Sevgili ekonomistler, hayat ve insanlar sayılardan ibaret değildir

Son dönemde dört bir yandan sallanan parmaklarla başarısızlığımızın, işsizliğimizin, hayal kırıklıklarımızın suçlusu “tam da kendinizsiniz” azarları geliyor, özellikle de gençlere.

Bir kısmı “Coğrafyayı kader olarak suçlamayın, sizsiniz hayal kuramayan, yapamayan” diyenler; diğer taraftan boş boş gezmenin, iş bulamamanın, yenilikçi olamamanın faturasını tekrardan bize, bireylere çıkaranlar.

Tabii ekonomik veriler iyi değil, bazı şeyler saklanamayacak kadar kötü gidiyor. Bir suçlu bulmak lazım. İşte o suçluyu bazı ekonomistlerimiz, akıllı iş insanlarımız buldu: “Tam da bizleriz”.

Rakamlar arasından bakarak robotlar tasarla(ya)madığımız, onlarınki ile benzer hayaller kur(a)madığımız, yenilikçi ol(a)madığımızı söyleyen söyleyene. Ama ilginç olan bu insanların popülist argümanlar ile kendi neoliberal çerçevelerinden pragmatik hedeflerini ve “ilerlemeyi” tek gerçek hayal kurma tarzı olarak bize dayatma hakkını kendilerinde görmeleri. İlginç değil mi?

Lafı Dolandırmadan

Lafı hiç dolandırmayayım: İngiltere’de Lancaster Üniversitesi’nde  Alistair R Anderson ve  Claire Miller tarafından yapılan bir araştırmaya göre yüksek sosyoekonomik sınıftan gelen girişimciler ortalamadan daha başarılılar. Bunun da temel sebebi, bu kişilerin sosyal kapitallerini (arkadaşları, iş arkadaşları veya genel networkleri aracılığı ile elde ettikleri fırsatları) daha iyi değerlendirebilmeleri ve insan kapitalini (çoğunlukla okul ve eğitim aracılığı ile kazançlarını artıracak yönde edindikleri yetenek ve kabiliyetler ekonomisi) geliştirecek ve kazanacak daha iyi fırsatlara sahip olmaları.

Çok özetle Anderson ve Miller diyor ki, en azından girişimcilik başarısında “sınıf fark ediyor”. Yani daha yüksek sosyoekonomik sınıftan olanların başarılı olma olasılığı daha yüksek.

Sosyal ve insan kapitalinde ülkedeki kapitali (know-how, sistem bilgisi, eğitim, sosyal politikalar gibi) atlayamayız tabii. O zaman İngiltere’de büyüyen bir çocuk ile Türkiye’de Doğu Anadolu’da büyüyen bir çocuğun hayallerindeki farklılıkları, hayatta başarabilme potansiyellerini, fırsat fark edebilme ve bunu değerlendirebilme oranlarını tahmin edebilmek çok da zor olmasa gerek.

Yani bir ekonomist nasıl oluyor da “Beceriksizliğimizin, başarısızlığımızın sorumluluğu büyük ağırlıkla bize aittir.” diyor açıkçası ben pek bilemedim.

Ekonomik veriler bizim tasarım araştırmaları diliyle gerçek insanların gerçek beklentilerini, problemlerini, diğer insanlarla, yaşadıkları yerle kurdukları anlam ilişkilerini yani kısaca “insan verisini” içermiyor.

Benim de çok ilginç bulduğum ekonomistlerin insan ele alışını Cornell Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Dünya Bankası eski Baş Ekonomisti Kaushik Basu, Nobel Ödülü “Behavioral Economics”e (Davranışsal İktisat) verildiğinde çok güzel ifade etmişti:

“Davranışsal ekonomi, ekonomi için çok büyük başarı ama aynı zamanda çok büyük bir utanç kaynağı çünkü bazı ana akım ve neoklasik ekonomistler insanın her zaman rasyonel olmadığını fark etmeleri için laboratuvar deneylerine ihtiyaç duydular.”

Şimdi coğrafya-kader ile ilgili görüşlerini belirten özellikle ekonomistlerin insanların yaşadığı ülke ile duygusal ilişkileri olduğunu, sosyal ilişkilerin insanların davranışlarını, ihtiyaçlarını, motivasyonlarını, beklentilerini belirlediğini, toplam bir akıl, hafıza olduğunu ve bunların ülkeden ülkeye uzun yıllarda şekillendiğini anlamaları için biz de laboratuvar denemeleri mi yapsak acaba?

9-10 ay kış içinde yaşayan İskandinav ülkelerinde insanların psikolojisi ile dört mevsim suyu, yeşili, denizi, sebzesi gibi her şeyi yok etmeseler, hepimize gani gani yetecek bir ülkede insanların hayatta kalma davranışları aynı mı olur sizce?

Almanya’da insanlar unicorn’lar kurmak için deli olmuyor. Ne kadar Berlin Tegel’I start-up cenneti yapsalar veya Fransa’da olduğu gibi StationF’i kursalar da Silikon Vadisi gibi insanlar gece gündüz çalışmıyor. Acaba sebebi Avrupalılar Silikon Vadisi’ndeki insanlardan daha tembel oldukları için mi? Belki de (ekonomik sayılar arasında kaybolan) değerleri farklıdır? Belki de istemiyorlardır? Ne dersiniz?

Gençlere gücünüz yetiyor ama 

Son 1,5 yıldır Avrupa’da Türkiye’nin de dahil olduğu dokuz ülkede 65 yaş üstü insanların dertlerini, beklentilerini, problemlerini anlamamayı amaçladığımız bir tasarım araştırmasını yönetiyorum. Doğal olarak her ülkede bizzat bu yaş grubu nasıl yaşıyor, ne düşünüyor, zamanlarını nasıl geçiriyor, neden korkuyor, ülkeden ülkeye nasıl bu durumlar değişiyor görme şansım oldu. Bu araştırmada Avrupa’da yaşayan sivil toplumda çalışan aktif yaşlılar ile Türkiye’de torun bakan yaşlıları kıyaslayınca da acaba bizimkilere “tembel ve sivil toplumda çalışmayı bilmiyorsunuz” diyen çıkar mı acaba?

Sizce ülkeden ülkeye değişen şey bizimkilerin tembelliği ve hayal kuramaması mı?

Yine Türkiye’de vardiyalı asgari ücret ile çalışan bir grup insan ile yaptığımız araştırmanın çıktılarında en büyük şikayetin aldıkları düşük ücretler olduğunu da düşünebilirsiniz. Ancak bu insanlar en çok itibar görememekten, aidiyet hissetmediklerinden şikayet ediyorlardı. Yani en önemli mevzu rakamlar değildi.

Ahh teknolojiyi unuttuk!

Ahh pardon, pardon teknolojiyi unuttum. 4. Sanayi Devrimi’ni de. Bir de robotlar geliyordu değil mi? 70’lerde otomobilin getirdiği refahı Ralph Nader “Unsafe at Any Speed” ile çökerttiğinin benzerini 2013’te Edward Snowden ile 2018’de Chris Wylie Guardian Facebook – Analitica krizi ile yaşadık. Bir sonraki dalga da farklı olmayabilir.

Teknolojinin her şeyi kurtaracağını düşünenler, alelacele kaybettiğimiz yılları kapatmaya çalışanlara Tanıl Bora’nın dediği gibi “alarm halinde olan”, bilgi ve düşünce ile araçsal bir ilişki kuran insanlar desek çok yanılmayız sanıyorum.

Tekrar suçluya dönelim

Ghent Üniversitesi’nde kıdemli psikoloji profesörü Paul Verhaedge mevcut ekonomik sistemin psikopat kişilik özelliklerini ödüllendirdiğini ve bunun bizim etik anlayışımızı ve kişiliklerimizi değiştirdiğini söylüyor.

Verhaedge’nin Guardian’daki “Neoliberalizm içimizdeki en kötüyü çıkarıyor” başlıklı yazısında “Neoliberal liyakat bizi başarının  sadece bireysel çaba ve yeteneğe dayalı olduğunu inanmamızı söylüyor“ diyor. Tıpkı ünlü hocamızın çıplak bir şekilde  “Beceriksizliğimizin, başarısızlığımızın sorumluluğu büyük ağırlıkla bize aittir” dediği gibi.

Veya sosyolog Richard Sennett bu ekonomik sistemin karakterimiz ve kendimize güvenimizi etkilediğini ve kimsenin bize ihtiyaç duymayacağını düşünmemize sebebiyet verdiğini söylüyor. Karakterlerimizi aşındırdığını dile getiriyor.

Farklılık yaratmadığımız, yaratıcı olmadığımız, ekonomik çöküntüleri toparlamadığımız için azarlayanlar

Bizden yenilikçi olmamızı isteyenler, her şeyi omuzlarımıza yıkmak isteyenler; tabii o neoliberal ekonomik çerçeveden bakınca kendi içinde söyledikleriniz tutarlı oluyor. Lakin asıl mesele zaten o çerçeve. O çerçeve, o ekonomik model çalışmıyor. Bugün dünyanın en zengin %1’i dünya kaynaklarının %45’ine sahip. İnsanlar neden çalışsın ki? David Graber’in dediği gibi işlerin birçoğu da zaten uydurma, “saçma işler.

Bakın isterseniz o çerçevelerden bize parmak sallamak yerine mesela Degrowth ekonomik modeline, ekolojik ekonomik modellere bakın. Giorgos Kallis’i takip edin. Ana akım ekonomistlerin dalga geçtiği, ütopik bulduğu bu bakış açılarına belki bir daha bakmak gerekir. Ya da Türkiye’de sabit gelir modelini, Degrowth modellerini üzerine çalışan insanları bulun.

Veya ekonomist Thomas Piketty ve antropolog David Graber’in yaptığı gibi bu sistemin sürdürülebilirliğinin olmadığını kabul edip başka çıkış yollarını tartışabilirsiniz.

Ama lütfen ve lütfen Amerika’da öğrendiğiniz ve artık eskiyen popülist argümanlarla, sizinle aynı tarz hayaller kurmadığımız ve çalışmayan bir sistemi darmadağın edenlerin arkasını toparlamadığımız için bizi azarlamayın. Önce yaratıcı ve cesur olup kendi içinde durduğunuz çerçeveden çıkın. Gerçek insan hikayelerini bu insanların kendisinden dinleyin. Sonrasında tekrar konuşabiliriz.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar