Fehim Taştekin & Işın Eliçin ile Puslu Kıtalar (5): İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak planı ve Filistin’in geleceği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Puslu Kıtalar’ın bu bölümünde gazeteciler Işın Eliçin ve Fehim Taştekin, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak planını, tarihsel ve güncel bağlamıyla ele alıyor.

Puslu Kıtalar programı, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Derneği Türkiye Temsilciliği’nin katkıları ile hazırlanmıştır.

Yayın metni:

(Video kurgu ve transkripsiyon: Akanda Taştekin)

PUSLU KITALAR BEŞİNCİ BÖLÜM:

İSRAİL’İN BATI ŞERİA’YI İLHAK PLANI

IŞIN ELİÇİN: Merhaba sevgili izleyiciler. Puslu Kıtalar’ın beşinci bölümüyle karşınızdayız.

FEHİM TAŞTEKİN: Merhaba. Bu bölümde İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak planını konuşacağız. Uluslararası toplumdan gelen tepkiler var. Filistinlilerin hakeza pozisyonları, Ürdün’ün konuya yakından ilgili bir ülke olarak tepkisi… Bütün bunları tartışacağız.

IŞIN ELİÇİN: İsterseniz başlangıçta bu konuyu nasıl bir arka planla tartışıyoruz onu hatırlatmak üzere sahadaki durumu anlatmak istiyorum. Tam 53 yıl önce, Haziran 1967’de İsrail savaşarak Golan Tepeleri’ni Suriye’den, Gazze Şeridi’ni Mısır’dan, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı Ürdün’den aldı. Savaşla ele geçirilmiş, işgal edilmiş topraklarda egemenlik iddiası yani ilhak, uluslararası hukukun yasakladığı bir durum. Ama bakıyoruz, İsrail’in için uluslararası hukuku yok saymanın pek bir bedeli olmamış. İsrail 1981’de Golan Tepeleri’ni ilhak etti, Trump yönetimi de geçen yıl mart ayında İsrail’in Golan Tepeleri’ndeki egemenliğini resmen tanıdı. Arada birtakım kınama açıklamaları oldu, hepsi bu. Gazze Şeridi’ne bakalım… İsrail buradaki yerleşimlerini, askeri üslerini 2005 yılında boşalttı. Oradaki işgali bitirdi. Ama burada yaşayan insanların, 2 milyon Filistinlinin hayatını tamamen kontrol ediyor. Havadan, denizden ve karadan çevrilmiş bir hapishane Gazze. Gazze Şeridi’ne giren-çıkan ya da orada olup biten her şey –insan giriş çıkışı, gıda, ilaç, yakıt, elektrik, su girişi çıkışı ve kontrolü– İsrail’in iznine tabi. 13 yılda artık tamamen uluslararası yardımlara muhtaç bir nüfus oluşmuş durumda Gazze’de. İsrail, Doğu Kudüs’ü de fiilen ilhak etti. ABD bu ilhakı da Kudüs’ü İsrail’in bölünmeden başkenti olarak kabul ederek tanımış oldu. Doğu Kudüs deyince de 300 bin Filistinlinin geçici oturum belgesiyle yaşadığı, Batı Şeria’dan Yahudi yerleşimleri ve duvarla tecrit edilmiş, büyümeleri, gelişmeleri, inşaat yapılması engellenmiş mahallelerden söz ediyoruz. İsrail’in başkent kabul ettiği Kudüs’ün bugünkü toplam yüzölçümünün üçte ikisi, Batı Şeria’dan ilhak ederek kendisine kattığı topraklar. Tüm bunlar olup biterken en fazla kınama açıklamaları geldi. Batı Şeria’nın geri kalanına bakarsak da, bir bölümü zaten Kudüs’e dahil edilmişti, şimdi geriye kalanın da üçte ikisi işgal altında. İşgal altındaki toprakların yarısından fazlasını ise Yahudi yerleşimleri işgal ediyor. Burada da fiili ilhak durumu sözkonusu. ABD, geçen yıl kasım ayında Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerini uluslararası hukuk ihlali olarak görmeyeceğini açıkladı. Yani, ilhakı tanıdı. Trump’ın damadı Kushner’in adıyla anılan “Yüzyılın Anlaşması”yla yapılmak istenen de, 53 yılın sonunda İsrail’in işgal ettiği topraklarda yarattığı bu fiili durumu çözüm planı olarak kabul ettirmek ve bunu dayatmak. Ben böyle görüyorum. Fehim, sen de bir yazında bu plan için ‘son tasfiye planı’ demiştin. İlhakla gündem oluyor Filistin ve konuşuyoruz. Ama diyelim ki Netanyahu yarın “Vazgeçtim, ilhak etmeyeceğiz” dese, bu durumda Filistinliler açısından değişen ne olacak? Bunu da sorgulamak isterim. Aynı devletin altında, aynı coğrafyada iki ayrı halk yaşıyor Batı Şeria’da. Birbirinden tamamen farklı kurallara ve hukuka tabiler. Biri, diğerinden üstün. Buna Güney Afrika’da apartheid rejimi deniyordu. Şimdi bunu İsrail için kullandığınızda antisemitizmle suçlanıyorsunuz. Filistinliler açısından ilhak olsa da olmasa da değişen bir şey yok. Kimse samimi, adil, eşitlikçi çözüm sunmuyor ve üretmiyor. Bunları anlattıktan sonra sana sorayım, ne yapacak Netanyahu 1 Temmuz’da? Planı nedir?

Batı Şeria’da “ayrım/utanç” duvarı ve dikenli tellerle çevrelenmiş bir Filistin köyü (Al Walaja- UNRWA/Marwan Baghdadi)

FEHİM TAŞTEKİN: Netanyahu’nun seçim vaadi Batı Şeria’nın belirli bölümlerinin ilhak edilmesi yönündeydi. Hükümeti kurarken de yeni ortaklarına bunu kabul ettirmeye çalıştı. Ama yeni ortaklarının henüz tam olarak desteğini alabilmiş değil. Savunma Bakanı ile Dışişleri Bakanı özellikle şu anda bu planla ilgili rezervlere sahip. Amerikan tarafından da koalisyon ortaklarının onayı olmadan bu adımın atılmaması yönünde bir beyan sözkonusu. Trump yönetimi kesin bir karar vermedi. Netanyahu’nun ilhak planını sınırlı tutabileceğine dair bir öngörü sözkonusu. Ne yapmak istiyordu? Daha önce İsrail’deki sivil örgütlerin üzerinde durduğu ya da sızdırdığı plana göre Batı Şeria’da yaklaşık olarak yüzde 30’luk bir bölümün ilhakı öngörülüyor. Netanyahu bunu iki ya da üç aşamada yapabileceğini söylüyor itirazları gidermek için. Bu itiraz çok boyutlu. Kimileri Batı Şeria’nın tümüyle ilhak edilmesi yönündeki siyonist duruşun gerisinde olduğu için itiraz ediyor. Kimisi de Yahudi nüfusun azalacağı, Arap nüfusun artacağı ve haliyle Yahudi devletinin karakterinin bozulacağı endişesiyle buna itiraz ediyor. Liberal, sol, siyonist kesimler de bu görüşü paylaşıyorlar. Kritik alanlarda, C bölgesi, Filistinli nüfusunun fazla olduğu bir yer değil. Yüzde 4,5 civarında bir Filistinli nüfusu var. Bunu İsrail’in tolere edebileceği öngörülüyor. Bu kişilere vatandaşlık verilmesi ya da verilmemesi mevzusu da var. Bunun dışında Ürdün Vadisi’yle ilgili tartışılan bir bölge var. Orada Ürdün’ü teskin etme ihtiyacı duydukları için şimdilik bu konuda adım atmayabilirler. Ürdün Vadisi, Batı Şeria topraklarının dörtte üçünü oluşturan bir bölge. İsrail’in kontrolü altında 1967’den beri, toprakların yüzde 87’si Filistinlilere kapalı. Tarım alanlarını kullanamıyorlar. İsrail’in tam anlamıyla güvenlik kontrolü altında. Burası 10 bin yıldır tarımın yapıldığı bir yer. Deniz seviyesinin çok altında olduğu için ılıman bir iklime sahip. İsrailliler burayı sınır olarak görüyorlar. Netanyahu bunu açıkça söyledi, “Burası İsrail’in doğu sınırıdır” dedi. Birleşmiş Milletler’in rakamlarına göre Filistinliler eğer kendi topraklarında söz sahibi olsalar madencilik yaparak yılda 1 milyar dolar gelir elde edebilirler. Tarım yapabilseler yaklaşık 700 bin dolar gelir elde etme şansları var. Bu da ilhak planı dahilinde. Senin sözünü ettiğin ‘Yüzyılın Barış Planı’, ilhakı öngören, Yahudi yerleşimlerini İsrail toprağı sayan, Filistinlileri belirli adalara hapseden ve onlar arasında bağlantı yolları kuran bir plan. Öngörülen Filistin devletinin hayata geçmeyeceğini garanti ediyor bu plan. Sözde bunu hedefliyor ama uygulamada tam tersi. Burada süreklilik var. Benim kişisel kanaatim, Oslo ne getirdi, öncesinde ne vardı diye baktığımız zaman devamlılık arz eden bir işgal ve genişleme stratejisinin yürüdüğünü görüyoruz. Filistin’in direnç hatları zaten kırıldı. Coğrafi olarak parçalandı. Batı Şeria’da kalan dar bir alan var. 1947’de Arapların kabul etmediği BM Taksim Planı’nda yüzde 43’lük bir toprak parçasını yüzde 65’lik nüfusa sahip olan Filistinlilere veriyorlardı. 1993’e gelindiğinde Oslo Anlaşması çerçevesinde Filistinlilerin elinde yüzde 22’lik bir toprak parçası kaldı. Oslo, iki devletli bir çözüm önerdi. Öyle bir düzen kurdular ki İsrail işgali fiilen genişleten avantajlı bir pozisyon elde etti. A-B-C bölgeleri olarak, senin de sözünü ettiğin şekilde… C bölgesi tamamen İsrail’in kontrolünde. B bölgesinde İsrail güvenlik açısından emir veren pozisyonda, sadece idari olarak Filistinlilerde. A bölgesi ise Filistinlilerin kendi kontrollerinde. Son 20 yıl içinde yüzde 22’lik bölümde de yüzde 60 oranında genişleyen bir işgal var. Bunca gerilemeden sonra elde kalan parçacıklar var, onları da ilhak etme adımı atılacak. Netanyahu belki bunu kısmen yapacak ama uzun vadede yürütülen müzakerelerle bunun iki-üç adımda tamamlanması öngörülüyor.

IŞIN ELİÇİN: Şunu sorabilirim, neden bu adımı atmak için olgunlaştı zaman? Aslında bir fiili durum var, ikimiz de anlattık. Ama bunun artık kalıcı hale getirilmesi sözkonusu. Uluslararası topluma kabul ettirilmesi, barış adı altında, Araplarla İsraillileri barıştırmak sözkonusu. Sadece şunu ekleyerek sana neden şimdi diye soracağım… Demin bahsettin, İsrail içerisinde ilhak planına dair tam bir kabul yok gibi. Ama şöyle söyleyeyim, tabii bu planlar parlamento onayından da geçecek. Benim araştırmama göre, aslında 120 sandalyeli bir parlamento var ve ilhaka sadece iki parti, -biri grup zaten: biri Meretz Partisi, biri de Ortak Liste- içinde İsrailli Arapların da yer aldığı gruplardan bahsediyoruz… Ki onların toplam sandalyesi de 17, onların dışında aslında genel olarak mevcut durumdan kimse rahatsız değil: İlhak senin de dediğin gibi, şu kadar mı olsun, aşamalı mı yapalım, Ürdün’ü kızdırmadan mı yapalım, gibi dertleri. Yoksa Filistinlilerin koşulları açısından bir iyileştirme düşünerek yapılan itiraz yok. İç politikada sağcıların yükseldiği ve güçlü olduğu bir dönem. Netanyahu’ya bu anlamda iç kamuoyunda destek var. Keza hükümet ortağı Gantz da destekliyor. Çevresel koşulları da sen anlat istersen.

FEHİM TAŞTEKİN: Barış yanlısı Yahudileri bir kenara koyarsak çok güçlü itirazlar yok, ki Filistinlilerin haklarını Filistinlilerden daha çok seslendirenler ve uluslararası alana taşıyanlar da onlar. Bunun dışında sağ-sol fark etmeksizin genel siyasi eğilimler ‘ilhak olacak zaman içerisinde ama Yahudi karakteri bozulmasın İsrail’in’ şeklinde. Eğer İsrail demokratik bir ülke olacaksa, Yahudilerin yanı sıra Arap nüfusu artacaksa, bu İsrail’in Yahudi karakterini bozar. Tek mesele bu. Yahudi nüfusun oranını bozmamak. Şu anda yüzde 20 civarında Arap nüfus var, bu oranın yükselmemesi hepsi için çok önemli bir kriter. Şimdi dış koşullara gelirsek bu işin hem yerelde (Filistinliler bağlamında) hem bölgesel (Arap dünyası ile ilgili) hem de uluslararası alandaki kolaylaştırıcı bir ortamdan kaynaklanan cesaret verici bir tablo olduğunu burada vurgulamak lazım. Nasıl bir tablo? Amerikan başkanları içerisinde gelmiş geçmiş en İsrail yanlısı başkan Trump. Trump kasıma kadar iktidardayken bu fırsatı değerlendirmek, bir altın vuruş yapmak istiyorlar. Doğu Kudüs’ün ilhakı, Suriye’ye ait olan Golan Tepeleri’nin ilhakı konusunda Amerika’nın klasik tutumunun ötesinde Trump’tan destek aldılar. Demokratların adayı Joe Biden kazanırsa bu plana karşı çıkıyor. ‘Bu arada bu işi yaptık yaptık, yapamazsak Amerikan tarafından sıkıntı çıkacak’ diye görüyorlar. İkinci olarak Arap Birliği’nin tek varlık nedeni Filistin davası,  buna rağmen Arap Birliği’nin hiçbir etkisi yok. Arap dünyasındaki bu bölünmüşlük ve Filistin davası aleyhine olan parçalanmışlık İsrail’in işine yarıyor. En önemlisi de Filistinli grupların destek hattı olan Suriye’nin feci şekilde savaşla felç edilmiş olması. Bu da Filistin davası için bayrak sallayanların Suriye’de güttükleri politikaların sorgulanması açısından hatırlatmaya değer bir durumdur. İsrail bir bakıyor Lübnan siyasal, ekonomik, askeri ve güvenlik açısından kötü bir durumda, haliyle direnç gelmeyecektir. Filistinlilerin içine baktığımız zaman Filistin yönetimi Filistinli gruplar üzerinde bile fazla anlam ifade etmiyor. Meşruiyeti tartışılır hale geldi. Filistin Kurtuluş Örgütü gibi efsane bir mücadele geleneği önemli ölçüde gerilemiş durumda. El Fetih yolsuzlukla anılır hale gelmiş. Hamas ve İslami Cihad kendi İslami gündemiyle ayrı bir yerde duruyor. Hamas klasik destek unsurlarıyla 2011 sonrası ilişkilerini bozduğu için orada da sıkıntılar büyük. Bu üç çerçeve İsrail’in risk almasını son derece kolaylaştırıyor. Bir yerden tepki gelmeyecek. Arap dünyasının ne tepki vereceğine dair soruya yanıt ararken bakmamız gereken birkaç cepheden birisi Mısır. İsrail istihbarat şefi Mossad Başkanı Cohen Kahire’ye gidiyor ve Mısır istihbarat şefi ile görüşüyor. Kahire’nin tutumunu garanti altına almaya çalışıyor. Dahası Kahire’ye deniyor ki Hamas üzerinde baskınızı kullanın, Hamas’ın saldırıya geçmeyeceğini bize garanti edin. Ellerindeki tek koz Mısır’ın, Ürdün’ün İsrail’i tanıyan anlaşmayı dondurmak, durdurmak. İptal edemezler ancak böyle tepkiler verebilirler. Bunun ötesinde sadece uyarılarla yetinen bir Arap cephesi var. İki önemli İsrail’i tanıyan ülke elindeki kartları kullanmaktan bile aciz durumda. İsrail böylesi bir ortamda, tek kaygısı iç kaygılar. İçeride hakikaten tartışmalar var bunun doğru zaman olup olmamasıyla ilgili. Bir de burayı ilhak ettiğin zaman egemenlik yetkisini kullanman gerekir, yargı yetkisi gibi. Vatandaşlık ilişkisini tesis etmen gerekir. İsrail’in buna hazır olmadığı, bunu şu an yönetemeyeceği ve güvenlik açısından tam olarak bunu üstlenemeyeceğine dair iç endişeler var. Yoksa burayı işgal ettik zaten, ilhak etmeyelim değil sorun. Temel prensip ilhak edip etmemek değil zamanlamayla ilgili çekinceler var. İsrail dışarıdan daha çok kendi iç dengeleri açısından bu meseleyi yavaştan alacak ya da bu fırsatı onlar için ılımlı koşullar sağlayan uluslararası ortamda değerlendirecek.

IŞIN ELİÇİN: Haklısın. Demin de söylediğim gibi uluslararası toplum bugüne kadar Filistinlilerin yaşamakta olduğu koşullar konusunda, ara sıra yeni bir Yahudi yerleşim birimi inşa ediliyorsa onu kınamak dışında, çok etkili bir tavır takınmadı. Bu iki devletli çözüm süreci de bir gün olacak, her şey geçiciymiş gibi –o Yahudi yerleşimleri örneğin geçiciymiş gibi– düşünmelerini sağlayan, çözümü erteleyen, kimsenin günlük hak ihlalleri ile ilgilenmediği bir sorun olarak devam ediyor açıkçası. Bir de şöyle bir açmaz var: Filistinlilerin şiddete başvurması halinde, direnişe şiddetle tepki vermeleri halinde de, şiddete başvurmalarını önceleyen gündelik olarak maruz kaldıkları şiddet bağlamı görmezden gelinerek, daha ağır bir şiddetle cezalandırılıyorlar. Nedir burada olan? Belki onu da söylemekte yarar var. Etkili, barışçıl bir mücadele yöntemi var uluslararası desteğe ihtiyaç duyan ve bunun için mücadele eden insanlar da var. Demin de söyledin, bunların bir kısmı İsrailli yahut Yahudi. Bu kişiler ABD’de, dünyanın dört bir yanında destek de görüyorlar aslında: Uluslararası bir baskı aracı olan boykot hareketinin aktivistleri. Fakat, maalesef pek çok ülke, İngiltere, Almanya, Fransa, ABD, antisemitizm suçlamalarıyla ilişkilendirerek bu hareketi boğdu. Hareket alanları çok dar. İsrail’e baktığımızda da, devletin stratejik tehditler sıralamasında, insan hakalrı aktivistleri İran ve Hizbullah’tan sonra üç numaraya yerleştirilmiş. Dolayısıyla, dediğin gibi ilhak için dış koşullar olgunlaşmış durumda. Biraz daha Filistinliler açısından duruma bakalım mı? Filistinlilerin takındığı tutum, yapabilecekleri anlamında bir şeyler eklemek ister misin?

FEHİM TAŞTEKİN: Hamas bunu bir savaş ilanı olarak değerlendiriyor. İsrail’in istihbaratı Hamas, İslami Cihad, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nden çok görülmemiş düzeyde bir roket salvosu bekliyor, bununla ilgili değerlendirmeler yapılıyor. Ama Gazze’den yer yer olabilen bu direncin Batı Şeria’da eşit şekilde ya da benzer düzeyde – ya da askeri boyutu da olan bir şekilde– gelişmediğini biliyoruz. Batı Şeria çok fazlasıyla bölündü. Bir apartheid rejimi ve düzeni içerisinde baskı altında tutuluyor buradaki insanlar ve el Fetih bu anlamda silahlı mücadeleyi de bıraktı. Oslo’nun en önemli şartlarından bir tanesi buydu. Tekrar oyunun kurallarını değiştirmeleri gerekir ki İsrail’i zorlayabilecek koşullar yaratılabilsin. Şu anda Batı Şeria’da gençler fazlasıyla direngen, mobilize olma yeteneklerini hâlâ koruyorlar. Ancak eski kadrolar bir direniş örgütü olmaktan çıkmış durumda. Bu döngüyü değiştirebilmeleri lazım ama şu anda bu olasılık şu anda çok yüksek değil. Yeni bir intifada olur mu olmaz mı… Elbette, her şeye rağmen, Arapların yüz çevirdikleri Filistinliler her zaman bir şekilde direnmeyi başardılar. Direnirken halkı eğitmeyi de başardılar. Okuma yazma oranının çok yüksek olduğu bir toplumdan bahsediyoruz. Bu direniş ruhu hiçbir zaman ölmedi. Ama örgütlenme açısından ve oyunun kurallarını değiştirecek bir şekilde daha önceki dönemlerde gördüğümüz direniş zeminleri ya da koşulları şu anda çok fazla yok. Büyük bir gerilemeden bahsediyoruz. Kadrolar yolsuzlaştı, kaybedildi. Filistinlilerin yanıtı… Filistin yönetimi çökebilir, bir anlamı kalmayabilir. Oslo Anlaşması’ndan çekilmek Oslo sonrası yapılmış güvenlik anlaşmalarından çekilmek gibi ellerinde kullanabilecekleri kartlar var. Bunu yapabilirler mi, şu anda sadece bunu konuşuyorlar. Bunun dışında Arap Birliği’ni harekete geçirmeye çalışıyorlar. Hiçbir anlamı yok doğrusu. Kahire’nin ve Amman’ın tutumunu sağlama almaya çalışıyorlar, orada da çok fazla umut söz konusu değil. Amman biraz direniyor, neden direniyor onu da konuşuruz. Bunun ötesine baktığımızda Arap sokağı Filistinlileri yüzüstü bıraktı. Türkiye, Filistin mevzusunda Araplar arasındaki liderlik sorunundan kaynaklanan boşluğu doldurmaya çalışıyor ama İsrail önemli bir ticaret kaynağı. Hiçbir şekilde İsrail’le ilişkileri gerçek anlamda etkileyecek bir tavır söz konusu olmadı. Mavi Marmara’da da olmamıştı. O yüzden sadece söylem düzeyinde, retorik düzeyinde sert mesajlar verilebilir. Ama bu Türkiye’nin İsrail’le ticaretinin AKP döneminde beş katı arttığı realitesini değiştirmez. Uluslararası ortamla ilgili olarak şunu söyleyeyim: Çok yanıltıcı ve avutucu bir tepkisellik var tabii ki. Amerika dışında BM Güvenlik Konseyi’nin 14 üyesi buna (ilhaka) karşı. Avrupa Birliği hakeza karşı. Hatta Avrupa Parlamentosu’ndan 1080 parlamenter bunun durdurulması için AB liderlerine mektuplar yazdılar. Amerika ve birkaç Amerika’nın sözünden dışarı çıkmayan ülke haricinde uluslararası toplumda kimse desteklemiyor. Ama İsrail hiçbir şekilde bunu umursamadı. BM Güvenlik Konseyi kararlarını bile yerine getirmedi çünkü bedeli yok. Karşılığı yok. Yaptırıma dönüşmüyor. Amerika kendi varlığına ya da kendi yol haritasına azıcık itiraz eden ülkeleri felaket bir şekilde yaptırımlarla cezalandırırken İsrail’e her şekilde kalkan oluyor. BM’yi de bu anlamda kilitliyor. İsrail’in eli rahat bu anlamda baktığımızda.

İsrail’in Batı Şeria‘nın çevresine ördüğü “Ayrım Duvarı“.

IŞIN ELİÇİN: Tam da onun için, bunu bir daha vurgulamak isterim. Bu tepkiler üzerine, senin tabirinle gönül rahatlatıcı tepkiler üzerine Netanyahu 1 Temmuz’da çıkıp dese ki “Tamam haklısınız çok tepki var, ben ilhak etmiyorum”, herkes rahatlayıp işine dönecek. Orada Filistinlilerin günlük hayatlarında her gün maruz kaldıkları şiddet, tahakküm, işgal, toprak kaybı –ki gündelik toprak kayıpları var- görmezden gelinmeye devam edecek. Yahudi yerleşimciler sadece yerleşim birimleri inşa ederek değil karakol dediğimiz küçük küçük birimlerle bulundukları yerlerde Filistinlileri tarım yapmaktan alıkoyuyorlar, tarlalarını yakıyorlar. Orayı, o toprakları yaşanmaz kılıyorlar. Buna kimsenin bir şey dediği yok yani. Ancak ne zaman dönüp bakacaklar, şiddet olduğu zaman. O zaman da şiddetin öncesini görmeden, o şiddeti tetikleyen şiddeti hiç sorgulamadan şiddet uygulanmasını kınamakla yetiniyorlar… Bu iş hep böyle gidiyor. Bir şey ekleyeceğim ve ardından son sözü sana bırakacağım. Yüzyılın Planı’yla ilgili olarak demin söylediklerin aklıma getirdi. Bunun ekonomik ayağı çok önemli. Zaten “iş planı” diyor Kushner bunu anlatırken. Bu işin adalet boyutunun, siyasi boyutunun, haklar boyutunun çok düşünülmüş bir yanı yok. ‘Bunu kabul edin, ekonomik olarak daha müreffeh yaşayacaksınız’ gibi bir vaat var ama o refahı sağlayacak olanlar da bugünkünden çok farklı değil. Nasıl ki Filistin halkı uluslararası yardıma muhtaç yaşıyorsa büyük ölçüde, yine uluslararası olarak Araplar desteklesin, yatırım yapılsın deniyor. Türkiye bu konuda çok istekli. Hem Gazze’ye hem Batı Şeria’ya sürekli yatırım yapıyor. Oradan bir şey söylemek istiyorum, zihniyeti anlatmak için bunu vurgulamak istedim. Planda ekonomik olarak neler olacak diye bir bölüm var. “Filistin sağlık sektörünün dönüşümü” diye bir başlık var. Diyor ki “Filistinliler Batı Şeria ve Gazze’de ihtiyaç duydukları sağlık bakımına kavuşacaklar. Filistin hastanelerinin kapasiteleri artacak.” İlaç, aşı, her şeyin en iyisi akacak. Şimdi bu çok acıklı bir ifade. Bizim bunu sorgulamamız gerekiyor. Medyada da bu tür ifadeler çok kullanılıyor. Bu ilaçlar niye yok? Niye Gazze’de hastanelerin kapasitesi yetersiz? Niye oradaki hasta çocuklar veya insanlar yine İsrail’in iznine tabi olarak tedavi için başka yere gitmek zorunda. Hukuka aykırı bir şekilde seyahat etme özgürlükleri ellerinden alınmış, kapatılmış insanlar çünkü. İlaç giriş ve çıkışları İsrail tarafından engelleniyor. Demin Filistin liderinin tepkisinden bahsetmiştin. Bu ilhak planları üzerine el Fetih’ten açıklama geldi: “Biz bu geçmiş anlaşmaları da kabul etmiyoruz, işbirliği yapmayacağız” diye. Bunun üzerine, işbirliği yapmadıkları için, İsrail Gazze’ye ilaçların, tıbbi malzemelerin girmesine izin vermedi ve sağlık nedeniyle izin alarak çıkmak isteyenlere de –Gazze’den çıkıp İsrail’de veya başka bir yerde tedavi olmak isteyenlere– izin vermedi. Bu arka planı konuşmadan, bakın işbirliğini keserseniz başınıza bu gelir yaklaşımında haberler görüyorum. Mesela BBC’de gördüm. O yüzden şunu iyi görmemiz lazım. Filistinlilere sunulan şey şu: “Mevcut durumu kabul edin, bu hukuk dışı, yasadışı işgal ve ilhakı şu haliyle kabul edin, kalanında da sizin yaşamanıza yardımcı olacağız. Yoksa başınıza gelen her şeyden yine siz sorumlusunuz.” Böyle bir yaklaşımı hep görmek lazım. Medyada da maalesef bu bakış açısına sahip haberler çıkıyor. Sana bırakıyorum artık. Son beş dakikamız. Çok konuştum ben.

FEHİM TAŞTEKİN: Tabii bununla ilgili çok şey söylenmelidir. İsrail sadece Gazze’ye değil Batı Şeria’ya da açık hapishane muamelesi yapıyor. Oraya ne girecek, ne çıkacak, ne kadarı girecek, ne kadarı çıkacak, bunlara kendisi karar veriyor. Filistinliler kendi topraklarında bir şekilde mahpus halde yaşamaya devam ediyor. Bu yetmiyor. 140 tane yerleşim yeri inşa edilmiş, yollarıyla birlikte öyle bir örgü var ki bir Filistinli için bir yerden başka bir yere gitmek gerçekten çok fazlasıyla aşağılanmak, zahmet çekmek ve tehdit edilmekle eşdeğer. Bunu günlük olarak yaşıyorlar. Ben gittim ve gördüm, ne çektiklerini kendi gözlerimle biliyorum. O yüzden buraya apartheid rejimi dendiği zaman İsrailliler hiç de kızmasınlar. Gerçekten daha da feci halde bu insanlar burada yaşıyorlar. Yahudi yerleşimciler Filistinlilerin yaşam kaynaklarını sürekli tehdit ediyor, zeytinliklerini kesiyorlar, tarlalarını yakıyorlar, su depolarını silahlarla deliyorlar, yani hayatı zehir etmeye devam ediyorlar. Birkaç küçük dava ile geçiştirilen ama aslında bir dokunulmazlık içerisinde suçların işlendiği böyle bir döngü sözkonusu. İlhak edilmese de zaten işgal devam ediyor. 10 yıl sonra, 20 yıl sonra, İsrail kendi koşullarını olgunlaştırdıkça –uluslararası koşullar değil kesinlikle– adım adım yutmaya devam edecek. Filistinlileri burada istemiyor. Nasıl sürebilirim, nasıl hayatlarını zindan edebilirim ve nasıl onları dışarı gitmeye zorlayabilirim, siyaset bu. Mısır’a diyor ki Gazze’yi al, Sina Çölü’nde veya başka bir yerde onları yerleştir, ben parasını vereyim ve kurtulayım bu insanlardan. Aynı şekilde kanallar açarak birbirine bağlıyor. Burada uzun vadeli bir bitirme stratejisi var ve iki devletli çözüm gibi seçenekler öldü, bunlar oyalamacadan ve aldatmacadan başka hiçbir şey değil. Süremizi çok aştık. Ben de burada noktalıyorum.

IŞIN ELİÇİN: Sevgili izleyiciler, çok teşekkürler izlediğiniz için. Gelecek salı yine yeni bir konuyla karşınızda olacağız. Şimdilik hoşça kalın.

FEHİM TAŞTEKİN: Hoşça kalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus