Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname (2)

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Siyasetname‘nin ikinci programında Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, Türkiye siyasetinde 2019 yılında yaşanan gelişmeleri değerlendirdi, siyasette “otorite”nin nasıl oluştuğunu ve işlediğini anlattı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname programının ikinci bölümüyle karşınızdayız. Hocam hoş geldiniz. 

Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu: Hoş bulduk.

Pişirici: Geçen ay, bu aylık programın ilk bölümünü sunmuştuk sizlere. Siyasetbilimci Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu, programın sürekli konuğu. Geçen ay, ‘’Siyaset nedir?’’ sorusuna cevap arayarak başlamıştık. Hocam ‘’Değerlerin otoriteye dayalı olarak tahsisi, dağıtımı, siyasettir’’ diye tanımlamıştı. Bugün, ‘’Değerleri tahsis eden, dağıtan bu otorite nedir, nasıl ortaya çıkar’’ bunu konuşacağız. Ama ondan önce, bu program 2019 ayının son programı olduğu için, en azından Türkiye için bir siyasi muhasebe yapmanın yararlı olduğunu düşündük hocamla. O nedenle, programa oradan başlıyoruz. 2019 yılı, Türkiye’de siyaset açısından nasıl geçti? Neler öne çıktı? Neler dikkat çekti? 2020’ye evrilecek olan, sizin dikkatimizi çekeceğiniz neler olabilir, bir toparlama rica edelim hocam.

Kalaycıoğlu: 2019 senesi siyasal açıdan belirsizlikleri içeren bir dönemdir. 2017’deki referandum sonrasında yapılan anayasa değişikliği ve ondan sonra oluşturulan, denge ve denetleme içermeyen, ‘’başkanlık’’ veya Türkiye’de kullanıldığı biçimde ‘’cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”nin henüz oturmamış olduğu, bunun birçok yapısının ‘’kervan yolda düzülür’’ hesabı, giderken oluşturulmaya çalışıldığı, bunun için çeşitli kararnamelerin çıkarıldığı, yeniden düzenlemelerin yapıldığı, bakanlıkların, eski yapılarından yeni yapılara doğru evrilmeye başladığı ve bunların yarattığı bir belirsizlik ortamının sürdüğü bir dönem olmuştur. 

Daha önce defaten yapılmış olan yargı reformları, Türkiye’de yargının genel görüntüsünde önemli erozyona sebep olmuştur. Bu reformlardan daha güçlü bir adalet dağıtma mekanizması ve daha etkili çalışan bir yargı yerine, özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin istatistiklerine yansıdığı şekliyle, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ihlallerinde hâlâ birinci sırada olan ve bu aradaki farkı korumakta olan bir Türkiye görüntüsü çıkmış durumda. Aynı zamanda başka ölçeklerde de, mesela ‘’Dünya Adalet Projesi’’ (World Justice Project) diye bilinen projede, Türkiye’nin gidişatının aşağıya veya güneye doğru olduğu işaret edilmektedir. İyileşme değil. Özellikle yargı kararlarında, alınma sürelerindeki hız, adaletin genel ilkelerine, hukuk sisteminin temel prensiplerine ve standartlarına uygunlukta ciddi sorunlar içermeye devam ettiğini göstermektedir. Nitekim hükümet bir reform daha yapma ihtiyacı duyduğunu belirtmiştir. Eğer reform gündeme geliyorsa, bir şeyler doğru gitmediği için düzeltilmesi gerektiği ifade ediliyor. Yalnız bu da beklentileri tatmin edecek bir sonuç ortaya çıkarabilmiş gibi gözükmüyor. Onun için burada çok ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Gerek yargının bağımsızlığı konusunda dünya çapında yapılan karşılaştırmalarda, gerekse Türkiye içinde yapılan değerlendirmelerde, eskiye göre bile ciddi bir seviye kaybı söz konusu. Tarafsızlıkta sorunlar var. ‘’Yargıçların ve savcıların ne kadarı belirli bir siyasal partinin kadrolarından devşirilmiştir, ne kadarı ehildir’’ tartışmaları, günlük hayatın önemli unsuru olmaya devam etti. Bu, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en önemli siyasal sorun gibi gözüküyor. Bunun aynı zamanda iktisadi yansımaları da var. Özellikle, Türkiye’ye uzun dönemli yatırım yapıp ciddi fon bağlayan insanların cayma nedenlerinden bir tanesinin, yargının içinde bulunduğu bu durum olduğu ifade edilmekte. Bu, ilk önemli karşı karşıya olduğumuz durum. 

Onun dışında, daha önce bahsettiğim gibi, yürütmenin organizasyonunda hâlâ devam eden belirsizlikler var. Bunlar zaman içinde daha çok açığa çıkacak. Ama bunların içinde en kritik olanı, yasama ile olan ilişkiler. Burada özellikle, yasama içinde bakanlara ulaşamama ki bu büyük ölçüde Adalet ve Kalkınma Partisi grubu tarafından dillendirildi. Çünkü daha önce, bakanlar milletvekili olarak seçilmiş kişilerden oluşmaktaydı. Halkın temsilcileri niteliğindeydiler ve halkın temsilcileri olan Büyük Millet Meclisi’nin içinde yer alıyorlardı. Hükümetin orada bir mevkii vardı ve aynı zamanda, hükümetin kurulmasında TBMM’nin güvenoyu esastı. Güvenoyu çekildiği vakit de hükümet düşüyordu. Dolayısıyla, Meclis’e karşı doğrudan sorumlu olan bir hükümet uygulaması söz konusuydu. Bu sorumluluk büyük ölçüde yitirilmiş durumda. Bu arada, İçişleri Bakanı’nın bu konuda bir açıklaması oldu. Gayet açık bir şekilde ‘’Ben size karşı sorumlu değilim. Beni cumhurbaşkanı seçti, cumhurbaşkanına karşı sorumluyum’’ dedi haklı olarak. Dolayısıyla, Meclis’in bakanlar üzerinde herhangi bir etkisinin kalmadığını, bakanların ve bakanların teşkil ettiği bakanlar kurulunun, Meclis’e hesap verme diye bir özelliğinin artık mevcut olmadığını, ancak cumhurbaşkanına hesap verilebileceğini, onun da bir şekilde halka hesap verebileceğini ima ettiler. Bu değişikliğin, henüz halk katında pek anlaşılabilmiş olduğu bir noktada değiliz. Ama milletvekilleri anlamış durumdalar. Bu konuda büyük serzenişlerde bulunuyorlar ve bunu giderecek birtakım formüller arandı. Henüz, başarılı bir formül bulunduğunu gösteren bir kanıt yok gördüğüm kadarıyla. 

Bu arada yasama, yürütmeyi denetleme ve hesap sorabilme etkinliğini büyük ölçüde yitirmiş olduğu için, daha çok, bazı serzenişleri, muhalefetleri, şikâyetleri dillendiren bir görüntü arz ediyor. Adeta, bazı kanunların geçmesi sırasında, bir tür ‘’süper noter’’ rolü oynayan bir kurummuş gibi gözüküyor. Hatta milletvekillerinin bazıları, burada yapılan faaliyetleri ve konuşmaları, kendi tabirleriyle bir kahvehane havasına benzettiklerini ifade ettiler. Meclis’in bu kadar seviye kaybetmiş olması, seçmen olarak da bizlerin, özellikle uzun dönemde siyasal sistemden beklentilerine son derece negatif olarak yansıyacaktır. Bu henüz seçmen tarafından tam olarak algılanmamıştır ama yavaş yavaş o yola doğru gidilecektir. Dolayısıyla yasamadaki seviye düşüşünün, önce milletvekilleri tarafından algılanmaya başlandığı bir yıl oldu. Sonra yavaş yavaş, onları desteklemekte olan halk tarafından da algılanmaya başlanacaktır. Muhtemelen 2020’de bunun birtakım izlerini görebilmek mümkün. Çünkü benim daha önceki yıllarda yapmış olduğum araştırmalarda, seçmenin %5 ile %7 civarının, Meclis’e giderek birtakım sorunlarını çözmek için girişimlerde bulunduğu, bunların bir kısmında da başarı kazandığı görülmekteydi. Şimdi böyle bir şey yapabilmeleri artık mümkün değil. Çünkü milletvekilleri bakanlarla temas temin etmek veya kendileri temas etmek suretiyle bunlara çözüm buluyorlardı. Bu yol kapanmış gibi gözüküyor. Dolayısıyla, TBMM ile seçmenler arasındaki ilişkinin bundan nasıl etkileneceğini henüz bilmiyoruz. Ama bu algılamalar güçlendikçe, burada ciddi bir sorun olduğu anlaşılacak. Bu algılayış, seçmeni ne tür bir davranışa itecek, beklentilerini ne yöne çevirecek ve TBMM’nin içinde görev yapan milletvekillerini nasıl etkileyecek, bunları daha uzun dönemde, daha etkili bir şekilde görmeye başlayacağız. 

Onun dışında, Türkiye’de parti sisteminde birtakım ufak tefek değişiklikler olmaya başladı. Bu değişikliler de özellikle 31 Mart’ta yapılan seçimlerde -her yerde yapıldığı için, ‘’genel yerel seçimler’’ mi diyeceğiz? Yerel seçim ama genel seçim havasında yapılıyor- ortaya çıkan manzara, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, özellikle Türkiye’deki gayri safi milli hasılanın büyük kısmına sahip olan kıyı illerinde ciddi oy kaybettiği görüldü. Bunlar içerisinde İstanbul ve Ankara başta geliyor. İzmir zaten Adalet ve Kalkınma Partisi’ne teveccüh etmeyen bir il. Onun dışında, daha güneye gidecek olursak, Muğla, Antalya, Mersin, Adana, Hatay gibi büyük iller, daha sonra Çanakkale… Orada, Sakarya, Kocaeli, Balıkesir, Bursa ekseni dışında kuzeybatının tamamı, aynı zamanda bir hilal şeklinde, İzmir’den başlayarak Hatay’a kadar olan bölgenin tamamında, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin önemli bir oy kaybına uğradığı bir 31 Mart seçimi geçirdik. İstanbul’daki seçimler, pek de anlaşılamayan nedenlerle iptal edildi biliyorsunuz. Ama seçmenin buna verdiği reaksiyon, İmamoğlu’nun oyunu 800 bin daha artırarak iktidara gelmesini sağladı. Dolayısıyla oradaki ara büsbütün açıldı. Belki bunun da vermiş olduğu etkiyle, özellikle Türkiye sağında, Adalet ve Kalkınma Partisi’nden çeşitli nedenlerle ayrılmayı düşünen seçmene hitap edebilecek yeni partileşmelerin güç kazandığını görüyoruz. Bunlardan bir tanesi, Gelecek Partisi olarak Ahmet Davutoğlu tarafından kuruldu. Öbürü de Ali Babacan tarafından kurulacak gibi gözüküyor. Dolayısıyla, parti sisteminde bir büyük hareketlenme söz konusu. 

Oyun yığışmış olduğu yer, Türkiye’nin sağı. Sağın ortasından sağına doğru, yani aşırı sağa doğru olan bölgede, üç seçmenden biri varmış gibi gözüküyor. Yapmış olduğumuz çeşitli araştırmalarda, 2019 yazında Uluslararası Sosyal Araştırmalar Programı (International Social Survey Programme) için topladığımız verilerde, sağ-sol eğilimi üzerinde sorduğumuz vakit, bu görüntünün hafif değişmekte olduğunu, belki bu %33 değil de %28’e indiğini gösteren birtakım veriler söz konusu. Bu çerçevede bir yığışma var. Dolayısıyla, burada hareketlenme olması doğal. Burada kayabilecek oy var. Aynı zamanda oy potansiyeli var. Buradaki ayrışmada, demokrasi ve liberal demokrasi yanlısı bir söylemle çıktı Davutoğlu’nun partisi. Özellikle Davutoğlu bunu dillendiriyor. Adalet üzerinden bir takım eleştirilerde bulunuyor. Aynı zamanda, demokrasinin güçlendirilmesi gerektiğini, bunun iktisadi gelişme için de elzem olacağını bildiren birtakım açıklamalarda bulunuyor. Bu çerçevede, burada demokrasi yanlısı olanlar ve olmayanlar şeklinde bir ayrımın belirmeye başladığı, Cumhur İttifakı’nın demokrasinin dışında bir formül aramakta olduğu, Davutoğlu, Ali Babacan -ki Babacan da parti olmamakla birlikte birtakım açıklamalarda bulundu- liberal ekonomiden, adaletten, hukuk devletinden ve hukukun üstünlüğünden bahsederek, bu değerlere vurgu yaparak konuştu. Dolayısıyla, onun da liberal demokrasi yanında bir parti başkanı olarak çıkacağı veya bir partileşme cereyanı olarak çıkacağını gösteren birtakım emarelerimiz var. Dolayısıyla, burada böyle bir ayrışma oluyormuş gibi gözüküyor. Daha önce de İYİ Parti ve MHP olarak aynı şekilde, -demokrasi yanlısı olan bir grup İYİ Parti’de, demokrasi karşıtı olan bir grup da MHP’de- milliyetçi, mukaddesatçı, otoriter bir eğilim, bunun karşısında da yine milliyetçi, mukaddesatçılardan demokratik bir eğilim olarak ikiye ayrılmış bir yapı çıkmaya başladı. Bu ne şekilde gelişecek, bunu önümüzdeki yıl, 2020’de izleyeceğiz.

Pişirici: Yeri gelmişken şunu sormak istiyorum. Gerek MHP-İYİ Parti ayrışmasında, gerek Adalet ve Kalkınma Partisi, Gelecek Partisi ve Ali Babacan’ın kuracağı parti ayrışmasında, sağcı, milliyetçi, muhafazakâr, dindar, İslâmcı ama otoriter ile ama demokrat ayrışması, konjonktür gereği midir? Yoksa Türkiye’de siyasi hayatın, uygulamanın, her şeyin tarihin geldiği bu anda bir zorunluluk mudur? O nedenle mi ayrışıyor?

Kalaycıoğlu: Bunun cevabını tam bilmiyoruz, onu söyleyeyim. Konjonktürel nedenlerle ayrışma söz konusu olabilir. Ama şu anda iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi ve MHP bloku, özellikle Meclis’te ittifak yaptıklarına göre, -koalisyon’ denmiyor artık biliyorsunuz, kötü bir kavram, ittifak derseniz, yani Arapça’sını söylerseniz o kabul edilebiliyor- esas itibariyle bir koalisyon hükümeti mevcut. Bunun çalışması, özellikle iktisadi hayatta iyi sinyaller vermiyor. Türkiye çok ciddi sorunlarla karşı karşıya. 2001’deki krizde işsizlik %15’lere çıktığında, bunun kabul edilemez olduğu ve ciddi boyutlarda olduğu ifade edilmişti. Şimdi işsizlik %14 civarına çıkmış durumda. 2001’de genç işsizliği %14,6 idi. Şimdi %26. İspanya’da, Portekiz’de, bir dönem Yunanistan’da -çünkü Yunanistan’ı çok aştı bu genç işsizlik- gördüğümüz boyutlarda bir işsizlik olgusuyla karşı karşıyayız. Bunun konjonktürel bir şey de olmadığı görülüyormuş gibi gayet açık bir şekilde ifade edilecek durumda. Çünkü 2018’den beri işsizlik, azalmıyor, artıyor. Aynı zamanda Türkiye’de sanayi üretiminde ve özellikle üretimde bir yavaşlama var. Tarımda birtakım olumsuz sinyaller var. Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekilleri de ‘’beş senedir tarım ihmal ediliyor’’ gibi açıklamalarda bulunmaya başladılar. Yani, ekonomide işler iyi gitmiyor gibi gözüküyor. Bundan dolayı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nden özellikle ekonomide birtakım beklenti içerisinde olanların yavaş yavaş şüphe içerisine düştükleri, dolayısıyla başka arayışlar içerisine girebilecekleri düşünülebilir. Nitekim gerek Babacan’ın, gerek Davutoğlu’nun verdikleri mesaj, ‘’Siyasetteki yapılanmaların, özellikle adaletle ilgili sorunların üretmiş olduğu bir iktisadi fatura var karşımızda. Dolayısıyla onu düzeltmeden ekonomiyi düzeltebilme şansımız yok. Biz yine 2000’lerin başında olduğu gibi, hukukun üstünlüğüne bağlı bir demokrasi şeklinde kendimizi takdim edebilirsek, o zaman dünyadan fonları cezbedebilecek hale geleceğiz. Aksi takdirde bunu yapamayacağız’’ yönünde. 

Dolayısıyla buradaki ayrışmada bunun etkisi var. Evet, bir kısmı konjonktürden. Ama bu konjonktür geçici bir şeymiş gibi gözükmüyor. Çünkü buradaki esas sorun, yargı reformları ile halledilmeye çalışılan sorun becerilemedi. Her yargı reformundan sonra Türkiye’deki adalet sisteminin çalışması, uluslararası karşılaştırmalarda, gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi istatistiklerinde, gerekse demokrasi üzerindeki istatistiklerde, daha da kötüye gitti. Bizim kullandığımız The Varieties of Democracy Project (V-Dem) isimli web sitesinde ölçümler var. Burada hukukun üstünlüğü ölçümleri yapılıyor. Türkiye ile ilgili yapılan karşılaştırmalarda, son beş senelik dönemde, Türkiye’nin aşağıya doğru gittiğini görüyorsunuz. Başka ölçüler de var. “The Economist Intelligence Unit” tarafından “Democracy Index” ölçümü yapılıyor. Orada da hukukun üstünlüğü bu indeksin içerisinde ve burada da Türkiye puanlamalarda geriye doğru gidiyor. Özellikle özgürlükler konusunda Türkiye’nin puanı, Afrika ülkeleri arasında otoriter olarak kabul edilen ve çok düşük düzeyde olan Çad gibi ülkelerle aynı düzeyde. Türkiye o düzeye inmiş durumda. Burada değildi. 10 sene önceye, 2008’e, 2009’a bakarsanız, Türkiye’nin değerleri bugünkünün iki katı gibi gözüküyor. Son 10 senede ciddi bir erozyon var. Bu erozyonu durdurmak ve geriye çevirmek için, yeni partilerle siyasete girdiğini söyleyen Davutoğlu ve Babacan var. Dolayısıyla ayrışma bunun üzerinden yapılıyormuş gibi gözüküyor. Bu, daha önce karşılaşılan bir durum değil. Türkiye’nin sağ söylemi, genellikle soldaki otoriterliğe karşı demokrasi yanlısı bir söylem gibi takdim edilmekteydi. Şimdi, kendi içerisinde ‘’Demokrasi yanlısı olan / olmayan’’ şeklinde bir ayrım yapılıyor. Hatta geçtiğimiz yıl içerisinde seçimlere giderken, MHP içinden bir milletvekili ‘’Kemal Kılıçdaroğlu Türkiye’ye demokrasi getirecek. Aman dikkat edin’’ şeklinde açıklamalar yaptı. Bu, olayın mahiyetinin nasıl algılanmakta olduğunu ve nerede bir ayrışmanın çıkmakta olduğuna dair bir emare. Dolayısıyla ortada, demokrasi yanlısı olan / olmayan, demokrasi dışında çözüm arayan bir sağ eğilimle karşı karşıyaymışız gibi gözüküyor. Orada bir ayrışma var. Bir yanda İYİ Parti-MHP, diğer tarafta Gelecek Partisi-AKP ve Babacan’ın partisi (kurulacaksa eğer) kurulduğu zaman bir parti daha çıkmış olacak. Saadet Partisi’nin söylemi de demokrasi yanlısı ve o blok içinde yer almış durumda. Onun için, şu anda Türkiye’de siyaseti etkileyen, daha önce bu ölçüde derin ve önemli olmayan yeni bir ayrışma çıkmış durumda; liberal demokrasi yanlısı olanlar ve olmayanlar. Bunun ne şekilde gelişeceğini, 2020’nin olayları gösterecek.

Bunun dışında, ekonomide ciddi sorunlarımız var. Bunları nasıl çözeceğimiz henüz belirgin değil. Siyasi olarak atılmış olan adımların getirileri şu anda kısmi oldu. Bir tek, uluslararası değerlendirmelerde insani kalkınma ölçülerinde Türkiye’nin 64. sıradan, 59. sıraya fırladığını görüyoruz. Onun dışında, başka bu şekilde bir değerlendirme yapabilen yok gördüğüm kadarıyla. Dolayısıyla Türkiye’nin iktisadi performansının ne olacağını, 2020’de yakından izlemeye devam edeceğiz. Biz siyaset bilimciler açısından bu gelişmelerin önemli siyasal sonuçları var. 

Bunun yanı sıra, Türkiye’nin önemli birtakım sorunları dış politikada da tezahür etmiş durumda. Güneyimizde bir İdlib felaketi yaşanıyor. Oradan Türkiye’ye gelmekte olan göç var. Sarılmış olan karakollar var. Bunların bir şekilde (muhtemelen Rusya ile) konuşularak halledilmesi gerekecek. Aynı zamanda, Rusya ile farklı düştüğümüz bir Libya olayı ile karşı karşıyayız. Farklı cephelerde savaşıyormuşuz gibi gözüküyor. Buradaki gelişmeler daha karmaşık bir özellik taşıyor. Bu konularda uzman olan özellikle emekli askerleri sosyal medyada vs. izlerseniz, bugüne kadar gönderilmiş olan birliklerden çok daha farklı, tugay düzeyinde, belki birkaç tugay düzeyinde birlikle bunlara katılmamız gerekeceğini, belki uçuşa yasak bölgeler ihdas etmemiz gerekeceğini, bunları korumamız gerekeceğini söylüyorlar.  Kime karşı, nasıl olacak bilmiyorum ama bu, Türkiye’de artan savunma harcamalarını da getirecek gibi görünüyor. Artan savunma harcamaları olduğu vakit, iktisatçıların ünlü bir formülü vardır: ‘’Tereyağı mı, tank mı üreteceksiniz, buna karar vermeniz gerekir. Kaynakların ona göre dağılımı söz konusu olacaktır.’’ 2019’un sonunda, tank üretimine, tereyağı üretiminden daha fazla önem verecekmişiz gibi gözüküyor. 2020’de bu yola doğru gidersek, bu sosyoekonomik refahtan daha fazla feragat edeceğimiz anlamına da geliyor. Bu tercihler seçmen tarafından ne kadar desteklenecek, onu da göreceğiz. Genellikle bunlar seçmeni pek mutlu eden tercihler değildir. Gerek Suriye’de, gerek Libya’da özellikle askeri zayiat artarsa, bu, Türkiye içerisinde daha da ciddi serzenişlere, endişelere, tepkilere neden olabilecek niteliktedir. Böyle bir dış politika belirsizliği dönemini yaşamaktayız. 

Aynı zamanda, süper devlet ABD ve büyük devletler Rusya ve Çin’le çok taraflı ilginç gelişmeler içerisindeyiz. ABD ile hem bazı açılardan yakınlaşıyormuş gibi gözüküyoruz, hem bazı açılardan da uzaklaşıyormuşuz gibi gözüküyoruz. Özellikle Amerikan Kongre’sinden çok ciddi yaptırım tehditleri geliyor. Muhtemelen bunlar hayata geçecek. Bunun, özellikle Türkiye’yi yönetmekte olan kadrolar için önemli bir bedeli var. Çünkü bu yaptırımlar temel itibariyle onları hedef alıyor. Ama Türkiye’nin genel görüntüsünü ve itibarını da etkileyebilecek, biraz düşürebilecek, dolayısıyla, yurt dışından, özellikle uzun dönemli sermaye girişini olumsuz etkileyecek gelişmeler olarak görülmekte. Bunların hepsi gündemimizde. Bunları birer birer yaşamaya devam edeceğiz. 

Pişirici: 2020 daha iyi olmayacak. 

Kalaycıoğlu: 2020, 2019’un sorunlarının ya derinleşerek sürdüğü, ya da hiç olmazsa, bazılarının yavaş yavaş, istediğimiz ya da istemediğimiz bir şekilde çözülmeye başladığı bir yıl olacak. Özellikle dış politikada, örneğin Suriye’de birtakım çözümler ortaya çıkabilecektir. Ne kadar bizim istediğimiz türden çözümler olacaktır bilmiyorum. Çünkü şu anda YPG ile anlaşmakta olan bir Rusya var karşımızda. ABD’ye YPG konusundaki politikalarımızı kabul ettiremeden, Rusya ile YPG konusunda ters tarafa düşmüş durumdayız. Oradaki aktörlerin sayısına, yani YPG’yi destekleyen ABD’ye, bir de Rusya eklenirse, nasıl başa çıkacağımız bilmiyoruz şu aşamada. Bunları göreceğimiz bir döneme doğru gitmekteyiz. Dolayısıyla, daha derinleşen birtakım sorunlar olacak. Akdeniz’in doğusunda, Avrupa Birliği ile olan sorunların derinleşmesi, oradan gelen bir takım yaptırımlar da var. Esas ticari ilişkilerimiz Avrupa Birliği bölgesi ile. Orayla olan ilişkilerimizin bozulması, Türkiye açısından, dış ticarette de sorunlar ve onun içeriye yansıması türünden ciddi sorunlarla karşılaşmamız anlamını taşıyor. Dolayısıyla önümüzde hem iç politikada, hem dış politikada çok vahim bir sorunlar listesi var. Bunun içerisinde Türkiye bir şekilde bir yere doğru gidiyor. Ama nereye gittiğimiz tam belli değil. 

Pişirici: Yayının başında söylediğim gibi, ikinci bölüm olarak, ‘’Siyasi otorite nasıl ortaya çıkıyor, nasıl oluşuyor’’ konusunu konuşalım. İlk Siyasetname programında ‘’Değerlerin otoriteye dayalı olarak tahsisi, yani dağıtımı, siyaset yapmak’’ demiştik. Peki, bu otorite kim? Ne? Nasıl oluşuyor? Kimin üzerinde nasıl bir otorite kuruyor? Biz bunu niye dinliyoruz? Buna cevap verirken, bir yerinde şuna da cevap verin: Siyasi iktidar ve onun başı ‘’Kanal İstanbul’’ diye ısrar ediyor. Sekiz yıl önce ısrar etmişti bir şey çıkmadı. Sekiz yıl sonra tekrar önümüze getirdi, ısrar ediyor. Bu bir örnek. Genel olarak de şunu sormak istiyorum. Siyasi otorite, böyle bir konuda ısrar ettiği zaman, bu ne anlama gelir? Bundan ne anlamalıyız?

Bu soruyu geriye bırakalım, vaktimiz kalırsa o konuya gireriz. Diğer konuya gelelim. Siyasi otoritenin nereden çıktığını, uzun süre siyasal sistem hakkında düşünen özellikle filozoflar, pek dikkate almamıştır. Temel itibariyle baktıkları, buradaki çeşitliliğin ne şekilde tezahür ettiği, bunu nasıl sınıflandırabilecekleridir. Buna ilk yönelen Aristo’dur. Aristo, bundan 2500 yıl önce, üç değişik tür siyasal otoritenin ortaya çıkabileceğini önermiştir. Bunlardan bir tanesi, yönetimindeki siyasal otoritenin, yani egemen olanın -egemen, bir konuda nihai kararı verebilen demektir- nihai kararı verebilenin tek kişi olduğu, az kişi olduğu, çok kişi olduğu değişik uygulamaların mümkün olduğunu söylemiştir. 

Siyasi otoritenin tek kişi olduğu durumlarda, bunun iki tür sonucu olabileceğini iddia etmiştir. Bir tanesi, tek kişi olup, o kişiye yarar sağlayacak şekilde çalışan bir siyasal sistemin ve uygulamanın olması durumunda, bunun, toplumda yaşayan herkese bir yararı olmayacağını, dolayısıyla, bunun esas itibariyle çoğunluk tarafından arzu edilmeyeceğini ve kabul edilmeyeceğini, desteklenmeyeceğini ve bunun daha çok korkuya dayalı bir şiddet yönetimi olabileceğini ifade etmiştir. Bu tür yönetimlerin, kamunun, çoğunluğun, toplumun, herkesin yararını tesis eden bir uygulamanın ‘’bozulmuş’’ bir biçimi olduğunu ifade etmiştir. Tabii Aristo’nun yazısını, orijinal, Antik Yunan metinlerinden okuyabilmek iyi bir şey olurdu ama benim öyle bir yeteneğim yok. İyi çevirdiğini düşündüğüm Ernest Baker’ın çevirisiyle okuyorum. Baker’ın burada kullandığı İngilizce kavram ‘’perversion.’’ Yani herhangi bir bozulma değil pejmürde bir bozulma, tefessüh etme. Dolayısıyla, bir, tek kişi yönetse de herkesin yararına olan bir yönetim olabilir. İki, tek kişi yönetip, sadece o kişinin ve yakınlarının yararına olan bir yönetim olabilir. Tek kişi yönetip herkesin yararına olan bir yönetime ‘’monarşi’’ diyor. Tek kişi olup, sadece o kişinin ve yakınlarının çıkarına olan, onların yararlandığı ve herkesin kaybettiği bir yönetime ise ‘’tirani’’ diyor. Tirani, zulüm demektir. Arapçası zulümdür. Türkçe’de de zulüm olarak geçer. Bir monarşi var, bir de zulüm. Bunların ikisine de ‘’krallık’’ adını veriyor. 

İkinci tür siyasi otoritenin, az kişinin yönetip, herkesin yararlanabildiği, genel olarak insanların menfaatlerine hizmet eden bir uygulamanın ‘’aristokrasi’ olduğunu, bunun, tefessüh etmiş, bozulmuş, kötüleşmiş biçiminin ise ‘’oligarşi’’ olduğunu söylüyor. Orada azınlık olarak kim yönetiyorsa, o azınlığın, milletten topladığı vergilerin kendileri tarafından kullanılması, millete herhangi bir yarar sağlayacak hiçbir şeyin yapılmaması anlamını taşıdığını belirtiyor. Dolayısıyla, bu yönetim biçiminin, aristokrasinin tefessüh etmiş, bozulmuş, çürümüş ‘’perversion’’ biçimi olarak tarif ediyor. 

Üçüncü tür siyasi otorite ise çok kişinin yönettiği, herkese yarayan -hem çok kişi yönetiyor, belki herkes yönetiyor ve herkes yararlanıyor- yönetim biçimine ‘’politi’’ diyor. Buna zaman zaman ‘’timokrasi’’ dediği de iddia ediliyor. Ernest Baker’ın kitabında ‘’politi’’ olarak geçiyor. Politi aynı zamanda siyasi topluluk demek. Site devletinin topluluğu anlamını taşıyor. Sadece ‘’çoğunluk’’ mu kastediliyor yoksa ‘’herkes” mi? Sonuç olarak, büyük çoğunluğun yönettiği bir rejim. Herkese yararlanıyorsa ‘’politi,’’ sadece o çoğunluğun kendisine yarıyorsa ‘’demokrasi’’ olduğunu söylüyor. Yani ‘’demokrasi’yi, “politi”nin çürümüş, bozulmuş tefessüh etmiş biçimi olarak adlandırıyor. Ama bizler, Aristo’dan sonra, ileriki yıllarda demokrasiyi çok beğenmişiz, öbür kavramlar unutulmuş, onun yerine, ‘’demokrasi’’ kavramı ön plana çıkarılmış. Bu tür bir sınıflama uzun müddet kullanılmıştır.

Aristo’nun Politika isimli kitabında, bunun kaza eseri olarak kurulabileceği, yani köklerinin çok belirgin olmadığı, bir şekilde, bir site devletinin bunlardan birine bir kaza ile dûçâr olacağından bahsediyor. Bunların nasıl geçişken olmaması gerektiği üzerine çeşitli önerilerde bulunuyor. Bu yaklaşım Roma Dönemi’nde çok büyük farklılık göstermemiştir. Ama Roma Dönemi’nde, Antik Yunan’dan sonra, fiili uygulama olarak önemli bir uygulama, “cumhuriyet” ortaya çıkmıştır. Daha önce görülmeyen bir biçimde görülmüştür. 

Esasında, site devletlerinde de “politi” ve “demokrasi”, “monarşi” değil, bir “cumhuriyet” türü uygulamadır. Ama bunun ilk kez, düzgün, karşılaştırmalı bir siyasal düşünce sistemi olarak incelenmesini Niccolò Machiavelli’de görüyoruz. Machiavelli, 16. yüzyıl düşünürü. 16. yüzyılda çeşitli monarşi ve cumhuriyet türlerini inceliyor. Bunlar içerisinde, sanki cumhuriyete daha fazla eğilim gösteriyormuş gibi belirtiyor. Cumhuriyette insanların kendilerini daha güvende, güvende oldukları için de özgür hissedeceklerini söylüyor. Orada insanların sadece fikirleriyle değil ama savaşçı olarak silahlarıyla katıldığı bir uygulama olduğunu, monarşide böyle bir yapının olamayacağını, monarşinin de birkaç değişik şekli olabileceğini, -aslında bunu açıkça ifade etmiyor, bu daha sonra ortaya çıkıyor- yasalara uygun olarak ve yasalardan güç alan bir monarşinin daha güçlü olabileceğini söylüyor.  Burada Fransız monarşisini örnek olarak veriyor. O zaman kurulmuş olan ‘’parliament’’ diye bir şey var. Bugünkü parlamentonun modern şekliyle değil, daha ziyade soyluların bulunduğu bir heyet. Bu heyet içerisinde, karar alma mekanizmalarının hukuka ve yasaya uygun olarak gerçekleştirilebildiğini, buna uygun olarak çalışan bir monarşinin daha güçlü olabileceğini ifade ediyor. Öbürlerinin, daha kolay bir şekilde keyfi yönetim biçimine dönüşebileceğini ve bunun istikrarsız olduğunu söylüyor. Fakat özellikle Fransa’da, halka yeterince güven duymayan ve onun silahlanmasını istemeyen bir krallığın, daha çok misyoner kullandığını, dolayısıyla bunun bir istikrarsızlık nedeni olabileceğini, en iyisi bu olmakla birlikte, monarşinin, en iyi şeklinde bile istikrarsızlığı gideremediğini, insanların özgürlüklerini yeterince sağlayamadığını iddia ediyor. Ama kategorileri çok açık seçik değil. 

Ondan bir dönem sonra, hemen hemen sanayi devriminin başlama aşamasında, Montesquieu, -aslında unvanı ‘’Montesquieu Baronu’’, soyadı Secondat ama bu soyadıyla bilinmiyor, bugün de Montesquieu olarak biliniyor- rejimleri daha belirgin şekilde, birkaç tür siyasal otorite biçimine ayırıyor. Bunlardan bir tanesi “monarşi”. Bunun, belirgin ve yerleşik yasalar uygulayan bir rejim olduğunu söylüyor. O da yine Fransa örneğini veriyor. Bunun bir başka türü var. Orada, belirgin ve iyice oturmuş, yasaları olmayan ve dolayısıyla, kişisel, şahsi yönetime ve keyfi kararlara yönelebilecek olan bir başka rejim daha olabileceğini söylüyor ve buna ‘’despotizm’’ diyor. Despotizm, Osmanlı’da ‘’istibdat’’ olarak çevrilmiştir. Yani “istibdat rejimi”. Onun dışında, Montesquieu, bir de “cumhuriyet” olabileceğini, bunun da iki türlü olabileceğini iddia ediyor. Bir tanesi “aristokrasi”, diğeri de “demokrasi”. Aristo’dan itibaren ilk defa ‘’demokrasi’nin gündeme geldiğini görüyoruz.

Pişirici: Burada demokrasi tefessüh etmiş bir şey değil ama. 

Kalaycıoğlu: Hayır, değil. İnsanların güvende yaşayabilecekleri ve insanların, güveniyle özgürlüğün arasındaki bağın kuvvetli olduğu iddiasında bulunuyor Montesquieu. Demokrasi yapısı özgürlüklerin geliştirdiği bir yapıdır. Temel itibariyle insanlar burada huzur içinde yaşamaktadırlar. Çünkü böyle bir yapıda, güvende oldukları için kendi fikirlerini oluşturabilecek, oluşturdukları fikirleri hayata geçirebilecek durumdadırlar. O nedenle demokrasi, özgürlükle yakından alınması gereken bir rejimdir. Bu tür bir rejimde, insanların kendi mutluluklarını arayıp bulma olasılığı daha fazladır iddiasında bulunuyor. O dönem için önemli iddialar. Tabii burada özgürlüğün sınırları çok tartışılmıştır. Ne derece her istediğimizi yapabileceğiz? Burada da güzel bir benzetmesi var: ‘’Eğer başkalarına zarar verme özgürlüğünüz olursa, başkalarının da size zarar verme özgürlüğü olur’’ diyor. O zaman ilk silaha davrananın diğerlerini öldüreceğini, özgürlüğün değil, güvensizliğin olabileceğini, böyle bir ortamda, herhangi bir siyasal istikrarın olmayacağını ve yönetimin de mümkün olamayacağını iddia ediyor. Güvenliğin olmaması durumunda, yönetim de özgür olmayacaktır. Güvenliğin temin edilebilmesi için gayret edilmesi gerektiğini, kuralların konulması gerektiğini ve bunların ihlal edilmemesinin esas olduğunu, öyle bir ortamda insanların fikirlerini özgürce oluşturup ifade edebileceklerini beyan ediyor. 

Montesquieu’nun ilginç bazı başka iddiaları da var. Daha sonra siyasetin temel yasası olduğu, 18. yüzyıl sonrasında, 19. yüzyıl başında Lord Acton tarafından ileri sürülmüştür. Fakat Montesquieu buna çok yakın gelen bir ifade kullanıyor. ‘’İktidar suistimal edilir, bu kaçınılmazdır. Kime güç verecekseniz, o gücü kötüye kullanacaktır. Onun için, iktidarı, iktidarla dengelemek ve denetlemek mecburiyetindesiniz. Dolayısıyla, çeşitli iktidarlar üreteceksiniz ve bunları birbirlerine karşı denetim için kullanacaksınız. Hükümeti oluşturan güçler -ki bunlar yasama, yürütme ve yargıdır- birbirinden ayrı olmak, güçlü olmak ve birbirini denetlemek mecburiyetindir. Aksi takdirde, ülkeleri istikrarlı bir şekilde ve özgürlüğü garanti edecek bir biçimde yönetemezsiniz’’ diyor. Bu cümleler demokrasi konusuyla ilgili söyledikleri. Ama “aristokrasi”, belirli bir ılımlıkla, bilge kişiler eliyle, gelenekler vs. dikkat ederek, onlara bağlı birtakım kurumlar aracılığıyla yönetilmesi mümkün olabilirse, Aristo’da olduğu gibi genel yarar sağlayabilen ve insanların kendi mutluluklarını arayabileceği bir rejim biçimi olabileceğini fakat bunun yaşamasının güç olduğunu ifade ediyor. Monarşi için ise ‘’monark’’ olarak ifade ettiği yönetici, yani kral, kendine bağlı kurumları tahrip etmeden, kendi iradesinin sınırlandırılması için kurulmuş olan kurumları, bu sınırlandırmayı hakça olarak kabul edip aynen uygulama yoluna giderse, keyfi olarak yönetmeyi tercih etmezse, o zaman, kamu çıkarları için, kamunun yararı için çalışan bir rejim ortaya koyabilirsiniz. Dolayısıyla bu değer dağıtımında, kamunun yararlanacağı birtakım sonuçları doğurabilmek mümkün olacaktır. Ama bunu yapmazsa, keyfi bir yönetim şekli ortaya çıkacaktır. Keyfi yönetim ise hızla yozlaşacaktır. Dolayısıyla iktidarın suistimaline sebep olacak, yoz bir rejimde ise yolsuzluğun çok ciddi boyutlara ulaşması söz konusudur diyor.

Buradan bir adım daha ileri gittiğiniz zaman, “istibdat rejimi” veya “despotik” yönetimden bahsediyor. Tanımını da, ‘’Tek kişinin kendi iradesine ve kaprislerine göre yönetim’’ olarak tarif ediyor. Böyle bir yönetimin ancak korku üzerine yapılabileceğini söylüyor. Temel itibariyle, ‘’İnsanların korkutulması suretiyle itaatinin sağlanması ve buna dayalı olarak, bir kişinin, istediğine, istediği şekliyle ihsan dağıtması üzerinden bir rejim ortaya çıkacaktır. Böyle bir ortamda fikir alışverişi söz konusu değildir. Aynı zamanda, herhangi bir şekilde akla dayalı bir yönetim de söz konusu olamaz çünkü kaprise dayanacaktır. Burada, herhangi bir biçimde adil bir iradenin teşekkül edebileceğini düşünmemiz için bir sebep yoktur.  Dolayısıyla bu, ister istemez yöneticileri daha yavaş hareket etmeye, lagarlığa, tembelliğe yöneltecektir. Aynı zamanda daha az bilgi, daha çok cehaletle yönetime sebep olacaktır. Etkili bir yönetim biçimi ortaya çıkartmayacağı gibi, mülkiyet hakkının ve buna dayalı olarak da ticaretin gelişmesinin mümkün olması söz konusu değildir. Dolayısıyla bu tür rejimler, yoksulluğun yaygın olduğu, iktisadi bakımdan güçlü olmayan rejimler olmak mecburiyetindedir’’ diyor. İlk ayrıntılı tanımlamalar bunlar. 

Demokraside de, bireyler arasındaki eşitliğin nasıl kurulduğuna göre, bir tarafta, halk, her şeyi kendisi yapmaya kalktığında, -buna ‘’aşırı eşitliğin ruhu’’ diyor-  herkes, her şeyi, her an kendisi yapmaya kalkarsa, böyle bir ortamda kurulmuş olan temel rejimler, temel kurumlar -ki orada bahsettiği, Roma’da veya Fransız Parlamentosu’nda olduğu gibi, insanların temsili olarak seçilmiş olduğu bir senatodur- kamu yöneticileri veya yargıçlar hiçbir şekilde çalışamayacaklardır. Dolayısıyla adalet dağıtmak da başka değerleri dağıtmak da zora girecektir’’ diyor. Bu başlı başına bir sorun. Ama bir ikinci sorun daha var. Bireyler kendi çıkarlarını ülke yararının üzerinde hesaplayıp hareket etmeye başladıkları zaman, genel çıkarın ortaya kalktığını göreceklerdir. O zaman yine herkesin yararlandığı bir rejim türünün ortaya çıkması mümkün değildir’’ diyor. Bu da uygulamanın diğer ucu. Yani, bir, herkesin her şeyi yapmaya kalkması, bir de, herkesin, sadece kendi çıkarı peşinde olabildiğince bencil davranmasının gerektirdiği sonuçlar olarak ortaya çıktığını ve bu şekilde çalışmaya kalkan demokrasilerin çalışmayacağını ve çökeceğini iddia ediyor.

Bu görüşler 19. yüzyıl içerisinde birtakım değişikliğe uğradı. Burada çıkmış olan felsefi yaklaşımlar ki bunlardan bir tanesi Marx, bu tür özellikleri bir üst yapı kurumu olarak görüp aslî olmadığını düşünmüş ve bunlar üzerinde durmayı gerekli görmemiştir. Başka yönden, iktisadi açıdan, sınıfsal çıkarlara bakmıştır. Hangi sınıfın çıkarı egemendir ve hangi sınıfın nasıl yönetmek isterse, ona göre bir hukuk düzeni oluşturduğunu, bunu bir ideolojik kalıba soktuğunu, bir inanç sistemi haline getirdiğini ve neden ona itaat edilmesi gerektiğini eğitim, medya, basın yoluyla geniş kitlelere öğreterek, onların o şekilde davranmasını sağlamakta olduğunu iddia etmiştir. Hükümet tipinin o kadar önemli olduğunu vurgulamamıştır. 

İkinci bir sosyolojik gelişme -ki sosyoloji 19. yüzyılda ciddi ölçülerde kuruldu- Weber’in sosyolojisinde ortaya çıkmıştır. Weber, siyasete ilişkin sosyolojik görüşleriyle tanınan biridir. Siyaset sosyolojisi ile ilgili yaklaşımında, bu değişik yapıların nereden çıktığı hakkında bir ipucu aramıştır. Onu da ‘’meşru otorite’’ kavramında bulmuştur. Meşruluk son derece önemlidir. Bunu ilk ifade eden Weber değildir. Daha önce, Ortaçağ’da Saint Augustine tarafından ayrıntılı olarak ifade edilmiştir. Saint Augustine ‘’Tanrı’nın Şehri (City of God)” kitabında, meşruluğun yönetim için temel unsur olduğu iddiasında bulunmuştur. 

Weber, yönetme hakkını elinde bulunduranların, bu hakkı bihakkın elde etmesi için birkaç temel yol olduğunu iddia eder. Bir tanesi geleneklerdir. Bunlar, gelenekleri kullanarak bu hakka sahip olduklarını iddia etmektedirler. Weber’e göre gelenek, ortaya ne zaman çıktığını kimsenin bilmediği kadar eski bir geçmişten beri kaynaklanan uygulamaların aldığı addır. Toplumda en yaşlı üyenin bile, ‘’Bu neden oluştu? Niye böyle bir yönetim var? Neden bu tür bir uygulama yapılıyor”u hatırlamadığı veya bilmediği bir ortamdaki yerleşik bir uygulamadan bahsediyoruz. Bu yerleşik uygulamaya göre, ‘’Bir sınıfın, bir zümrenin, bir bireyin veya bir ailenin, hanedan olarak yönetme hakkının bulunması ve bunun genel kabul görmesi, geleneklere uygun olduğu takdirde, gayet kolay bir şekilde mümkündür’’ diyor. Bunun da iki şekilde olabileceğini iddia ediyor. Bir tanesi merkeziyetçi bir yapıda olabilir. Basit toplumlarda, henüz daha iş bölümünün fazla gelişmemiş olduğu ayrışmamış toplumlarda, patriarkal (ataerkil) veya matriarkal (anaerkil), yani bir erkek aile üyesinin veya bir kadın aile üyesinin nihai kararları vermekte en yetkili olduğu bir yapı biçiminde gelişebileceğini söylüyor. Bunun, daha gelişmiş bir toplumda, işbölümünün arttığı -çünkü tarım gelişmiş, vergilendirme var, bunun için kurumlar kurulması gerekiyor. Geniş bir toprak parçasını yönetiyor. Dolayısıyla, bunların çeşitli yerlere ulaşmasında birtakım adımlar atması, yol yapması, trafiği, yoldaki ulaştırmayı düzenlemesi gibi çeşitli teşkilatlar kurması gerekiyor. O zaman, bu patriarkal yapının patrimonyale dönüştüğünü, daha geliştiğini, memurların ortaya çıktığını, devletin merkezinde -henüz bürokrasi olmasa da,- ayrıntılı bir yapılanmanın söz konusu olduğunu, bu yapılanmanın artık sadece aileden ibaret olmadığını, çeşitli çalışanlardan oluştuğunu ve onların da fonksiyonel olarak sistemin içine katıldığını, belli işlevler gördüklerini, bu işlevlerin belirgin ve tanınmış olduğunu, hepsinin de patriarka veya matriarka hesap verme durumunda olduğu patrimonyal, merkezi bir yönetim. Merkezi olmazsa, o zaman, gücün paylaşılması ve tek bir kişinin nihai güce tek başına sahip olamaması keyfiyeti ortaya çıkıyor. O zaman da ‘’adem-i merkeziyet’’ diye ifade edebileceğimiz bir güç sistemi ortaya çıkıyor. Bu takdirde çok sayıda muktedir var. Onların içerisinde en güçlü olanı kral. Böyle bir yapıda, çeşitli aristokratlar, lordlar ve lordların lordu kral şeklinde bir örgütlenme, bunun da feodal bir yapı olarak ortaya çıkabileceğini iddia ediyor. Bu yönetimlerin hepsi geleneksel yönetimler. 

Bunun dışında, geleneklerin artık bağlayıcı olarak fazla önem arz etmediği veya insanları artık etkilemediği, geniş kitlelerde bunlar hakkında şüpheler doğduğu bir ortamda, modern çağda, daha çok, akla ve yasalara dayalı bir yönetim biçiminin egemen olacağını söylüyor. Türkçesini “yasal-ussal” olarak çevirdik. Yani “kanuni ve aklî yönetim”. Yasalara dayanan, onların usa vurmak suretiyle uygulandığı, herkesin anlayabileceği ve ona göre hesap yapabileceği, ona göre haklarının, özgürlüklerinin ve aynı zamanda görevlerinin olabileceği, buna göre reaksiyonda bulunabileceği yapılar. 

Bu ikisinin dışında, bir de olağanüstü dönemlerde ortaya çıkan, bir liderin şahsi özellikleri olarak düşünülen, -Weber’in gözünde, kendisinin bu niteliklere sahip olup olmaması önemli bir şey değil- o liderin, halk gözünde olağanüstü birtakım yetenekleri olduğu, vizyonu olduğu, başkalarının göremediğini, düşünemediğini düşünebildiği ve onlar hakkında topluma önderlik edebildiği bir yönetim biçiminin çıkabileceği -örneğin peygamberlerin bu nitelikte olduğunu iddia ediyor- ‘’karizmatik otorite’’ dediği üçüncü bir tür var. Bunların her birinin, kendisinin farklı adalet, hakkaniyet ve geçerlilik iddiası var. Bu iddialar onların meşruiyetini sağlıyor. 

Pişirici: Süremiz çok azaldı. Bunu şimdilik burada sonlandıralım. Üçüncü programda bu otorite biçimlerini değerlendirmeye devam edelim. Bir soru sormuştum. Bunlardan bağımsız olarak tekrarlıyorum: Bir siyasi otorite, bir konuda ısrar ettiği zaman, bundan ne anlamalıyız?

Kalaycıoğlu: Burada tanımlamış olduğumuz meşru uygulamaları ne ölçüde zedeliyor veya onlara ne ölçüde uygun davranıyor, bunu anlamamız gerekiyor. Eğer yapılanlar meşru olarak görülmezse, -örneğin, 31 Mart seçimlerinin İstanbul’daki iptali meşru olarak algılanmadı. Sonucu gördünüz- aynı tür bir sonuç ortaya çıkacaktır. Buradaki meşruiyet algısı önemli. Yani, Türkiye’yi yönetmekte olan koalisyon hükümetinin, bizlere, İstanbul’da yahut Türkiye’de yaşayanlara sormadan, özellikle çok ciddi ölçüde mali külfet getirecek bir projeyi başlatma, sürdürme ve böyle bir yükümlülüğü hepimizin sırtına yükleme hakkı var mıdır, yok mudur? Olayın püf noktası esas itibariyle budur. Bu, halkın gözünde nasıl algılanacaktır? Halk böyle bir girişime onay verecek midir, vermeyecek midir diye bakarsanız, bu proje için bahsedilen rakam 75 milyar dolar, bunu herhalde birkaç kuşak ödeyecek. ‘’Birkaç kuşağı böyle bir yükümlülük altına sokmaya hakkımız var mı, yok mu’’ diye insanlar oturup düşüneceklerdir. Ona göre verecekleri tepki bunun belirleyicisi olacaktır. 

Pişirici: Hocam, çok teşekkür ediyorum. İkinci programın sonuna geldik. Her ne kadar, ‘’2019’un belirsizliği, 2020’ye de taşınacak’’ yorumunu yapmış olsanız da, size şimdiden mutlu bir yeni yıl diliyorum.

Kalaycıoğlu: Ben de aynı şekilde bizi dinleyenlerin yeni yılını kutluyorum. Onlara esenlik ve huzur getirecek mutlu bir yeni yıl diliyorum. Dilemek serbest. 

Pişirici: İkinci programın sonuna geldik. Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ile Siyasetname’de hocama sunduğum yeni yıl dileklerimi sizler için de tekrarlamak isterim. 2020 yılının, neşe, huzur, mutluluk, sağlık ve umut getirmesini dilerim. Ocak ayında Siyasetname’nin üçüncü bölümünde görüşmek üzere. İyi günler efendim. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus