyecanı, öfkesi ve “nihayet sıra geldi” düşüncesiyle Muharrem İnce’nin adaylığı birbirine girdi. Ve o tabanından gelen büyük heyecanla beraber gözüken, ortaya çıkan görüntüler, kalabalık mitingler, coşkulu mitingler Muharrem İnce’yi “Bu iş oldu” noktasına erken bir şekilde getirdi, ya da “Olacak galiba” noktasına getirdi. Ve o andan itibaren Muharrem İnce Erdoğan’la eşit düzeydeymiş gibi bir polemiğe girdi. Ve o polemik Erdoğan’ın çok işine yaradı. Erdoğan bu polemikler sayesinde kendi tabanındaki tereddütlü kesimleri konsolide etmeyi başardı. 

Çünkü burada şöyle bir olay ortaya çıktı: Ülkenin kötü gidişini dönüştürebilecek, ülkenin kötü gidişatını durdurup bunu iyiye sevk edebilecek bir alternatiften ziyade, Erdoğan’la hesabı olan bir başka Erdoğan benzeri siyasetçi profili çizdi Muharrem İnce. Ve o zaman da Erdoğan’a daha önce oy vermiş birçok seçmen, bana göre Erdoğan ve Muharrem İnce arasında Erdoğan’ı tercih etti. Bu çok anlaşılır bir şeydi. Halbuki o tarihte, 24 Haziran öncesinde ülkenin adım adım bir ekonomik krize doğru gittiği yolunda ciddi ekonomistlerin uyarıları vardı. Ekonomi insanların yeniden ciddi bir şekilde konuşmaya başladığı bir şeydi. Muharrem İnce bunu temel alıp AKP tabanındaki ya da AKP’ye daha önce şu ya da bu nedenle oy vermiş seçmendeki rahatsızlığın üzerine giderek onlara sakin bir şekilde inandırıcı birtakım alternatifler sunmak yerine, miting miting dolaşıp, kalabalıkları toplayıp, kalabalıkların sayılarını abartıp ve buralardan meydan okuyarak, Erdoğan’a meydan okuyarak etkili olacağını sandı. Ve bu tam da Erdoğan’ın istediği bir şeydi. Şimdi 31 Mart seçimleri öncesinde bu yayının başında olduğu gibi Erdoğan’ın çok ciddi bir şekilde yeni bir Muharrem İnce’ye ihtiyacı var. Ama olmuyor. 

Bakıyoruz, Kemal Kılıçdaroğlu da Meral Akşener de Erdoğan’la bir polemiğe girmeye çok fazla yanaşmıyorlar, çok fazla girmiyorlar. Zaten çok da fazla öne çıkmıyorlar. Bugün birlikte bir miting yapacaklar Denizli’de, yarın da Aydın’da yapacaklar. Ama oralarda da çok siyasî konulara gireceklerini sanmıyorum, belli bir dozun üzerinde gideceklerini sanmıyorum — ki geçen 24 Haziran seçimlerinde de böyle bir strateji izlemişlerdi. Onun dışında geriye ne kalıyor? Özellikle üç büyük ildeki başkan adayları kalıyor. Tunç Soyer’le bayağı bir uğraştılar; Tunç Soyer’in babasından hareketle, Nurettin Soyer’in 12 Eylül savcılığı yapmış olması, özellikle MHP davası savcılığı yapmış olmasından hareketle bir siyasî alan, çatışma alanı, gerginlik alanı yaratabileceklerini sandılar. Tunç Soyer bu tuzağa düşmedi. Düşer gibi oldu başta, ama sonra düşmedi. Mansur Yavaş, karşısında tabii ki Melih Gökçek gibi birisi de olmadığı için Mansur Yavaş kendini bir belediye başkanı adayı, hatta bir nevi CHP adayı ama bir tür partiler üstü belediye adayı gibi göstermeyi becerdi. İstanbul’da da Ekrem İmamoğlu gayet sakin bir şekilde, genç, çok tanınmayan ama istikbal vaat edebilecek bir yerel yönetici kimliğini öne çıkardı. Siyasete girmedi, çatışmacı üslûba hiçbir şekilde dahil olmadı. Sürekli gülümsedi ve kendi tabanını gaza getirici büyük mitingler vs. yapmak yerine –ki Muharrem İnce bunu yapmıştı–, küçük küçük, özellikle AKP’nin güçlü olduğu varsayılan yerlerde halkın arasına girerek onlarla birebir konuşma yolunu tercih etti. 

Bu ne derece sonuç alır bilemiyorum. İstanbul’u kazanmasına yeter mi bilemiyorum; ama ülke genelindeki seçim atmosferinin, kampanyasının Erdoğan’ın istediği gibi geçmemesinde Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere Tunç Soyer’in ve Mansur Yavaş’ın çok önemli etkileri var. Burada mesela Muharrem İnce niyetlenmişti. Yeniden İstanbul adayı olsaydı 24 Haziran’ın bir devamını yine görecektik. Yine Kadıköy’de ya da başka yerlerde yaptığı gibi, Maltepe’de yaptığı gibi büyük mitinglerle –ki bu sefer o kalabalıkları aynı şekilde toplayabilir miydi, o ayrı bir husus– çıkıp yine siyasî bir kavga üzerinden götürme ihtimali vardı. Ya da onun yerine siyasî kimliği öne çıkmış başka bir aday olsaydı, o aday istese de istemese de İstanbul kampanyası sert bir siyasî zemin üzerinden sürebilirdi. Şimdi Ekrem İmamoğlu’yla bunu yapmak mümkün olamıyor. Mansur Yavaş’la da olamıyor ve Tunç Soyer’le de olamıyor. 

Geriye HDP kalıyor. HDP konusunda da çok kışkırtıcı söylemler var değişik vesilelerle. Her ne kadar bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan “Ben hiçbir yerde HDP seçmenine terörist demedim” demiş olsa da, HDP’yi tamamen dışlayıcı, kriminalize edici, HDP yöneticilerini kriminalize edici söylemlerden de pek bir şey çıkmadı. HDP’liler de ilginç bir şekilde daha bir sessiz bir kampanyayı ya tercih ediyorlar ya da yapamıyorlar, bilemiyorum. Ama şu anda gergin bir ortam yok. Yani bir aydan az bir zaman var. Erdoğan kavga edecek, ama kavga edecek kimseyi bulamıyor. Yani kavga, şöyle söyleyelim, düello tekliflerini kabul edenler de olmuyor. Geriye beka, “cehape zihniyeti”, “Bay Kemal” kalıyor. Onlar da artık çok fazla aşıldığı için, çok fazla kullanıldığı için çok etkili olmuyor. 

Bu anlamda bu seçim gerçekten Erdoğan’ın en çok sıkıştığı, kampanyasını geliştiremediği, dikkat çekme yönünün, kampanya belirleme yönünün en az olduğu seçimlerden birisi olarak kayda geçecek. Aslında 24 Haziran böyle olabilirdi. Siyasi yönü çok olduğu için 24 Haziran’da, şu anda yaşananların, şu anda yaşanan durumun aslında gerçek tohumu 24 Haziran öncesi olabilirdi. Ama orada dediğim gibi Muharrem İnce’nin bu tuzağa düşmesiyle beraber Erdoğan çok derin bir nefes almıştı. Düşünün, ilk turda kolay bir şekilde seçilmiş bir Erdoğan, aradan daha bir yıl geçmeden bir seçime giriyor ve o seçimde bariz bir tedirginlik içerisinde. Bir yıl bile geçmeden ne oldu da böyle oldu? Esas olarak ekonomi tabii ki. Kurdaki büyük hareketler, enflasyon vs., hayat pahalılığı ve buna yönelik çözüm olarak denediği şeylerin aslında krizi, özellikle tanzim satışlar gibi krizi daha görünür kılması. Burada dikkat çekici husus şu: Rakiplerinin çok fazla bir şey yapması gerekmiyor. Rakipleri sakin bir şekilde, çok dar bir alanda da olsa –çünkü imkânları yok, medya imkânları yok vs., ya da imkânları yok demeyelim, sınırlı– dar bir alanda kendi hallerinde bir kampanya yürütüyor olmaları bile iktidar koalisyonunun oy kaybını mümkün kılabilir. Ama bu muhalefetin, değişik muhalif aktörlerin bir şekilde bu kendi halinde, daha düşük profilli gibi gözüken kampanya yerine kutuplaşma tuzağına kapılma izlenimi veren kampanyalar izlemesi halinde, orada gerçekten işte tam da Erdoğan’ın en iyi bildiği, en fazla hâkim olduğu –gerek hitabet anlamında gerek imkânlar anlamında– bir alana çekmiş olacaktı. Henüz bu alana kimse girebilmiş değil. Zorla sokulmak istenenler de girmiyor. 

Sonuçta böyle bir –ne diyeyim? – stratejisi elinde kalmış bir durumda iktidar koalisyonu. Bu saatten sonra bu gerçekleşebilir mi? Açıkçası çok emin değilim. Her ne kadar siyasette bir gün hatta bir saat de çok önemli olsa da, şu âna kadarki gidişat muhalefetin tüm öğeleri ile, tüm unsurlarıyla çatışmacı bir dile kendini kaptırmayacağı yolunda. Buradan sapmaması halinde bunun iktidar koalisyonunun aleyhine ve muhalefet partilerinin ve muhalefet adaylarının lehine sonuçlar doğurma ihtimalinin yüksek olduğu kanısındayım. Eğer çatışma diline, 24 Haziran öncesi olduğu gibi polemiklere, atışmalara, diploma vs. gibi argümanlara kapılırsa –ki şu âna kadar mesela dikkat edin, hiç kimse diploma sözünü ağzına bile almadı– ve işte, muhalefete “Ya siz ne biçim muhalefetsiniz?” diyen de olmadı. Yani belki tek tük diyenler vardır. Ama özellikle bakıyoruz, İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de ve duyduğumuz kadarıyla Bursa’da, Adana’da, Mersin’de de muhalefet adayları genellikle yerel yönetimlerle ilgili iddialarını, projelerini dillendiriyorlar ve siyasî alana girmeme konusunda çok ısrarlılar. Öte yandan iktidar partisinde sürekli olayı siyasî alana taşıma çabası var. 

Geçen İstanbul’da bir ilçede iktidar partilerinin bir faaliyetini izleyen bir arkadaşımızın burada aktardıklarını hatırlıyorum. Çok alâkasız bir ilçede birisi kalkıyor, iktidar partisinin, AKP’nin adayı kalkıyor ve İYİ Parti’nin Pensilvanya’dan emir aldığını vs. söylüyor. Yani bunun o ilçenin sorunlarıyla vs.’si ile ne alâkası olabilir? Kaldı ki o ilçede, söz konusu olan ilçede İYİ Parti’nin bir iddiası yok ve galiba adayı da yok. İttifak nedeniyle o ilçede mesela İYİ Parti aday da göstermemiş olabilir. Göstermiş olsa bile hiçbir iddiası yok. Çünkü CHP’nin güçlü olduğu bir ilçe. Yani bu tür Pensilvanya, Kandil vs. gibi argümanlar, ki beklenmedik insanlar, Özhaseki de Ankara’da mesela bunu geçen Gazete Duvar‘da Özlem Akarsu Çelik ile yaptığı söyleşide bunu gördüm, çok şaşırdım. Normalde o en sert dönemlerde bile kendini hep bir belediye başkanı kimliği ile sınırlamaya özen göstermiş birisiydi. Böyle siyasete çok fazla bulaşmak istemeyen bir belediye başkanı profili ile bayağı da etkili olmuştu. Ama şimdi tamamen siyasî argümanlar üzerinden sürdürmeye çalıştığını görüyoruz— ki bunun dışında olan belki tek örnek İzmir’de Nihat Zeybekçi. Nihat Zeybekçi tamamen dilini işte İzmir’deki CHP seçmeni ya da eski merkez sağ seçmeni kazanmak için siyaset dışı bir alanda kurmaya çalışıyor. Ama ne kadar ikna edici olur, o tabii ki ayrı bir tartışma konusu. Evet Erdoğan’ın yeni bir Muharrem İnce’ye ihtiyacı var. Ama çok az bir süre kaldı. Öyle birisi çıkmayacağa, yaratılamayacağa benziyor. Dolayısıyla aradaki olayı telafi edebilmek için, sıkıntıları telafi edebilmek için çatışmacı üslûbun dışında, kutuplaştırıcı üslûbun dışında başka stratejiler geliştirmesi gerekiyor. Bu kadar kısa bir sürede bunu yapabilir mi? Açıkçası emin değilim. 

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus