Fehim Taştekin & Işın Eliçin ile Puslu Kıtalar (1): ABD’de George Floyd protestoları

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Gazeteciler Fehim Taştekin ve Işın Eliçin, her hafta salı akşamı gündemde öne çıkan olayları ve çeşitli veçheleriyle Türkiye’nin dış politikasını konuşacakları Puslu Kıtalar adlı bu programın ilk bölümünde, ABD’nin Minneapolis kentinde 25 Mayıs günü George Floyd adlı siyah vatandaşın gözaltına alınırken polis tarafından boğularak öldürülmesi ardından yaşanan olayları ele aldılar.

Puslu Kıtalar programı, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Derneği Türkiye Temsilciliği’nin katkıları ile hazırlanmıştır.

Işın Eliçin & Fehim Taştekin

Yayın metni:

(Video kurgu ve transkripsiyon: Akanda Taştekin)

PUSLU KITALAR BİRİNCİ BÖLÜM

ABD’de George Floyd Protestoları

IŞIN ELİÇİN: Merhaba sevgili izleyiciler, bu akşamdan itibaren her hafta Salı akşamı gazeteci Fehim Taştekin ile beraber dünyadaki öne çıkan gelişmeleri ve çeşitli veçheleriyle Türk dış politikasını yorumlayacağız.

FEHİM TAŞTEKİN: Merhaba. Uzun zamandan sonra tekrar Işın ile birlikte bir program yapıyoruz. İzleyenler hatırlayacak, İMC Televizyonu kapatılıncaya kadar ‘Sınırsız’ adıyla bir program yapıyorduk. Epeyce mesaj almıştık, “Keşke bu program devam etse” diye. Fakat maalesef Türk televizyonlarının çoğu artık bize kapalı. Biz bu mecrada yeniden ‘Puslu Kıtalar’ ile birlikte olacağız.

IŞIN ELİÇİN: Bu programın adını, ‘Puslu Kıtalar’ı Fehim önerdi ve ben hem çok sevinerek hem de çok severek kabul ettim. İki sebebi var: Birincisi, biliyorsunuz bir atasözü var “Kurtlar puslu havayı sever” diye. İçinde yaşadığımız dünya biraz bu atasözünde ima edilene benziyor. Maruz kaldığımız enformasyon bombardımanı da belki bizim bu yayınla biraz dağılır ve sisi açıklığa kavuştururuz gibi naçizane bir iddiamız var. İkinci olarak elbette İhsan Oktay Anar’ın benim yıllar önce okuduğum 1995 tarihli ilk romanı ‘Puslu Kıtalar Atlası’nı da anıştırıyor bu isim. Okuyanlar bilir, aslında biz de bu programda oradaki gibi dünyanın atlasını çizmeye çalışacağız.

FEHİM TAŞTEKİN: Coğrafyamız çok belirsiz, sürekli değişken. Tahminde bulunmanın çok zor olduğu süreçler yaşıyoruz. Biz bu belirsizliği biraz anıştırsın diye bu ismi tercih ettik. Çevremizdeki, özellikle Orta Doğu’daki olaylar bizi çok ilgilendiriyor. Bunları konuşacağız, gözlemlerimizi aktarmaya ve bir şekilde anlamlandırmaya çalışacağız, çok büyük laflar etmeden. Hep söylüyoruz, büyük laflar bu coğrafyada insanı utandırır. Bu yüzden her zamanki gibi yavaş yavaş, mütevazı adımlarla bakacağız meselelere.

IŞIN ELİÇİN: O zaman hemen konuya girelim. Bu hafta konumuzu kaçınılmaz olarak ABD’deki olaylar. Hem haber peşinde koştuğumuz ve haberci olduğumuz için hem de dünya gündemini belirler hale geldiği için ABD’deki gelişmeleri konuşmak istiyoruz. George Floyd adlı siyah vatandaşın bir polis tarafından kamera önünde boğularak öldürülmesinin ardından yaşanan protestoları konuşacağız. Öncelikle elimizde konuşmak istediğimiz başlıkların hepsini içeren küçük bir videomuz var. ABD’den bir ses bu. Amerika’da ne oluyor, neden oluyor, protestoların içinden bu sesi dinleyeceğiz şimdi.

IŞIN ELİÇİN: Evet, konuşan kişi 2012’de Florida’da Trayvon Martin adlı siyah bir gencin öldürülmesi ve failinin cezasız kalması üzerine izleyen sene sosyal medyada bir hashtag (etiket) ile başlayan ve bugüne kadar devam eden, bugünkü protestolara da öncülük eden ‘Siyahların Yaşamı Değerlidir’ hareketinin içinden bir isim. Aynı zamanda 2017’de Donald Trump’ın yemin etmesinin hemen ertesinde, göreve başladığı ilk günde muazzam bir kadınlar yürüyüşü düzenlenmişti. O yürüyüşü organize eden isimlerden biri feminist aktivist Tamika Mallory’di. Fehim sözü sana bırakayım, buradan artık girelim konumuza.

FEHİM TAŞTEKİN: Amerika’da birkaç yılda bir bu tür ırkçı polis şiddetine karşı isyan dalgası yaşanıyor. Tekrar eden bir durum. Fakat bu sefer çok farklı oldu. “Nefes alamıyorum” sözüyle bir anda herkese dokunan bir manzara ve sonuç ortaya çıktı. Bu, birazcık altta kalanların da nefes alamamasını değinen bir durum. O yüzden çok büyük bir infial yarattı. Amerika’da 140’ın üzerinde şehirde gösteriler patlak verdi. Elbette bunun sosyolojik ve siyasal bir altyapısı var. Trump dönemindeki ırkçı yükselişe denk gelen yanları var. Kuşkusuz çok tartışılıyor, konuşuluyor. Özellikle Minnieapolis’teki durum önemli. Niye burada patlak verdi? Buradaki siyahların, Hispaniklerin durumu nedir? Biz de bugün bunları dillendirelim istiyoruz.

IŞIN ELİÇİN: O zaman Minneapolis’ten başlayalım istersen. Ben küçük bir girizgâh yapayım, sende de bilgiler var. Minneapolis küçük ölçekli bir kent. Minnesota eyaletinin içinde bir kent. Minnesota 5 milyon 600 bin nüfuslu bir eyalet. Kanada sınırı yakınında. ‘İlerici’ olarak geçiyor. İlerici olarak geçmesi belediye başkanı Demokrat olduğu için mi acaba diyorum… Başka veçheleri de vardır ama. Eyalete baktığımızda siyahlarla Hispanikleri de içine katan bir nüfus sayımı gördüm, birlikte %20 oranında bir nüfus. Kendilerini beyaz olarak addedenler ya da nüfus sayımında kendilerini beyaz olarak işaretleyenlerin oranı da %80. Amerika’da bu oranlar biraz daha farklı. Böyle bir bilgiyle gireyim, nasıl bir kent sen anlat Fehim.

FEHİM TAŞTEKİN:  Minneapolis’teki durum ile diğer kentlerde tablo aşağı yukarı aynı. Ama senin de bahsettiğin gibi burası hoşgörüsüyle ya da liberal tarafıyla bilindiği biliniyor. Ancak siyahlar açısından tablo çok da farklı değil. Çok enteresan ve çarpıcı bilgiler var. Mesela Census Bureau’nun rakamlarına göre 2018’de siyahların yıllık geliri ortalama 36 bin dolar, bir beyaz ailenin geliri ise 83 bin dolar. Aradaki fark 47 bin. Bu çok önemli. Fırsat eşitsizliği ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin siyahlar üzerindeki baskıyı ne kadar arttırdığını görüyoruz. Ev sahibi olma açısından da çok ilginç bir tablo var. Siyahların %25’i kendi evinde otururken bu oran beyazlarda %76. Bu mülkiyet mevzusu çok enteresan. Tam da bu olaylara tepki veren Trump’ın çıkış noktasındaki hassasiyeti de gösteriyor. Ancak bu eyalette enteresan bir yasal durum, 1968 öncesinde beyazlara ait gayrimenkullerin Caucassian (beyaz) kanı taşımayanlara satılamayacağı, devredilemeyeceği, kiralanamayacağı ya da buralarda beyaz olmayanların oturamayacağına dair yasak var. 58 yıl öncesine kadar işlemiş bir yasak. Bu kaldırılmış ancak buradaki mülkiyet eşitsizliği, konut eşitsizliği, şehirlerde çok kötü yerlere hapsedilmişlik birazcık da bu tarihsel arka plâna dayanıyor. Başka bir çarpıcı veri daha var. Minnesota’da Minneapolis’in ikizi St. Paul’deki otoyolu 1950-60 arasında yapılıyor ve her 8 siyahtan birinin evi ya da iş yeri bu yolun altında kalıyor. Bu insanlar yeniden kolay kolay iş ve evlerini kuramıyorlar. Bu mülk mevzusu ile ilgili bunların hatırlanması gerektiğini düşünüyorum. İşsizlik oranı da hakeza eşitsizliği net olarak ortaya koyuyor. Beyazlarda % 4, siyahlarda % 10 oranında. Korona sırasında da işsizlik özellikle siyahların daha fazla mağdur olduğu bir durum. Çok fazla insan işten çıkarıldı. Rakamları bilmiyoruz ama ABD genelinde 40 milyona yakın işsizlikten bahsediyoruz. Siyasal durum ayrıca önemli. Trump döneminde özellikle yerel sağcı siyasetçilerin Somali asıllı vatandaşlara, Hispaniklere yönelik ciddi ırkçı söylem geliştirdikleri aktarılıyor. Şöyle bir durum da var elbette; Somali asıllı Ilhan Omar temsilciler meclisine buradan seçildi. Bu da önemli bir mücadele. Çok da etkili bir isim. Ancak bu başarı, ırkçılık sorununu hafifletmiyor.

IŞIN ELİÇİN: Evet, ABD’de en çok Somali’den göçmen kabul edilen eyalet Minnesota’ymış. 52 bin nüfusları. Senin de söylediğin gibi Ilhan Omar da bu eyaleti temsilen kongreye seçilmişti ama şimdi sen söyleyince hatırladım, ABD Başkanı Donald Trump, Ilhan Omar’la birlikte Alexandria Ocasio-Cortez’i, o da Hispanik biliyorsun, Filistin asıllı Rashida Tlaib’i ve yine siyah olan Ayanna Pressley’i hedef alan saldırılarda bulunmuştu. Bu dört kadın öne çıkmış ve kongreye yeni girmişlerdi. Trump, “Geldikleri ülkelere gitsinler”, “Benim göçmen politikalarımı eleştireceklerine gitsinler kendi ülkelerini düzeltsinler” gibi laflar söylemişti. Irkçı saldırılarda bulunmuştu. Bu anlamda hatırlattığın iyi oldu. Şunu da söylemek lazım, ben olayın videosunu izlediğimizde – ölümü hepimiz izlemek durumunda kaldık tabii, o 8 dakikayı aşkın süreci – orada polisin kameralara bakıyor. Orada insanların “Yapma, etme, bırak” demesine rağmen, kurbanın bir şeyler demesine rağmen, kameralar olmasına rağmen, diğer arkadaşlarının da bundan hiç rahatsız olmadan bunu yapabilmelerini cezasızlık meselesine bağlamıştım. Başlarına bir şey geleceğini düşünmüyorlar ki, sen başta hatırlattın, ABD’de boynuna basıyorlar, ayakta başka türlü kelepçeliyorlar, herhalde hareket edemesin diye, nefes almasını engelliyorlar, o da diziyle çok daha sert bir şekilde bunu yapıyor ama hiçbir tedirginlik duymayabiliyorlar. Demek ki ceza almayacaklarına, başlarına bir şey gelmeyeceğine güvenebiliyorlar. Belki biraz cezasızlıktan konuşabiliriz.

FEHİM TAŞTEKİN: Evet bu çok önemli. Bir de şiddetin boyutu ve sonuçları da çok çarpıcı. Çünkü Amerika’da yılda yaklaşık 1000 kişi polis şiddetinde ölüyor. Polisin bu kadar rahat öldürmesinde kuşkusuz dokunulmazlık çok ciddi belirleyici. Bu yeni değil. Ama Trump döneminde polislerin yargılandığı davalarda polislerin daha fazla haklı çıktığına dair birtakım veriler var. Mesela 2 yıl öncesine kadar polislerin az kusurlu ya da suçsuz bulunduğu oran % 44, şimdi bu oran % 57’ye çıkmış. Bir dokunulmazlık var ama bu bugünün sorunu değil. Daha önce de çok tartışılan bir şey. Mesela şimdi Trump’ın sözünü ettiği bir laf var ya “Yağma başlarsa ateş başlar” diye, bu polis dokunulmazlığında temel teşkil etmiş bir çıkıştır. Ve bu 1967’de Miami polis şefi tarafından söylenmiş bir laf. 1967’de sivil haklar mücadelesi sırasında polisin üç mahalleyi basmasının ardından olay yüksek mahkemeye intikal ediyor. Polisin “Yağma başlarsa ateş başlar” sözü yüksek mahkemede ‘nitelikli dokunulmazlık’ kriterine dönüşüyor. Şimdi, Trump birden bire bu sözü söylerken hem mülkün korunmasını mutlak öncelik haline getiren kapitalist yaklaşımı tekrarlıyor hem de mülke dair herhangi bir saldırıya karşın hiçbir sınır tanımayan, katalog suçlardaki tanımların ötesine geçen bir infaz emri ihdas ediyor, fiili bir durum yaratıyor: Yani öldürme yetkisi tanıyor. Ve işlenen suçu da ‘nitelikli dokunulmazlık’ kapsamına alıyorlar. Daha sonra benzer bir yüksek mahkeme yorumu var. Bu da Missisipi’de oluyor, polis şiddeti için ‘iyi niyet’ ve ‘muhtemel sebep’ kılıfını uyduruyorlar. Bizdeki makul şüpheye benzeyen bir yaklaşım. Bu 1967’den beri polis şiddetinin aklandığı ve cezasız bırakıldığı yasal süreçlerin nasıl işlediğini gösterme açısından önemli. Bir de Amerikan film ve dizilerine de yansıyan bir durum var; polisin kayrıldığı, polis sendikalarının mahkeme süreçlerinde tehditkar bir şekilde etkili olduğu, savcıların fazlasıyla korkak davrandığı başka bir yapı var. Bu da polis şiddetinin neredeyse kurumsal hâle gelmesinde etkili. Bunlar bugün yine karşımıza çıkıyor. Göstericilerin üzerine araçlarla yürümeleri, göstericileri çekip atmaları, vurmaları, nişan alarak gaz atmaları, gazetecileri hedef almaları, bunun arkasında bir dokunulmazlık olduğunu gösteriyor. Başka türlü izah etmek mümkün değil.

IŞIN ELİÇİN: Ben şunları söylemek isterim. İki ucu var: Bir tanesi korundukları ya da ceza almayacaklarına, başlarına bir şey gelmeyeceğine güvendikleri ve hatta şiddet uygulamaya teşvik edildikleri anlamında bir arka plân var. Minneapolis’te daha önce 2014’te buna benzer bir vaka olmuş. Benzer şekilde polisin öldürdüğü bir siyah vatandaşla ilgili olarak olaylar çıkmış. Arkasından polis şefi bir sene sonra değişmiş. Şimdiki belediye başkanının değişmesini sağlayan da bu olaylar deniyor, geriye dönüp baktığında. Minneapolis Emniyet Müdürü siyah. Böyle bir değişiklik olmuş mesela. Fakat senin de bahsettiğin gibi polis sendikasının başındaki kişi Müslüman karşıtlığı tavırlarıyla ve açıklamalarıyla bilinen, deri ceketinde ‘beyaz güç’ yazan bir kişiymiş. Ayrıca çok kemikleşmiş birtakım yapılar var ve polislerin o yapılarına da her zaman müdahale edilemeyebiliyor. Daha doğrusu, tabii müdahale edilir istenirse ama onları koruyacak zırhları da var, direkt politik değişiklikleri engelleyebilecek olumlu ya da olumsuz tarafları da olabilir duruma göre. Böyle bir kemikleşmiş yapı var. İkinci olarak bu şiddeti uygulamanın şöyle bir mantığı olduğunu deneyimliyoruz, Türkiye’den de biliyoruz: Göstericilerin barışçıl olması, onların haklarını ve seslerini duyurmasını, kamuoyunda olaylara ilgilisi uzak olan, siyahlara çok sıcak bakmayan kişileri de kendi içine alabilir. Ama şiddet olayları olduğunda ve bu körüklendiğinde, ekranlarda aranan hak ve yapılan haksızlıklar değil de işin sadece şiddet boyutu gösterildiğinde, kamuoyu, ülkede zaten var olan kutuplaşmayla birlikte daha da çok kutuplaşıyor. Polisin şiddet uygulaması da göstericilerin kendilerini savunmaları anlamında şiddetle karşılık vermelerine neden oluyor. Normal koşullarda biz toplumsal olayda polis ne yapar diye bilirdik, eskiden öyleydi, şimdi pek uygulanmıyor ama… Toplum polisi farklıdır zaten,  toplumsal olaylara bakan polis farklıdır ve onların liderleri o kitlenin ruhunu anlar. O kitleyi de korumaktır görevi, bunun bilincindedir zaten. Barışçıl bir şekilde kendilerini ifade edecekleri ortamı yaratmakla görevlidir. Dolayısıyla o insanlarla gerekirse diyalog kurar. O atmosfer çok yüksekse onu düşürmeye çalışır. Ama şiddet uygularsanız tabii durum değişiyor. Nitekim bugünün polisleri artık, nasıl diyeyim, Amerika’da gördük örneklerini, hiçbir provokasyon olmadan gaz atabiliyor, göstericilerin üzerlerine araba sürebiliyor. İkincisi zaten sahneye girişleri çok acayip. Zırhları var, kalkanları var. Asker çağırıyorlar, onlar özel araçlarla geliyor. Kimi zaman otomatik silahları oluyor. Bunlar da kitleyle diyalog kurmak ve onları korumak için oraya giden insanlar hissi vermiyor. Oraya ezmek ve onları bastırmak için gidenler hissi veriyor. Ne dersin?

FEHİM TAŞTEKİN: Tabii şiddetin teşvik edilmemesi ve bu konuya dikkat edilmesi çok önemli bir ilke. Şiddeti savunan herhangi pozisyonda olamayız. Ama toplumu ve öfkeyi anlamak zorundayız. Eğer ses duyulmuyorsa isyan başlar, Martin Luther King’in dediği gibi: “İsyan sesi duyulmayanların dilidir.” Bu kadar baskılanmış, bu kadar hakları gasp edilmiş, sesleri duyulmamış insanlar başka şeyler yapacaktır. Bunu anlamak durumundayız. Ama diğer türlü baktığımız zaman muktedirler, iktidar sahipleri elbette bu sesi bastırmak ve bu sese kulak vermemek için şiddet görüntülerine odaklanmamızı isteyecekler. Dünyanın her yerinde bu yapılıyor. Türkiye’de de, Fransa’da da yapıldı. Trump da yapıyor. Çok tehlikeli bir şey. Şiddetin polis tekelinde olmasını tahrik edici bir üslupla teşvik ediyor ve anlatıyor. ‘Vur’ emri bir anlamda… Polisin görevi suçu önlemek, suç işleyeni gözaltına almak; tutuklanmasını ve mahkemede cezası neyse çekilmesini sağlamak. Ama Trump “Yağma varsa silahlar konuşur” diyor, bu infaz emridir. Bu aslında faşizmin özünde vardır. Bu İtalya’da faşizm döneminde, 1920’lerde, özellikle Turin’de konuşulan bir şey. Mülkiyete dokunduğunda bir hak talebinin nasıl terörize edilebileceğini, nasıl cezalandırılabileceğini gösteriyor bu olaylar. Bunu yıllar sonra Trump tekrarlıyor. 1967’de siyahların hak mücadelesinde, hafızalarında yeri olan bir sözü aktararak yapıyor. Hiç de masum değil. Tabii bu şiddet mevzusunu konuşuyoruz, tartışıyoruz, her seferinde gösterilerin nasıl terörize edildiğini. Paris’te Sarı Yelekliler gösteri yaparken şöyle bir tecrübe yaşadım: Zafer Takı’nın olduğu meydandaydım. Meydana açılan bütün yollar polis tarafından kapatılmıştı. Büyük bir kafesin içine alınmış gibiydi, kalabalık hiçbir yere gidemiyordu. Ve polis tüm taraflardan dairenin içine gaz bombası atıyordu. Nefes almak mümkün değildi. Ben olayların tam ortasındaydım. Nereye gidersen polis önüne gaz bombası atıyor. Sonra kalabalığın içine iki polis aracı süratle daldı. Ezerek daldı. Oradaki insanlar ellerine ne geçerse polis araçlarına atmaya başladılar. Ardından çok sayıda olay yaşandı, insanlar gözlerini kaybetti. Fransız medyası ise özellikle hükümete yakın olanları, akşama kadar yanan araçları, yağmalanan dükkânları gösterdi. Bütün dertleri Sarı Yelekliler’e olan desteğin %50’nin altına çekilmesiydi. O zaman paçayı kurtardık diyeceklerdi. Tüm dertleri buydu ve bunun için çok uğraştılar. Aynı şeyi Amerika’da da görüyoruz. İnsanların öfkesini anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar. Niye bu kadar büyük bir öfke var? Buna kafa yormuyorlar. Aklı başındaki Amerikalıların verdiği mesajlarda şunu görüyoruz: Bizi anlayın, çözüm üretin, önlem alın. Floyd’u öldüren polis, bu öfke olmasaydı tutuklanmayacaktı. Bunu net olarak öngörüyoruz. Daha önce polis şiddetinden dolayı haklarında dava açılanların ezici çoğunluğu suçlama olmadan bırakıldı. Davalar kapatıldı. Sadece birkaç tanesi cezai müeyyideyle sonuçlandı, eğer kameralarla tespit edilmişse, suçüstü yapılmışsa, toplumsal bir öfke varsa. Bunlardan birkaçına da tazminat verilerek kapatıldı. En azından ırkçılığın yükselişe geçtiği bu dönemde çok köklü politikalar gerekiyor. Verilen mücadelelere rağmen yıllar sonra siyahların hale bu haldeyse, korkunç eşitsizlikler içerisindeyse nedenlerinin sorgulanması gerekiyor. Ama bu iktidarların işine gelmiyor. Bunun yerine Antifa’yı doğrudan Trump terör örgütü ilan etti. Bu bir örgüt bile değil sonuç itibarıyla. Sosyal bir tepki biçimi ve bir lideri yok. Trump’ın kullandığı dil seçime yönelik. Israrla ‘radikal sol’ diyor. Radikal sol nedir, kimdir? Bunu bu şekilde basit kategorize edebileceği bir tablo var mı? Yok tabii ki. Sıradan insanlar yürüyor. Sadece siyahlar da değil. Beyazlar da siyahlarla birlikte yürüyor. Hispanikler de yürüyor. Herkes var, Araplar, Afrika kökenliler. Hepsi birlikte yürüyor ve birlikte bu haksızlığa ve adaletsizliğe karşı çıkıyor. Bunu anlama çabasının olmaması Amerika’da bu olayın kangren şekilde devam edeceğini, tekrarlanacağını, yeniden öfke patlamalarına yol açacağını gösteriyor. Bu korona zamanında fazlasıyla mağdur oldular. Haklarını kaybediyorlar. Şu tepki insanlara dokunuyor, bana dokunuyor, “Bize her yerde çöp muamelesi yapıyorlar” diyorlar. Bu çok önemli bir öfke. Bunu ortadan kaldıracak herhangi bir politika geliştirmeden, sadece aşırı sağı besleyen ve ırkların üstünlüğüne inanan klasik söylemi oya çevirecek bir yaklaşım sergiliyor Trump. Bu olduğu sürece öfke devam edecek ve yarın başka bir nedenle yeniden patlak verecek.

IŞIN ELİÇİN: Irkçılığı, içkin ırkçılığı –bunu da bu şekilde söylemeli – körükleyerek ve kutuplaşmayı arttırarak kendi tarafını konsolide etmeye bakıyor. Liderler genellikle bunu yapıyorlar. ‘Topluma içkin ırkçılığı’ şunun için söyledim, karar vermiştik eğer programda Türk dış politikasıyla ilgili olmayan dünyadan bir konuyu anlatacaksak iğneyi de kendimize batıracaktık sonunda. Ben şunu söylemek istiyorum, Bekir Ağırdır, Konda Şirketi’nin yöneticisi de söylemiş, ben de başka bir iki ankette benzer rakamlarla karşılaşmıştım. Mesela soruyorlarmış “Herkes kendi kimliğini özgürce yaşayabilsin mi” diye anketlerde, %80’ler oranında cevap “Evet, yaşasın” iken Kürtler, Aleviler olduğunda sayılar aşağı çekiliyor. Dolayısıyla Amerikan toplumunda da beyazların sahip oldukları ayrıcalıkları sorgulamaları gerekiyor. Bir kısmı hiç sorgulamayacaktır. Onun üzerine kurulu bir düzen var zaten, birilerinin aşağıda olması gerekiyor. Ama o toplumda da yaygın bir ayrımcılık var ve bundan beslenen kitleler var. Bunlar genellikle beyazlar. En altta göçmenler, Hispanikler, siyahlar. Hele Müslüman siyahlar. Şimdi Minnesota dendiğinde orada da öyle bir sorun var. Benim okuduğum yazılarda Minnesotalı Somaliler sadece siyah oldukları için değil Müslüman oldukları için de ayrım görüyorlarmış. Ama Arap Müslümanlardan da ayrımcılık görüyorlarmış çünkü onlar da beyaz ve Somalileri siyah oldukları için kendi kimliklerinde görmek istemiyorlarmış.

FEHİM TAŞTEKİN: Irkçılık bir şekilde form değiştiriyor, kendini güncelliyor. Artık Müslüman kimliği de bunun yanında farklı bir tartışma unsuru olarak devreye giderek. Yayında, seste bir problem var Işın. Söylediklerini duyamadım, duymakta zorluk çektim.  Bazen kopukluk oldu benim açımdan. Takipte zorlandım. Bir şey daha eklemek istiyorum. Konuşmalardan birinde birisi şöyle diyordu: “Benim ninem sokaklarda, gösterilerde yürüyordu. Onun dedesi ise frengi hastalığına karşı deneylerde kobay olarak kullanıldı. Onun dedesi ise tamamen köleydi.” Şimdi köleliğin yeni formlarla devam ettiği bir durum var. İnsanlar bunu hissediyorlar ve bunu her gün yaşıyorlar. Gösterdiğimiz videodaki konuşmada da aynı öfkeyi görüyoruz. Amerikan sisteminin köklü bir şekilde demokrasiye dair, hukukun üstünlüğüne dair, güçler ayrılığına dair çok önemli özellikleri var. Fakat bunlara rağmen 300-400 yıllık sorun köklü bir şekilde hâlâ varlığını sürdürüyor. Müslümanlar kimlik olarak yeni girdi. Maalesef dünya bunu görüyor. Bir de bunun üzerine Amerikan üstünlüğü, liderliği, rehberliği diye bir efsanemiz var. Yarın bir de buna maruz kalmaya devam edeceğiz. Hegemonyanın demokrasi satan, insan hakları karnesi dağıtan bir dili var. Herkes kendi bahçesine önce bir bakmalı. Bizde de maalesef kendi kötülüklerini, kendi kötü sicilini başkalarının günahıyla örtmeye çalışan bir alışkanlık var. Bu açıdan Amerika’yı eleştirirken kendi evimizdeki berbat işlerin hiçbir şekilde mazeretinin olmadığını ve olamayacağını da tekrar vurgulamamız gerekiyor.

IŞIN ELİÇİN: Evet, burada konuştuklarımızın hiçbirinden ari bir ülkede yaşamıyoruz. Polis şiddeti, orantısız güç kullanımı, polisin cezasızlık kültürü, bunların hepsi Türkiye’de de var. Irkçılık da farklı veçheleriyle kendini gösteriyor, bunun yakın zamandan örnekleri de var. Çok haklısın. Bitirirken belki bir şeyler söylemek istersin İran ve Çin’le ilgili. Senin de sözünü ettiğin gibi ABD yıllarca ülkelere insan haklarını uygulamadıkları konusunda ders verdi. Liderlerin altını çizdiği konu oydu. İnsan hakları konusunda insanlara ders verir ve kendisindeki uygulamalarla sicilini iyi göstermeye çalışırdı. Artık bunu yapamıyor. İran da Çin de epey yükleniyorlar vatandaşlarınıza şiddet uygulamayın, kötü davranmayın diye. Çin’de Hong Kong meselesi var, İran’da ayrı bir kavga var, İran’daki gösterilerin bastırılmasına Amerika müdahale etmişti. Ne dersin?

FEHİM TAŞTEKİN: Türkiye örneğini verdim ama elbette küresel düzeyde Amerika’nın cephe açtığı iki önemli ülke var: İran ve Çin. Onlar da bu durumda Amerika’ya insan hakları ve insanlık dersi vermeye çalışıyorlar. Her iki ülkenin de kendi içinde ciddi sorunları var. Amerika’nın istikrarsızlığı arttıracak müdahaleleri başta Irak, Afganistan, Libya ve son olarak Suriye olmak üzere ciddi yıkımlar bıraktı. Amerika’nın başka ülkelere büyüklük taslayan politikaları, herkesin bildiği şey, tekrar etmeye gerek yok. Ancak bu meseleyi iç politikada malzemeye dönüştürmenin de kimseye faydası yok. İran’ın, Çin’in kendi iç sorunları çok büyük. Elbette onlar fırsat buldular ve Amerika’yı iğnelemeye devam edecekler. Bu Amerika’nın 24 saat yaptığı bir şey, bu anlamda onlar da bir seferlik yapıyorlar. Bu meseleler samimi şekilde ele alınmak zorunda. Bize düşen ırkçılığa, faşizme, ayrımcılığa, özgürlük düşmanlarına karşı mücadele etmek ve bunu büyütmek. Bugün biz kendi ülkemizde işkence videolarının gururla servis edildiği günlerden geçiyoruz. Kafa kesme görüntülerinin gururla çekildiği günler. Amerika’ya baktığımızda şiddet konuşuluyor ve tartışılıyor bütün televizyonlarda. Biz kendi içimizde olanları konuşup tartışamıyoruz bile. Önce kendi gözümüzün önüne bakmak zorundayız.

IŞIN ELİÇİN: Fehim teşekkürler, sevgili izleyiciler sizlere de teşekkür ediyoruz. Bu ilk yayınımız olduğu için biraz normalden daha uzun gittik. Umarım gelecek hafta yeniden karşınızda olacağız, siz de bizi izlemek için ekran karşısında olursunuz diyelim. Bir başka konuyla, bir başka gündemle. Belki Amerika devam eder Fehim ne diyorsun? Hep Amerika da konuşmayalım ama.

FEHİM TAŞTEKİN: Evet aslında Libya’yı konuşacaktık ama Amerika nasipmiş. Dünya dönüyor… Haftaya tekrar güncel bir konuyu tartışıp konuşacağız. Çok teşekkür ederiz. Görüşmek dileğiyle.

IŞIN ELİÇİN: Hoşça kalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 
  • Medyascope
  • Medyascope Plus