Levent Gültekin ile söyleşi: “İstanbul seçimini yaptı, şimdi ne olacak?”

Gazeteci Levent Gültekin, 23 Haziran İstanbul seçiminden sonra siyasetin yöneleceği yeni alanları değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. İstanbul seçimini yaptı. Şimdi ne olacak? Sorumuz bu. Cevabını Levent Gültekin’den almaya çalışacağız. Levent hoş geldin. 

Levent Gültekin: Merhabalar, hoş bulduk. İyi yayınlar

Pişirici: Dediğim gibi İstanbul seçimini yaptı. Millet İttifakı’nın adayı olarak CHP’li Ekrem İmamoğlu 31 Mart’ta, yeniden sayıla sayıla 13 bine düşen farkın ardından, bu kez 23 Haziran’da 806 bin farkla, yeniden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Dün de hem mazbatasını aldı. Hem de devir teslim töreninin ardından göreve başladı.

Gültekin: Hayırlı olsun diyelim.

Pişirici: Önce şuradan başlayalım. Bu durum enteresan. 23 Haziran ve öncesinde ne oldu da 13 bin fark, 806 bin oldu?

Gültekin: Toplumumuzun mağdura karşı fazladan bir hassasiyeti var. Hatta Türk siyaseti genel olarak mağduriyet üzerinden yürüyor diyebiliriz. Mesela, Adalet Partisi döneminde, Demirel’e darbe yapılıp sonradan %50 ile gelmesi. Demokrat Parti’nin kapatılması ve Menderes’in idamından sonra duyulan o tepkiyle, o mağduriyetle, o hareketin devamı olan Adalet Partisi %50 oyla geliyor. Tayyip Erdoğan’ın bir şiir üzerinden cezaevine atılması akabinde Türkiye liderliğine dönüşmesi. Orada gayri hukuki, adaletten uzak, demokrasiden uzak bir hak gaspı vardı. Bu çok açıktı. Çünkü iktidar seçimi iptal ettirme gerekçesini sağlıklı bir şekilde topluma anlatamadı. Zaten yoktu da. YSK’nın gerekçeli kararında da bu yoktu. İkna edecek, toplumun vicdanını rahatlatacak bir argüman olmayınca, toplum bir anlamda adalet duygusunda birleşti. Hatırlıyorsan, bu, Özal’ın 83’teki ilk seçiminde de vardı. Ordu ‘’Turgut Sunalp’i destekliyoruz’’ açıklamasını yaptı ve ertesi gün sandıklar patladı. Bizim toplumumuzun böyle bir refleksi var. Devlet, bir şekilde, kimliğine, inancına bakmaksızın, tavır aldığı siyasetçinin arkasına diziliyor.

Pişirici: Enteresan, sen de, ‘’Devlet, tavır aldığı siyasetçinin arkasına diziliyor’’ dedin. Artık Erdoğan ve AK Parti devlet midir?

Gültekin: Tabii ki. Tek başına devlettir hem de. ‘’Derin devlet var, bir de Erdoğan var’’ yorumları yapılıyor. Ne yazık ki bunlara katılmıyorum. ‘’Kimdir derin devlet?’’ Genelkurmay başkanı mı, kuvvet komutanları mı, yargı mensupları mı? Bunların hepsinin kaderi Erdoğan’ın iki dudağı arasında. İstediğini atayabiliyor, istediğini alabiliyor. O yüzden Erdoğan artık devlettir. Devlet Bahçeli ile beraber bir devlet oldular. Bütün kurumlar onların iki dudağı arasına bakıyor, bütün kurumlar onların kontrolünde. Referandumla birlikte değişen tek adam rejimi, Erdoğan rejimine dönüştü. Sadece devleti ele geçirmeleri değil, devletin kendisinin de dönüşmesini sağladı. O yüzden, hukuk anlamında olsun, idari anlamda olsun, devletten çıkabilecek herhangi bir tutumun, herhangi bir kararın, Erdoğan’a rağmen olma ihtimali çok düşük olur. Çok tali meselelerde olur belki; mesela Giresun’daki bir mahkeme karar verebilir filan. Ama kamuoyunu, toplumun büyük kesimini ilgilendiren kararlarda devlet kararı vardır ve o Erdoğan’ın kararıdır. 

Pişirici: Diken.com.tr’de yazıyorsun. 24 Haziran tarihinde, bizim programın başlığıyla da benzer bir başlıkla, “Bundan sonra ne olacak? Ne olmalı?’’ başlığıyla bir yazın yayınlandı. İzleyiciler o yazıyı da okusunlar bence. Yazının girişi şöyle: ‘’Hukuki bir gerekçe olmadan seçimlerin iptal edilmesi iktidara pahalıya patladı. Toplumun adalet duygusuna dokunmanın faturası iktidar için ağır oldu. Bu seçimde esas değerli olan, İstanbul belediye başkanlığını muhalefetin kazanmış olması değil, yapılan haksızlığa, hukuksuzluğa, uygulanan kaba kuvvete ve yalana, iftiraya, hakarete, toplumu birbirine düşman etmeye dayalı siyaset anlayışı karşısında toplumda oluşan birliktelik.’’ Bu da, bir mağduriyetin içinde yer alabilecek kavramlar, onları da yazmışsın. Mağduriyet önemli. Tayyip Erdoğan da bir mağduriyetle belirmiş ve yükselmiş bir siyasetçiydi.Tam olarak bu mudur? Ekrem İmamoğlu da bir mağduriyet üzerine yükselen bir siyasetçi midir şimdi? Örneğin, Selahattin Demirtaş da mağdur ve bu seçime açıkça destek verdi. O, o kadar mağdur sayılmıyor da bu niye mağdur sayılıyor? 

Gültekin: Hayır şöyle. Buna sadece mağduriyet diyemeyiz. Mağduriyet, gücün oluşmasındaki en önemli etkenlerden biri. İmamoğlu’nun genç olmasının, üslubunun yumuşak olmasının, toplumun bütün kesimlerinin dikkatini çekecek tarzda bir üslup benimsemiş olmasının elbette etkisi var. Ama burada asıl etken, Erdoğan karşıtlığı. Bunu göz ardı edemeyiz. Toplumda, Erdoğan iktidarının yarattığı negatif duygu o kadar yüksek ki; canı yananlar, gidişattan endişe duyanlar, ülkenin başına neler geleceğini düşünenler, çocuklarının geleceğini düşünenler… Şöyle özetleyeyim: Ülkenin gidişatından endişe duyanlar, bir anlamda İmamoğlu’na sarıldılar. Bu, bir anlamda karşıtlık ittifakı. Mesela Selahattin Demirtaş’ın çağrısı da aslında karşıtlığa dayalı bir şey: ‘’Bağrınıza taş basın gidin oy verin.’’ Önemli olan, birinci etapta biz bu otoriter yönetimden kurtulalım, sonra ne yapacağımıza bakarız. Ekrem Beyin yerinde bir başkası olsaydı bu kadar toparlayıcı olur muydu? Örnek vereceğim. Bunu Ekrem Beyin başarısını değersizleştirmek için değil, biraz gerçekleri görüp ona göre yorum yapalım diye söylüyorum. CHP’nin 2014 belediye seçimlerindeki oyu %40,1. Mustafa Sarıgül’ün aldığı oy. HDP’nin aldığı oy %8 civarında. Bu arada İYİ Parti’nin İstanbul’da oluşturduğu 2-3 puanlık bir oy var. Bunları topladığınızda zaten %48-%50 bandını geçiyor. 2014’te Kadir Topbaş da %48,8 ile kazanmıştı. 31 Mart’ta Binali Yıldırım %48,8 oy aldı. Ekrem İmamoğlu da %48,8 oy aldı. Aslında, bundan önceki bloklaşmanın devam ettiğini görüyoruz. Ekrem Beyin etrafında toplanma, Erdoğan karşıtlığının partiler nezdinde olan ittifakın toplanması. 23 Haziran’la beraber 3-5 puan artmasının nedeni de, bence bu mağduriyet. Daha doğrusu adaletsizlik. Demokrasiyi, hukuku hiçe sayma ve bütün bunların toplumda yarattığı bir tepki. Artı, 5-6 puan da daha önce sandığa gitmeyenlerin gelmesi veya dün gördüğüm bir analizdeki gibi, MHP seçmeninin 2/3 Millet İttifakı’na kayması, Öcalan mektubu gibi saçmalıklar, orada da bir erozyon yaratı. Dikkat ederseniz hep bir tepki var. Şöyle olabilirdi: Tepki duyabilirlerdi, sandığa gitmeyebilirlerdi. İmamoğlu’nun üslubu, yaklaşımı, o tepkiyi sandığa götürebilecek bir yaklaşım olduğu için orada bir güç haline geldi. Fakat şuna dikkat etmemiz lazım: Türkiye artık mağduriyet üzerinden siyaset yapmaktan kurtulması lazım. Mağdur ile demokrat aynı şey değildir. Biz her zaman mağdurla demokratı karıştırıyoruz. Tayyip Erdoğan’da da aynı yanlışı yaptık. Tayyip Erdoğan’ın mağduriyetini, kendisine yapılan haksızlıklara karşı yaptığı itirazı, başkasına yapılan haksızlıklara da itiraz olarak algıladık. Türkiye mağdur edebiyatından kurtulmalı ve bir mağduriyet üzerinden profili büyütüp aktöre haline gelmekten uzaklaşmalı. Ekrem İmamoğlu 31 Mart’ta mağdur oldu, tamam. Bence artık mağdur edebiyatını bir tarafa bırakıp -yapıyor anlamında söylemiyorum, zaten yapmıyor- toplumun gözünü dolduracak icraatlar, söylemler, siyaset, yaklaşım, yeni bir siyaset tarzı, üslubu ortaya koyarak, gerçekten orayı hak ettiğini ve bu ülkede yeni bir siyaset aktörü haline gelebileceğini göstermesi gerekiyor. Bu sadece mağduriyetle olmaz. Mağduriyet eninde sonunda patlıyor ve başımıza böyle bir tablo çıkıyor. Ülke gerçekten de sorunların çözümünde sonuç almıyor. Çünkü biz sadece insanların mağduriyetine odaklanıyoruz. Demokrasi konusunda ne düşünüyor bilmiyoruz. Adalet konusunda ne düşünüyor bilmiyoruz. Ülkenin üretimini artırmayla ilgili nasıl projeleri var, işsizliği nasıl azaltacak, toplumsal barışı nasıl sağlayacak, bilmiyoruz. AK Parti’den önce de, sonra da, onlarca yıldır kangren olmuş var olan sorunları nasıl çözecek bunlara kafa yormuyoruz. Sadece onun mağduriyetine odaklanıyoruz. Oradan da sağlıklı bir sonuç çıkmıyor ne yazık ki.

Pişirici: Ekrem İmamoğlu’nun 2012 yılında attığı söylenen bir tweet dolaşıyor ortada, gördün mü bilmiyorum. Doğrudur herhalde. Kendi twitter hesabından ‘’Beylikdüzü’nde iktidar olmadan bize uyku yok. Bilin ki, ardından İstanbul’da, Türkiye’de iktidarız’’ diye attığı tweet.

Gültekin: Evet, gördüm. 

Pişirici: Sence İmamoğlu yeni bir lider midir gerçekten, yoksa sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı mıdır?

Gültekin: Bütün siyasetçiler öyle bir tweet atabilir. Ben sosyal medyada o tweete yüklendiği kadar bir anlam yüklemiyorum: ‘’Vay! Geleceği o zamandan görmüş’’ gibi bir anlam yüklemiyorum. Bir parti mensubuysanız kendinize en tepe hedefi koyarsınız. Bence kişisel bir hedef değildi o, partisel bir hedef. ‘’Önce Beylikdüzü’nü alacağız, sonra İstanbul’u alacağız, sonra Türkiye’yi alacağız.’’ Parti açısından bir hedef koyuyor ki bence çok doğal bir hedef. 

İmamoğlu Türkiye için bir siyasi lider midir, belediye başkanı mıdır? Bu süreçte, buna İmamoğlu’nun kendisinin karar vermesi gerekecek bence. Yaptıkları işlerle bu sorunun cevabını bulacağız. İmamoğlu şu anda ideal bir belediye başkanı olabilir. Söylemleri, yaklaşımı, üslubu, kucaklaması, belki de bundan sonra yapacağı icraatlar, ortaya ideal bir İstanbul Büyükşehir belediye başkanı profili çıkarabilir. Bunu sadece söylemlerine bakarak söylüyorum. Peki, ideal bir siyasetçi midir? Ne yazık ki bu konuda çok umutlu bir cümle edemem. Çünkü Türkiye’de siyasetin çok değiştiğini, yeni bir siyaset tarzının ortaya çıktığını düşünüyorum. Ekrem Bey ilk başladığında, bu siyaset tarzını temsil edecek bir siyasetçi olarak bakıyordum. Fakat giderek eski Türkiye’nin siyasetine doğru kaydığını fark ediyorum. Örnek vereceğim: Hepimiz haber yapıyoruz. Türkiye’de çocuklar, gençler değişiyor. Bakış açıları değişiyor. Zannediyorum Türkiye’de en çok gezen yazarlardan biriyim; hemen hemen her hafta bir şehirdeyim. 4 Temmuz’da da İzmir’deyim. Sadece salonda konferans yapmıyorum. İnsanların eline mikrofon veriyorum, onların görüşlerini alıyorum, nasıl baktıklarını dinliyorum, onlarla sohbet ediyorum, kahvede oturuyorum. Zaten o toplumu okuyabileyim diye bunları yapıyorum. Eski siyaset algısı şudur: İnanç üzerinden siyaset yapmak, kimlik üzerinden siyaset yapmak, mezhep üzerinden siyaset yapmak ve bazı değerler üzerinden siyaset yapmak. Bu, eski Türkiye’nin siyaset algısıdır. Yeni Türkiye’de bu değerler üzerinden siyaset yapmak yoktur. Yeni Türkiye’de ‘’Bir gün camide namaz kılarım, ertesi gün Anıtkabir’e gider orada Atatürk’e övgüler dizerim. Bir başka gün Cem evine gider o insanlara hayranlık beslerim. Başka bir gün Menderes’in mezarına giderim, öteki gün Menderes’i asanlara dua okurum’’ gibi bir siyaset yok. Bu, eski Türkiye’nin siyaset tarzıdır. Yeni siyasette, bu değerlerin siyasette karşılığı olmadığını fark edip, tamamen eğitim, ekonomi, tarım, toplumsal barış, ülkenin refahını artıracak işlere odaklanmak, ayrım yapmamak, kavga çıkartmamak, saygısızlık, nezaketsizlik yapmamak. Bunu niye söylüyorum: Mesela bugün de eleştirdim sosyal medyada. Çok da tepki geldi. Hatta biraz gülümsedim; ‘’eski dindar’’ biri, ‘’İnanç siyasette istismar edilmesin’’ diye tweet atıyor. ‘’Laiklik’’ diyen binlerce insan, eski dindara ‘’Olur mu ama çok güzel okudu’’ diyor.

Pişirici: Açıklayalım bunu izleyicilerimize. Ekrem İmamoğlu, dün belediyedeki makam odasında bir toplu dua ile görevine başlıyor. Onun da fotoğrafını paylaşıyor. Sen de ‘’Böyle şeylere hiç gerek yok’’ diyerek onu eleştiriyorsun. 

Gültekin: Tabii ki. Sadece o da değil. Mesela, adayken camide Kur’an okuması. Laiklik ne demek? Niye laikliği önemsiyoruz biz? İnanç siyasette belirleyici bir faktör haline gelmesin diye. Herhangi bir devlet kurumunda yönetici olacak biri, kimliğini, inancını, mezhebini, ideolojisini oya tahvil edecek davranışlarda bulunmasın. Laiklik bu demektir. O yüzden geldi. Çünkü Osmanlı bu yüzden yıkıldı. Osmanlı’nın yıkılış nedeni, inançla, hayat bağını kuramadığı için, inançla, devlet işlerini birbirinden ayıramadığı için orada bir çökme oldu. Sonunda da Atatürk geldi ve ‘’Bunun tek çözümü Cumhuriyettir’’dedi. Bana göre de İslam dünyasının tek kurtuluşu özgürlükçü bir laikliktir. Adayken camide Kur’an okuyorsan, ardından, miting meydanına imam çağırıp ki kendisi yapsa o bile anlaşılır bir şey, gerçi ben ona da karşıyım. Diyelim ki miting meydanında ‘’Yarabbi bize şunu göster,’’ ‘’Allah’ım, haksızlığı yapanların yanına bırakma’’ gibi bir şeyler söyledin. Orada duygusal bir şeyler yapabilirsin ki bence bu bile çok. Ama bu anlaşılabilir bir şey. İmam çağırdın, miting yaptın, mitingde imam eşliğinde toplu dua okuttun. Yetmedi mehter marşı çaldırdın. Biz Türkiye’de 2 şeyle uğraşıyoruz şu anda; Biri, milliyetçilik, ikincisi, dincilik. Belediyedeki mesele de şu. Ekrem İmamoğlu’nun kendisi tabii ki dua edebilir. Buna hiçbir itirazım yok. Bu bizim inancımız, kültürümüz, toplumun ortak değeri. Çocuğumuzu everirken de, bir dükkân açarken de elimiz kaldırır içimizden geçeni söyleriz. Fakat bir imamı belediye makamına çağırtıp orada toplu dua etmek, sonra da o görüntüyü servis etmek… O zaman biz gerçekten o laikliği istemiyoruz. Muhalif seçmen bunu hoş görüyorsa, o zaman gerçekten laiklik diye bir derdimiz yok demektir. Eğer gerçekten laikliği dert ediyorsak, bunu kimsenin yapmaması lazım. Bunun iki nedeni var: Türkiye’de inanamayan birinin siyaset hakkı kalmıyor. Annesi başörtülü olmayan ama çok iyi eğitimli, pırıl pırıl insanlar var bu ülkede. Avrupa’da, Amerika’da iyi üniversitelerde okuyup ‘’Ben ülkeme hizmet edeceğim diye dönüp gelmiş. O çocuğun, o insanın, bizim anladığımız manada bir inanç derdi yok. Annesinin de başörtüsü yok. Peki, o insan siyaset yapamayacak mı? Bize hizmet edemeyecek mi? Bilgisini bu ülkenin yararına sunamayacak mı? Bu noktadan baktığımda, diyelim ki Cemevi’ne gidiyor. Siyasetçinin Cemevi’ne gitmesine gerek yok. Bu, Cemevi’ne saygısızlık değildir. Alevilerin ihtiyacı ‘’Cemevi’ne gel, bana saygı göster’’ demek değil. ‘’Bana saygını, belediye şirketlerinde benim gibi insanlara yer vererek göster.’’ Alevilerin derdi, Aleviliğinin aşağılanmış olması değil, Alevi olduğu için bu ülkeden eşit pay almamaktır. Mesela, 81 il valisinden bir tanesi bile Alevi değil. Valilerden 15-20 tanesini Alevi olanlardan seç. Bu, Cemevi’ne gitmekten çok daha kıymetlidir. Tabii illa mezhep üzerinden yürü demek istemiyorum. Liyakati esas aldığında, ona Alevi de girer zaten. Ülkesini seven, yetişmiş, saygın, aklı başında Alevi mezhebine mensup insanlar var. Onları vali yapmıyorsun. Bırak valiyi, bürokrat yapmıyorsun. Alevi diye çocukları mülakatta eliyorsun. Ekrem Beyin yapması gereken Cemevi’ne gitmek değil, bu insanlara saygı duyduğunu gösterecek şekilde belediyeyi eşit paylaşmaktır. Yeni siyaset dediğim budur. 

‘’Ekrem Bey bu siyaset tarzını sürdürecekse, -ben buna biraz Mustafa Sarıgül tarzı siyaset diyorum- buraya kayacaksa, kişisel öngörüm, -tabii yanılabilirim, sonuçta bu bir yorum, öyle bir önyargım yok- ben toplumu biraz okuyorsam… Gençler, yani yeni nesil Ekrem Beye dindar olduğu için oy vermedi. Bunu görmesi gerekiyor Ekrem Beyin. Sadece şu: ‘’Bu adam ayrımcılık yapmıyor. Kimseyi dışlamıyor, ötekileştirmiyor. Bunun dilinde dincilik, Kürtçülük yok. Bunun dilinde Atatürkçülük yok, Alevicilik yok. Ben sadece senin yapacağın icraata bakarım.’’ Gençler böyle bakıyor artık. Gencin solcusu, sağcısı, İslamcısı, dincisi kalmadı. Genç şöyle diyor: ‘’Her 3 gençten biri işsiz, bana nasıl bir ülke bırakacaksın?’ Eğitimi nasıl çözeceksin? Yolu, çevreyi, ağaçlandırmayı, parkı, bahçeyi nasıl yapacaksın?’’ Şimdi bu yeni siyasete kayarsa lider olabilir. 

Peki, tek başına lider olabilir mi, bir de o kısmına bakalım. Diyelim ki, Ekrem Bey tek başına iyi bir aktör oldu. Siyasette yeni bir üslup, yeni bir yaklaşım benimsedi. Bu, dünyada sadece bize ait değil. Amerika’da Alexandria Cortez diye bir hanımefendi var, o oradan başka bir rüzgâr estiriyor. Polonya’da bir hanımefendi çıktı, seçimi kazandı. Bu, yeni siyaset. İtalya’da ‘’Beş Yıldız Hareketi’’ seçim kazandı. O da yeni bir siyaset. Çünkü ‘’Beş Yıldız’’ dedikleri 5 icraat sayıyor: ‘’Su bedava, elektrik bedava, internet bedava, yani kamusal hizmetleri bedava vereceğim.’’ ‘’Din de şöyleymiş, Hıristiyanlıkta şu varmış’’ filan demiyor. 

İnsanlar artık ‘’Senin dininden bana ne? Kimliğinden inancından, mezhebinden, Atatürk’ü ne kadar sevip sevmediğinden bana ne? Ben, Cumhuriyet felsefesini benimsemiş, laikliği dert etmiş, kadın haklarına saygılı olan, bilimsel eğitimi önemseyen bir insan profili düşünüyorum. Bu her kimse, gelsin hizmet etsin’’ diyor. Sorun şurada: Artık Türkiye’de ‘’tek başına aktör’’ kısmını geçiyoruz. Ben öyle bakıyorum bu meseleye. Ekrem İmamoğlu tek başına bir aktör. Selahattin Demirtaş ya da Ali Babacan tek başına bir aktör. Benim düşündüğüm, Türkiye’nin artık karma bir siyasete ihtiyacı var. Sembol olarak söylüyorum ve gerçekten bunu hayal ediyorum. Keşke böyle bir şey olsa: Mesela, Ekrem İmamoğlu, Selahattin Demirtaş, Ali Babacan bir araya gelseler ve bir kurucu irade ortaya koysalar. ‘’Biz bir araya geldik, yeni bir Türkiye hayal ediyoruz. Şu, şu değerler etrafında, şöyle bir anayasa, şöyle bir toplumsal yapı, şöyle bir liyakat sistemi, şöyle bir ihale sistemi, yönetim şekli parlamenterse, parlamenter, yarı başkanlıksa, yarı başkanlık. Ama temel olarak kuvvetler ayrılığı, denge ve denetlemenin olduğu yeni bir yapı kuracağız’’ deseler. Bunların üçü bir araya gelirse bir kıymet var. Onun dışında, Babacan’ın, Demirtaş’ın ya da İmamoğlu’nun tek başına bir şey yapma şansı yok. Birinin beğendiğini öbürü beğenmeyecek, öbürünün beğendiğini öteki beğenmeyecek. O yüzden, ‘’İmamoğlu, belediye başkanı olarak mı kalacak yoksa gelecekte bir siyasi aktör mü olacak?’’ kısmını, bu tür siyasetten vaz mı geçecek, gerçekten toplumu fark edecek mi, o belirleyecek. Diğeriyse, farklı kesimlerle ne kadar bağ kurduğu ile ilgili.

Pişirici: CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile zaman zaman görüştüğünü biliyoruz.

Gültekin: Evet.

Pişirici: Görüştüğünde de yazıyorsun. Yazmadığın da olabilir, bilmiyorum. Bu süreçte hiç görüştün mü?

Gültekin: Geçen hafta bir programa gitmiştim. Orada karşılaştık. 31 Mart’tan sonra Kemal Bey’i tebrik etmek için ziyarete gittim. Çünkü ortada bir başarı varsa, bunun mimarının Kemal Bey olduğunu düşünüyorum. Kendisine de söyledim bunu. Kemal Bey uzun yıllardır CHP’de bilinçli bir strateji uyguluyor; farklı kesimlere açılma. Yani, ‘’Partinin temel değerlerini, felsefesini benimseyen herkese kapımız açıktır. İster sağdan gel, ister soldan gel. İster Kürt ol, ister Alevi ol. Bu, toplumun farklı kesimlerinin bu adaylar üzerinde ittifakını sağladı. Böyle olduğu için İstanbul’u kazandı. Böyle olduğu için Ankara’yı kazandı. Kemal Bey, Mansur Yavaş’ı aday göstermeye niyetlendiğinde, ‘’Bir Ülkücü’yle alacağımız Ankara’yı almasak ne olur?’’ diye çok sert eleştirildiğini biliyorum. Ama bakın, o ülkücü dediğiniz adam şu anda BirGün gazetesine reklam veriyor. O Ülkücü dedikleri adam feminizmi anlatan filme sponsor oluyor. Budur zaten. O Ülkücü dediğiniz adam Ankara’daki yolsuzluklarla mücadele ediyor, klas işler yapıyor. Bence çok da başarılı gidiyor Mansur Bey. Demek ki artık Ülkücü yokmuş, dürüst insan varmış. 

Pişirici: Yine biraz geriye, İmamoğlu’nun makamındaki toplu dua fotoğrafına döneceğim. O fotoğrafta bir ayrıntı daha var. Masasının arkasındaki duvarda, Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanı ile son cumhurbaşkanının fotoğrafı var. Bir tarafta kalpaklı Mustafa Kemal Atatürk, diğer tarafta da takım elbiseli Recep Tayyip Erdoğan. Hep semboller üzerinden gidiyoruz ya, İmamoğlu adı da bir sembol. Seçim süreci boyunca ve hatta şimdi de belediyenin billboardlarında İmamoğlu soyadı öne çıkartılıyor, vurgulanıyor, kırmızıyla akıllara kazınıyor. Bu fotoğraf, yani ilk ve son cumhurbaşkanlarının yer aldığı fotoğraf nedir?

Gültekin: Zaten rahatsız olduğum nokta burası. Seçimden önce çok fazla dile getirmedim zarar vermeyeyim diye. O fotoğrafın oraya asılma şaşaası, şekli de yanlıştı.

Pişirici: O söylediğin şaşaalı asılan fotoğraf başka. 

Gültekin: Onu tekrar astı yeniden.

Pişirici: Yok, senin söylediğin başka bir fotoğraf. O fotoğraf, Beylikdüzü Belediye Başkanı iken, karşısında duran, Atatürk’ün bir insanı dinlediği fotoğraf ve ‘’Ben de insanları bu şekilde dinleyeceğim’’ mesajını veriyor. Benim sözünü ettiğim, tam masasının arkasında, hem Atatürk’ün, hem Tayyip Erdoğan’ın birer fotoğrafının olması.

Gültekin: Fotoğrafların içeriğindeki farklılık.

Pişirici: Nedir yani? Bu da mı bir sembolik mesajdır? O söylediğin, yazında da yazdığın, biraz önce, ‘’Babacan, Demirtaş, İmamoğlu yan yana gelsin’’ diyerek formüle ettiğin, yazında da ‘’değerler ittifakı’’ olarak ifade ettiğin şeyin bir göstergesi midir? Eğer öyleyse, o değerler ittifakında Erdoğan’ın yeri var mı?

Gültekin: Hayır, yok. Erdoğan’ın şahsı olarak yok diyeyim. Çünkü toplumun ona vermiş olduğu krediyi tüketti. O anlamda yok. Ali Babacan’ın, Mehmet Şimşek’in, Selahattin Demirtaş’ın veya Ekrem İmamoğlu’nun varlığı nasıl kıymetliyse, ben bunu farklı toplumsal kesimler adına söyledim orada. O biraz semboller üzerinden yürüyor. Ben sembolden bahsetmiyorum. Ben, gerçek, sahici bir birliktelikten bahsediyorum. ‘’Ak Partililer bize oy verdiler.’’ Ee, tamam, sonra? ‘’Ben namaz kılıyorum, ben de Müslüman’ım, ben de dindarım.’’ Sembollerden öteye geçmesi lazım. AK Partililerin sen dindar olduğun için değil, demokrat olduğun için oy vermesi gerekiyor. Eşitlikçi olduğun için, saygılı olduğun için ayrıştırıcı olmadığın için. Dahası, senin yanında kendilerinden birini gördükleri için. Sizin bahsetmiş olduğunuz fotoğraflar, siyaseti fazlaca semboller üzerinden yürütüyor. Benim sakıncalı dediğim kısım da buydu. Bana göre, her Ramazan akşamı bir yoksul sofrasında oturmak ta pek sağlıklı bir siyaset tarzı değil. Böyle aynılaşamazsın. Erdoğan oradan geldi çünkü. Aynı ikisi de. 

Pişirici: Ama nihayetinde, Binali Yıldırım’ın, masa varken yerde oturduğu bir fotoğrafa neden oldu.

Gültekin: Peki, o zaman biraz kültürümü konuşturayım: Müslümanlığın temel kültüründe yerde oturmak, masada oturmaktan evladır hâlâ. ‘’Kendini gerçek Müslüman görenler’’ sünnet olduğu için sofrada yerler. Ama şöyle düşünme sakın: Evinde masa vardır, sen misafire masa koyarsın. Ama kendi gibi, kendi kültürüne yakın biri geldiğinde yer sofrasını koyarlar çünkü birbirlerinin dilini anlarlar. Sünnet olan bu olduğu için daha kıymetlidir. Ama ben ikisini de eleştiriyorum. Ekrem İmamoğlu için de Binali Yıldırım için de geçerli. Her akşam bir yoksul sofrasına oturmak konusunda birbirleriyle adeta yarıştılar. Türkiye yoksul sofralarından, camilerde dua okuyarak, imamı makama çağırarak filan artık Türkiye’nin buradan çıkması gerekiyor. Diyelim ki Ekrem İmamoğlu ateist biri olsaydı, ne yapacaktık? Gözden mi çıkaracaktık böyle kaliteli bir insanı? Diyelim ki ülkeye çok iyi hizmetler yapacak; olağanüstü yollar yapacak, İstanbul’un sorunlarını müthiş bir şekilde çözecek. Fakat adam ateist, imam da çağıramıyor. Ne yapacaktık? Biraz buradan uzak durmamız lazım.

Pişirici: Ama şunun altını bir kez daha çizelim: Niye seninle çiziyoruz bunun altını? Bunu niye seninle konuşuyoruz? Sen, pek çok insandan daha fazla iki tarafı da tanıdığı için. 

Gültekin: Ağzı yanmış bir insanım çünkü.

Pişirici: Şunu sormak istiyorum: Ekrem İmamoğlu dediğimiz şahsiyet, Beylikdüzü’nde ilçe belediye başkanlığı yapmış, belediye başkanlığı yapmış, sonra partisi onun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday göstermiş. İçki içip içmediğini bilmiyorum. Ama bu süreçte gördük ki, adam dindar olduğunu söylüyor, cuma namazına gidiyor, bir yerde dua okuyabiliyor. Sesinin güzel olduğu, duayı doğru okuduğu söyleniyor. Görevini duayla devralıyor. Soyadı İmamoğlu. Sana da şöyle gelmiyor mu: Bu seçimi almak için çok iyi tasarlanmış, çok iyi çalışılmış bir siyasi figür.

Gültekin: ‘’Proje midir?’’ diye soruyorsunuz.

Pişirici: Projeyse CHP’nin projesidir o. Amerika’nın projesi değildir yani.

Gültekin: Tabii, o anlamda söylüyorum zaten.Bence İmamoğlu kendi kendisinin projesidir.

Pişirici: Ya da kendisinin projesidir. Eğer bu böyleyse, bunu sürdürebilecek midir? Sürdüremezse, bir gün bir yerde patlak verirse ne olacak?

Gültekin: Bana da biraz öyle geliyor. Yani, ‘’Nasıl yaparım, toplumun hangi kesimine, hangi cümlelerle ulaşırım?’’ diye üzerinde biraz çalışılmışlık var. Proje dediğimiz şey o. Başkasının projesi değil. Kendi kendine oturmuş, ‘’Bir gün vakti geldiğinde Türkiye siyasetine oynayacağım. Şunlara dikkat edeyim’’ diye sanki oturup düşünülmüş bir durum var. Ben bunun Türkiye için çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin artık bunlara ihtiyacı yok. Tekrar ediyorum: Dindarlık üzerinden oy alınabilseydi Saadet Partisi’nin oyu 2 olurdu. Bunca olup bitene rağmen 1’i aşmıyor. İmamoğlu AK Parti’den oy aldı deniyor. Alamadı. AK Parti’den oy almış değil. O dindarlık gösterisi oy almadı. Üslup başkadır. Üslubun saygılı olabilir. Dindar bir adamsın, Cumaya da gidebilirsin, bunu anlarım. Hani, sen gittin, orada görüp seni çektiler. Bunu saklayacak halin yok. Bayram namazına gittin, kurbanını kestin vs. Bunları anlarım. Ama makamına bir imam çağırdığında, o başka bir şey olur. Laikliği savunuyorsak bunu yapmaman gerekiyor.  Eğer bunu yaparsan, eski siyasete mahkûm olursun. Eski siyaset seni kısa bir süre sonra bitirir. Bunu neye göre söylüyorum? Teknoloji, dijital çağ öyle bir şey ki ‘’Biri bizi gözetliyor’’ halini yaşıyoruz. Mesela, ben konuşmalarımla, yazılarımla olağanüstü bir adam profili çiziyorum. Ama bir gün bir tweet atıyorum, dağılıyorum. Çünkü refleks orada yansıyor. Ya da diyelim, şu anda canlı yayında sen hiç aklıma gelmeyecek bir soru soruyorsun, ben bir cümle söylüyorum ve insanlar ‘’Haa, demek öyleydi’’ diye düşünüyorlar. O yüzden sahicilik çok önemli bir şey, role gerek yok. Dindarsan dindarlığını yaşa. İçki içiyorsan, içkini iç, bize ne? Bir başkası içki içtiğini göstermek ihtiyacı duymuyorsa, öbürü de namazını, niyazını gösterme ihtiyacını duymamalı. Bunun oy getirdiğini kim söylüyorsa, çok yanılıyor. Türkiye’de dindarlık üzerinden oy veren seçmen %20 bile değildir. O %20 de Ekrem Bey gibi birine oy vermez. 

Pişirici: Sen yazında ‘’Bu seçimin pek çok kazanımı var. Yaşanan değişimle topluma yayılan ferahlık duygusu… Demokrasiye inancın yeniden canlanması…  Dijital çağda bütün medyayı kontrol altında tutmanın gerçekçi, anlamlı olmadığının, yani işe yaramadığının ortaya çıkması… Dahası, iktidarın toplumu hiçe sayan, dediğim dedik anlayışının sert bir kayaya çarpmış olması ve bu anlayıştan vazgeçmek zorunda olduklarını göstermesi, hatta bunu iktidara dayatması çok önemli kazanımlar’’ diyorsun. İnsanlardan azade, Ekrem İmamoğlu, Binali Yıldırım, Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu dışında, Türkiye toplumu, 31 Mart’ta, 23 Haziran’da ‘’artık yeter’’ noktasına geldiği için mi 806 bin oy fark oldu? Şu klasik soruyu da sormadan geçmeyeyim: Bu bir mesaj mıdır? Kime mesajdır?

Gültekin: Tabii ki bir bıkkınlık var, ‘’Yeter’’ duygusu da var. Ama aynı zamanda, toplumun bir birliktelik ihtiyacı da var. 23 Haziran akşamı programdan çıktım, Beşiktaş’ta yürüyordum. Yanımda arabalar korna çalarak gidiyordu. Arabanın birisinde HDP flaması vardı. Bir tanesinde kurt işareti yapan MHP’liler veya muhtemelen İYİ Partililer. Onun arkasında da Atatürk posterleriyle CHP’liler vardı. Üçü de aynı sevinç çığlığını atıyordu. Bu aslında bize yeni Türkiye’yi gösteriyor. Gezi dediğimiz şey de buydu. HDP’li çocuk, artık İstanbul, İzmir gibi bir şehirde zaferin parçası olmak istiyor; ‘’Ben de kazanayım, kazanan olayım’’ istiyor. Ama o kazanan, sadece destek veren değil, parçası olmak istiyor. Yönetimin de, eşit paylaşımın da parçası olmak istiyor. Toplumdaki dönüşüm birlikten yana. Benim umudum biraz da buradan geliyor. Toplum artık siyaseti ‘’Ülkücüler, Kürtler, dindarlar, Aleviler, Atatürkçüler’’ diye görmek istemiyor. Karma siyaset dediğim buydu. ‘’Bir araya gelin, bu işi çözün, biz de destek olalım.’’

Pişirici: Bu söylediğin 2013’te Gezi’de çekilmiş meşhur bir fotoğraf; Türk bayrağı, Atatürk fotoğrafı, kurt işareti yapan bir MHP’li. Bir komünist de orada, bir genç kadın, üç adam. 

Gültekin: Bu, Türkiye’nin gerçeğidir artık. 

Pişirici: Bundan 6 yıl sonra, 23 Haziran gecesi tekrar aynı fotoğrafı gördük. 24 Haziran günü, Silivri’de Gezi Davası başladı. Şunu söylemek istiyorum: Bu fotoğrafı veren bu yeni insanlar, bu yeni dönemin altına imza atan insanlar, Gezi Davası tekrar başladığında, kime, neye güvenecekler?

Gültekin: Toplum kendi içinde kendi dönüşümünü sağlıyor. Geçenlerde sosyal medyada bir video dolaşıyordu: Bir belediye otobüsünde kadının biri başörtülü birine ‘’Karafatma’’ demiş. Sosyal medyada her kesimden insan tepki gösteriyor. Bir dindar da bir şey yaptığı zaman dindarlar da tepki gösteriyor. Bu toplumsal bilincimizin arttığını gösteriyor. Tarihi olaylar, toplumsal dönüşümler bir nehir yatağı gibi. Şu anda o akış devam ediyor. AK Partili yöneticilerin çocukları bile artık onlara inanmıyor. Geçenlerde adını vermeye tenezzül bile etmediğim Yeni Şafak yazarlarından birisi yazmış: ‘’İktidarı desteklediğim için eşim, dostum, akrabalarım bana ‘salak’ diyor.” Bence salaklık hafif kalıyor orada. 

Pişirici: Estağfurullah. 

Gültekin: Hatırlarsan,Anadolu Ajansı Genel Müdürü ‘’Kızıma anlatamadım, bana çok büyük tavır koydu’’ demişti. Çünkü o çocukların değerleri başka. Yeni nesil hayata bambaşka bir gözle bakıyor. Benim ‘’Yeni siyaset’’ dediğim, biraz onların ortaya çıkmasıyla olacak. Onlar babalarını etkiliyor. Hiç unutmam, Abdullah Gül’ün babasının vefatı nedeniyle başsağlığına gitmiştim. Ortamda bir sürü AK Partili, Saadet Partili insanlar oturuyor. Bir tanesi dedi ki: ‘’Levent bey, senin yazılarını okuyan kızım, evde akşama kadar benimle kavga ediyor. Yakamı kurtaramıyorum ondan.’’ Adını vermeyeceğim, Tayyip beyin danışmanlarından birinin evine gittim. Biz konuşurken karısı ve çocukları ‘’Levent bey haklı, Levent beye sakın sesini çıkarma’’ dediler. O da, ‘’Aman ailemle aramızı bozacaksın’’ dedi. 

Bunları şunun için anlatıyorum: O çocuklar kime güvenecek? Kendilerine. Siyaset şekilleniyor. Ekrem İmamoğlu o çocuklara göre şekil almak zorunda. Bu siyaset tarzını bırakmak zorunda. Ali Babacan ona göre şekil almak zorunda. Selahattin Demirtaş’ın içeriden verdiği mesajlar, -bence gördüğü için- kimlik vurgusu olmayan, demokrasi vurgusu daha fazla, daha eşitlikçi, Gezi ruhuna çok uygun mesajlar. Mesela ne diyor? ‘’Biz Ekrem İmamoğlu’ndan diyet beklemiyoruz, sadece doğru düzgün bir hizmet bekliyoruz.’’ Budur. Bu Gezi ruhudur. Selahattin Demirtaş’ın beklediği gibi, ben de, Gezi ruhu da, bizler, hepimiz hizmet bekliyoruz. Veya bir dindar çocuk, Ekrem İmamoğlu sabah akşam camide poz versin istemiyor. ‘’Çaldırma, çalma, iltimas geçme, adam kayırma, işini düzgün yap. Bana saygılı ol. Bu kadar. Ben o saygıyı hissederim zaten’’ diyor. Bu, Gezi ruhudur zaten. Ekrem İmamoğlu’nun bunu sürdürmesi gerekiyor.

Gezi Davası, iktidarın son çırpınışları. Toplumsal desteğini, daha doğrusu toplumsal duygusunu kaybetmiş bir iktidar, -destek hâlâ duruyor. Önemli bir kısmın kerhen destek verdiğini düşünüyorum- üstelik böyle bir hezimetten sonra, saçma sapan davalarla -bugün de Canan Kaftancıoğlu’nun davası vardı- idare edebileceğini zannediyor. Bence hiçbir şey yapamayacak, götüremeyecek. 

Pişirici: Kim ne derse desin, gerek Ekrem İmamoğlu, gerek CHP, gerek İYİ Parti, Millet İttifakı, çarpıcı bir seçim zaferi kazandı. Şimdi İstanbul’da onların zamanı. Bunu buraya koyalım. Peki, şimdi AK Parti’de ne olacak? Öncesinde, ‘’Ali Babacan, Abdullah Gül’ün desteğiyle parti kuracak’’ deniyordu. Yakınlarda Yeni Akit gazetesinde, Ali Babacan’la birlikte, Beşir Atalay, Sadullah Ergin, Cemil Çiçek, Lütfullah Kayalar’ın da içinde olduğu bir fotoğraf yayınlandı. Ahmet Davutoğlu gezip dolaşıyor. Zannedersem bu hafta sonu Elazığ’da konuşacak. Bunu neye yoruyorsun? AK Parti çözülüyor mu? Bunlar gerçekten parti kurabilecek mi?

Gültekin: AK Parti çözülüyor. Çözülmekten kastım, duygusunu, dirayetini, enerjisini kaybediyor. Duranlar, orada bir ölü gibi duruyorlar. Bir bağlılıkları, bir heyecanları, sözleri yok. Bir anlamda, etrafında bir güç. Bence İstanbul ve Ankara gibi şehirleri kaybetmekle o çözülme daha da hızlanacak. Ben bu çözülmeye ‘’Oradan kopup yeni bir parti kuracaklar’’ diye bakmıyorum. İktidar giderek yalnızlaşacak. O insanlar nereye gider onu bilmiyorum. 

‘’Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu bir şey yapabilir mi?’’ kısmına gelelim: Ben, Türk medyasında, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun yapacağı şeye gereğinden fazla ehemmiyet verildiği kanaatindeyim. Bunu, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun çok kıymetsiz olduğu anlamında söylemiyorum. Ali Babacan, Türkiye’de önemli siyasi aktörlerden biridir bence. Hem toplumda, hem dünyada kredisi var, başarısı var. Efendi ve dürüst biri, belli. Hakkında en küçük bir yolsuzluk iddiası geçmemiş. 10 yıllık yönetiminde bir başarı tablosu var. Bütün bunları alt alta koyduğumuzda, Ali Babacan ideal bir siyasetçi. Fakat Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun ne yazık ki şöyle bir şanssızlıkları var: Türkiye artık muhafazakâr eksenli bir siyaset alternatifi üretemez. Bu teknik olarak mümkün değil. Çünkü muhafazakâr siyaset bütün enerjisini Erdoğan’la beraber tüketti. Muhafazakâr siyaset bütün kredisini AK Parti’yle beraber yok etti. Senin demin söz ettiğin fotoğraftaki bu kadroya bakalım. Mesela, Sadullah Ergin iyi bir Adalet Bakanı idi. Yakından da tanıyorum. AK Parti’de hiç bu işlere bulaşmamış, zamanında partiden kopmuş insanlar var. Ama Ali Babacan bir tarafında Beşir Atalay, öbür tarafında Sadullah Ergin’le ortaya çıktığı zaman, ‘’Eski AK Parti’’ damgasını yemekten başka şansları yok. ‘’Eski AK Parti’’ damgasını yemiş bir partinin oy alabileceği bir taban yok. Çünkü seküler kesim, yani muhalif kesim dediğimiz, asla oraya oy vermez. AK Partililer de ‘’Bunlar bir şey yapamaz, bari iktidarımızı kaybetmeyelim’’ diye oy vermez. Onlar orada kalırlar. Ali Babacan ekibinin bir şey yapabilmesi için biraz önce söylediğim ‘’’Karma siyasetin bir parçası olması gerekiyor. Artık Ekrem İmamoğlu’na omuz vermesi, Selahattin Demirtaş’la yan yana gelmesi gerekiyor. Bizi izleyenler, ‘’Bunlar bir araya gelmez’’ diyorlardır muhtemelen. Ama ben de onlara şunu söyleyeceğim: Selahattin Demirtaş’ı sevenler, ona hayranlık duyanlar, şu soruyu sorsunlar: ‘’Böyle bir dönemde gelmeyecekse, ne zaman gelecek?’’ Ali Babacan’ı önemseyenler, ‘’Böyle bir dönemde kendi egondan, kişiliğinden taviz vermeyeceksen, ne zaman vereceksin? O zaman senin hizmetini istemiyoruz’’ demeleri lazım. Ya da Ekrem İmamoğlu. ‘’Bu kadar popülaritesi varken bu insanlara niye ihtiyaç duysun?’’ diyorsanız, o zaman, ‘’Derdi Türkiye değil’’ derim. Çünkü derdimiz Türkiye ise, bir bütünlük, bir karmalık yapmamız lazım.

Durumun pek farkında değiliz diye düşünüyorum: Anayasa yok. Tek adam rejimi kurulmuş. Partilerin, hatta Meclis’in bir hükmü yok. Kurucu bir iradenin çıkıp yeni bir sistem kurması lazım ki siyasetin zemini açılabilsin. Dün İYİ Parti’den bir milletvekili dostumla konuştum; Siz kayboldunuz farkında mısınız? İYİ Parti yok, HDP yok. Artık sadece bir aktör var. Toplum bir kişiye, İmamoğlu’na bakıyor’’ dedim. ‘’Çünkü sistem yok. Sistemde partilerin karşılığı yok. Bir adam gelecek sistemi değiştirecek ki biz de siyaset yapabilelim’’ diye cevap verdi. Doğrusu, o bir adamın, bir kadro haline dönüştürülmesi lazım ki sağlıklı bir sistem kurulabilsin. Tekrar söylüyorum: Ali Babacan, çok kaliteli olabilir, toplumda çok karşılığı olabilir. Diyelim ki %20, %30 oy alsın. Hiçbir anlamı yok. Cumhurbaşkanlığı adayına girsin mesela. Şöyle bir tablo örneği vereyim: Bir tarafta Ekrem İmamoğlu, bir tarafta Tayyip Erdoğan, bir tarafta da Ali Babacan. Böyle bir tabloda Ali Babacan ne kadar oy alır? Bana göre %5. Çünkü muhalif kesim Ekrem İmamoğlu’na verecek. Tayyip Erdoğan’a verecek kesim ‘’Bu adam zaten kazanamayacak. Bari iktidarı kaybetmeyelim’’ diye ona oy verecek. Ali Babacan ister istemez değersizleşmiş olacak. Diyelim ki AK Parti’den 50 milletvekili kopardı, bu da bir seçenek. Mecliste bir karşılığı yok ki. En fazla AK Parti’yi yıkmış olur. Zaten ‘’Ali Babacan parti kursun’’ diyenlerin bir kısmı şu argümana dayanıyor: ‘’Ali Babacan parti kuracak mı?’’ diye çok heyecanlanıyorlar. Ben de ‘’Oy vermeyi düşünüyor musun?’’ diye soruyorum. ‘’Hayır, ben vermeyi düşünmüyorum, en fazla AK Parti’ye zarar verir’’ diye cevap veriyorlar. E, bunu Ali Babacan da görüyor. Bunu AK Parti seçmeni de görüyor. ‘’Ali Babacan bize zarar vermek üzere yola çıkıyor, bir şey yapmak üzere değil’’ diye düşünüyorlar. AK Parti seçmeni ‘’Ali Babacan kazanacak. Bizim de parçası olduğumuz iktidarı kaybetmiyoruz’’ dese, o zaman önemli bir kısmı Erdoğan’dan kopabilir. Ama yok, ‘’Ali Babacan’a oy vereceğiz, hem iktidarı kaybedeceğiz, hem o da bir şey kazanamayacak. ‘’Öbür taraf’’ iktidarı kazanmış olacak’’ diye düşününce o zaman olmuyor. O yüzden, bir karmanın bir parçası olarak olağanüstü bir değer oluşabilir kanaatindeyim. 

Pişirici: Akılma takılan bir şey de şu: Anadolu Ajansı’nın eski genel müdürü ve Tayyip Erdoğan’ın eski basın danışmanı Kemal Öztürk, burada Ruşen Çakır’ın yayınında da söyledi: Ali Babacan, Tayyip Erdoğan’la görüşmüş. AK Parti kuruculuğundan istifa edeceğini söylemiş. Kemal Öztürk bu görüşmenin 8-10 gün önce yapıldığını söyledi. O yayın tarihinden 8-10 gün sonra da, partinin kuruluşunun açıklanabileceğini söyledi ki bu da önümüzdeki haftaya tekabül ediyor. Zannediyorum Ahmet Davutoğlu da Tayyip Erdoğan’la görüşmeye gitmiş. Neden gidiyorlar?

Gültekin: Ahmet Davutoğlu bayramda aramış Karşılıklı istişarede bulunmuşlar. Eleştirilerini yöneltmişler. Telefonu kapatırken de bunları yüz yüze konuşalım demişler. Neden gidiyorlar sorunuza gelince; Hem Babacan, hem Davutoğlu’nda ‘’Mahalleye ihanet ettik’’ damgası yemeyelim. Her ne yapacaksak, mahallenin de onayını alarak yapalım’’ duygusu var. Ben tam da bu duygunun, bir şey yapmalarının önündeki en büyük engel olduğunu düşünüyorum. Çünkü Tayyip Erdoğan’ı ikna ederek ona rakip olmak istiyorlar. Bu, gerçekçi bir politika değil. Tayyip Erdoğan’ı ikna ederek Tayyip Erdoğan’a rakip olamazlar. Böyle dönemlerde bir cesaretle bayrak açmak gerekiyor. Bayrak açmak demek, mahallede ‘’Hain’’ damgasını yemeyi göze almak demek. Aslında kendinle yüzleşmeyi de beraberinde getiriyor. Çünkü Erdoğan’a yönelteceğin eleştirilerin tamamı, aynı zamanda, kendine, mahallene, geçmiş ideolojine yönelik eleştiriler de olacak. O korkuyu yenemedikleri için de hâlâ, ‘’Acaba içeriden bir ‘’Hain’’ damgası yer miyiz? Acaba eşimiz, dostumuz bize sırtını döner mi?’’ diye düşünüyorlar. Dönmesinler diye de bir şekilde Tayyip Beye zımnen şunu demeye çalışıyorlar: ‘’Efendim, işler çok kötü gidiyor. Bir şey yap. Ya sen değiş. Sen değişmezsen bize sorumluluk düşüyor, biz bir şeyler yapacağız’’ diyerek, eninde sonunda Tayyip Beyin ‘’E ne yapsın çocuklar, ellerinden geleni yaptılar. Ben de değişmedim. Onlar da bir yol seçtiler. Niyetleri iyi, kötü değil’’ diyeceğini zannediyorlar. Böyle bir şey yok. Ya cesaretle çıkıp, hem mahalleyle hesaplaşacaklar ve benim biraz önce bahsettiğim ‘’Karma siyaset dediğim farklı mahalleleri bir araya toplayacaklar. Ya da hiçbir şey yapmayıp kenara çekilecekler ve sadece geçmişlerine üzülecekler; heba edilmiş 10 yıla, heba edilmiş bir muhafazakâr siyasetin Türkiye’deki birikimine, heba edilmiş yıllara ağlayıp duracaklar. Yeni bir anlayış çıkacak ortaya; toplumun farklı kesimlerine, tabii ki AK parti tabanına da saygılı, demokrat, eşitlikçi, özgürlükçü bir kadro hareketi çıktığında, Türkiye’yi artık onlar yönetecek. 

Bir de şunu söyleyeyim:  Muhafazakâr siyasetin Türkiye’de artık heyecan yaratması mümkün değil diyorum ya, aynı zamanda Atatürkçü siyasetin de arık heyecan yaratması mümkün değil. Dikkat edersen, halkımız Anıtkabir’e gidiyor ama Atatürkçülüğe gitmiyor. Kürt siyaseti de artık heyecan yaratmıyor. Mesela Kürt çocuklarla konuşuyorum. Çok önemli bir kısmı şunu söylüyor: ‘’Eğer kayyum olmasaydı biz bu seçimde HDP’ye oy vermezdik. Sırf, kayyuma boyun eğmediğimizi, teslim olmadığımızı göstermek için oy verdik.’’ ‘’Niçin?’’ diye sordum. ‘’Çünkü bir adımı yok ki. Bir çözümü yok. Sadece Kürt, Kürt, Kürt. Ne bir çözümü var, ne bir ilerleme var, ne yeni bir söylemi var’’ dediler. Oradaki çocuklar da artık kimlik siyasetinden bıkmış. O çocuklar zaferin bir parçası olmak istiyor. Aynı zamanda Alevi siyasetinin de, mezhep siyasetinin de bir karşılığı yok. Yahut ‘’Koyu solcuyum, sosyalistim’’ deyip yola çıkanın da karşılığı yok. Hiçbir kesimin tek başına Türkiye’de heyecan yaratması artık teknik olarak mümkün değil. 

Biraz önce sembolik isimler verdim. Tekrar tekrar söylüyorum: Ali Babacan’ı, Selahattin Demirtaş’ı, Ekrem İmamoğlu’nu, farklı kesimden olduğu için yanına Mansur Yavaş’ı da koyalım. Böyle bir kadro, bütün Türkiye’de olağanüstü bir heyecan yaratır. Herkes onun bir parçası haline gelir. 

Pişirici: Yeniden bir toplumsal sözleşme öneriyorsun. Peki, son soruyla kapatalım. AK Parti 2002’de kurulduğunda, o ‘’Yeni Türkiye’’ idi, diğerleri ‘’Eski Türkiye’’ idi. Aradan 17 yıl geçti. En azından sen, ‘’AK Parti artık  ‘Eski Türkiye’ oldu. Şimdi ‘Yeni bir Türkiye’ işi ele almalı’’ diyorsun. Recep Tayyip Erdoğan’ı tanıyorsun. Bu süreçte her ne kadar karizması çizilse de, bir atakla yeniden ‘’Yeni Türkiye’yi de ben anlıyorum, ben kucaklıyorum’’ diyebilir mi? Kadroları değiştirip, kendi kitlesinde yeniden bir heyecan yaratabilir mi? Toparlayabilir mi?

Gültekin: Artık yapamaz. O treni kaçırdığını düşünüyorum. Çünkü hem kafası artık buna müsait değil. Hem kurduğu rejim buna imkân vermiyor. Hem de geldiği duygu buna uygun değil. Seçimin iptaliyle birlikte o süreci izliyorum. Öyle hatalar yapıyorlar ki. İnsan ancak kendi rakibini oluşturmak için böyle hatalar yapabilir. Bundan bir yıl öncesine kadar ‘’İktidarın bir şey yapmasına gerek yok, muhalefet zaten bir şeyler yaparak iktidara kazandırıyor’’ derdik.

Pişirici: Evet senin meşhur sözündür burada çok söyledin. 

Gültekin: Şimdi bu cümle değişti; ‘’Muhalefetin hiçbir şey yapmasına gerek yok, iktidar zaten saçma şeyler yaparak muhalefete kazandırıyor.’’ Artık bu noktaya gelindi. Gerçeklikten koptular. Rejimi değiştirdiler, tek adam rejimi kurdular. İnsanları küstürdüler, adalet duygusundan koptular. Şöyle bir duygu yok: ‘’Ben artık eskiye dönüyorum.’’ Bu, insanın tabiatına aykırı bir şey. Bana göre Tayyip beyin önünde iki seçenek var. Yazımda da belirtmiştim bunu; yapamayacağı seçeneklerden bir tanesi şu: Muhalefeti toplayacak ve diyecek ki ‘’Ben bir yanlış yaptım. Bu rejim yürümüyor, sıkıntılar oluştu. Partili Cumhurbaşkanı sistemi sorunluymuş. Anayasayı yeniden değiştiriyoruz; güçlü bir yarı- başkanlık olabilir, güçlü bir parlamenter sistem olabilir. Bu sisteme geçiyoruz. Ben de partiyi bırakıyorum, cumhurbaşkanlığında kalıyorum. Yerimi de -örnek veriyorum- Abdullah Gül’e ya da Ali Babacan’a bırakıyorum. Siz seçime gidersiniz. Koalisyon mu çıkıyor, yeni biri mi geliyor? Ona bakalım.’’ Bana göre böyle bir durumda AK Parti muhtemelen yine tek başına iktidar olur çünkü oyu hâlâ %45 bandında. O zaman, -diyelim ki yerini Ali Babacan’a bıraktı- ‘’Ali Babacan, gel kardeşim. Ben Cumhurbaşkanlığına geçiyorum. Partili Cumhurbaşkanlığını bırakıyorum. Sen de partinin başına geçiyorsun, yeni bir seçime gidiyoruz’’ dedi. Bu, Tayyip Erdoğan için de bir kurtuluş olabilir. Türkiye için de bu girdaptan kurtulması için de bir kurtuluş olabilir. Fakat gerçeklikten kopması bunu yapmasına müsaade etmiyor. 

İkincisi, girdiği tünelden geri dönüşü yok. O yüzden önünde tek seçenek kalıyor: Bu cümleyi sembolik olarak söyleyeceğim tabii. ‘’Vuruşarak çekilmek.’’ Bu, Gezi Davası, Canan Kaftancıoğlu’na hapis tehdidi, öbürünü içeri atma, Ekrem İmamoğlu’nun önünü kesme, çalıştırmama çabaları. Oysa Ekrem İmamoğlu’na çıkartılacak her bir engel AK Parti’nin aleyhine patlayacak, bunu göremiyor. Artık dijital çağdayız. Senin her mimiğin, izin veriyormuş gibi davranıp vermediğinde bile toplumda fark ediliyor. Onu bile göremiyor. Her engeli çıkarttığında, İmamoğlu’nu da, Mansur Yavaş’ı da daha fazla güçlendirecek. Kendisi artık o tükenişe girdi. Bizim asıl sorunumuz, ülkeyi Tayyip Erdoğan’ın elinden alacak bir avuca ihtiyaç var. Şunu da belirteyim: insanların bugün Ekrem İmamoğlu’nu bir kurucu olarak ilan etmelerinin şöyle bir sakıncası da var; tek adam rejimleri, tek adamlarla çözülmez. Tek adam rejimleri, bir ortak akılla, yeniden toparlayıcı bir aktörün gelmesiyle olur. O yüzden de Türkiye’yi Tayyip Erdoğan’ın elinden alacak, AK Partilileri yenilmiş hissettirmeyecek, ‘’Biz kaybettik, bu sefer de bizden gitti’’ dedirtmeyecek bir anlayışa gerek var. İmamoğlu’nun bunu çok iyi başardığını düşünüyorum; hem seçim akşamı, hem de görevi devraldığında ‘’Biz zafer kazanmadık, öbürlerini yenmedik’’ diyerek çok özenli bir konuşma yaptı. Çünkü ülkenin bir yarısı, diğer yarısını yenerek zafer elde edemez. Bu, bizim benimsediğimiz bir felsefe. Bunu daha da sürdürecek, sadece lafta kalmayacak, siyasetin bütününe yayacak bir anlayışa ihtiyaç var. Ben buna ‘’Yeni siyaset’’ diyorum. 

Pişirici: “İstanbul seçimini yaptı, şimdi ne olacak?” sorusunu sorduk. Cevapları Levent Gültekin’den aldık. Çok teşekkür ederim geldiğin, katıldığın için.

Gültekin: Ben çok teşekkür ediyorum. 

Pişirici: Umarım, izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar