Fehim Taştekin & Işın Eliçin ile Puslu Kıtalar (11): Beyrut limanındaki patlama sonrası Lübnan’ın geleceği

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu yayında Beyrut’taki büyük yıkıma yol açan amonyum nitrat patlamasından sonra Lübnan’da yaşanan gelişmelere odaklandık ve şu sorulara yanıt aradık:
• Lübnan’da hükümetin istifası neyi değiştirir?
• Yolsuz-kayırmacı ve mezhepçi sistemi değiştirmek mümkün mü?
• Fransa’nın hamleleri ne anlama geliyor?
• Türkiye Lübnan’ın geleceğinde rol alabilir mi?

Puslu Kıtalar programı, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Derneği Türkiye Temsilciliği’nin katkıları ile hazırlanmıştır.

(Video kurgu ve transkripsiyon: Akanda Taştekin)

PUSLU KITALAR ON BİRİNCİ BÖLÜM 

Beyrut limanındaki patlama sonrası Lübnan’ın geleceği 

IŞIN ELİÇİN: Merhaba sevgili seyirciler. Puslu Kıtalar’ın bu bölümünde Lübnan’ı konuşacağız. Geçen hafta başkent Beyrut’u sarsan limandaki büyük patlama sonrasında yaşananlara odaklanacağız.  

FEHİM TAŞTEKİN: 4 Ağustos patlaması, Lübnan’da sadece Beyrut’un yerle bir olduğu değil, siyasal sistemin ve düzenin de enkaz altında kaldığı bir facia. Burada 2750 ton amonyum nitrat patladı. İhmal silsilesiyle gelen bir patlama. En azından yetkililerin ilk verdiği bilgiler doğrultusunda bu sonuç çıkıyor. Şu ana kadar 220 kişinin öldüğünden ve 6 bin kadar kişinin yaralandığından bahsediliyor. Enkaz altında hâlâ 100 civarında insanın olduğu belirtiliyor. Büyük bir facia. Lübnan’da, başkentte 300 bin insanın evsiz kaldığı söyleniyor. Bu, Lübnan açısından milat sayılabilecek bir potansiyeli barındırıyor. Nitekim bu patlama sonrası Ekim 2019’da başlamış olan gösteriler yeniden alevlendi. Devrim talebiyle insanlar sokaklara döküldüler. Bugün bunları tartışacağız. 

IŞIN ELİÇİN: Fehim de söyledi, 2750 ton amonyum nitratın 6 yıl boyunca o limanda tutulmuş olması halkı infiale sürükledi ve bu patlayıcı maddenin infilakına sebep ne olursa olsun, ister sabotaj ister kaza ister saldırı olsun, Lübnan’da aslında herkes hemfikirdi ki bu felakete asıl olarak işlevsiz Lübnan devleti ve onun yöneticileri sebep oldular. Dolayısıyla yöneticilerinin hesap vermesi için sokağa da döküldüler bu taleple. İstifa etmesini istiyorlardı hükümetin. Bu istifa geldi. Fehim sorayım, bu istifa içinde oldukları krize çare olur mu, nasıl bir sonuç çıkar? 

FEHİM TAŞTEKİN: Hayır, bu istifa hiçbir şekilde sorunu çözmez. Aslında temelde var olan taleplere de karşılık gelen bir değişiklik değildir. Sonuçta bu hükümet altı aydır görevde. Bu amonyum nitrat 6 yıldır limanda ve bunun sorumluları eski hükümetler, bürokrasi ve şu anda açığa alınan, tutuklanan bürokratlar. Hükümet sonuç itibarıyla mali krizin üstesinden gelmek için oluşturuldu ve teknokratlar hükümeti olarak tarihe geçti. Henüz hiçbir şey yapamadı. Henüz tam anlamıyla Lübnan’daki meselelere el atacak durumda değildi. Bir acziyet söz konusuydu. Sonuçta Lübnan Başbakanı Diyab’ın istifa ederken yaptığı açıklamaya baktığımızda çok trajik bir şey söylüyor. Lübnan’da en ufak bir reform girişiminin önünün bariyerlerle kapatıldığını belirtiyor. Tabii isim vermiyor. Kimi suçladığını belirtmiyor. Ama burada kimin suçlandığını biliyoruz. Özellikle herkesin dile getirdiği reform talebi farklı şekillerde tanımlanıyor. Herkesin kafasındaki reform farklı. O yüzden bir hükümetin gitmesi geçici bir durum. Bundan sonra ne olur ona bakmak lazım.  

IŞIN ELİÇİN: Peki şunu sorayım o zaman hızlıca, tamam herkesin farklı bir reform talebi var, ona bakacağız ama, bir de herkes yolsuzluk diyor, herkes aynı şeyden şikâyetçi. Başbakan isim vermeden birilerine işaret ediyor ama bir de sistem krizi var. Biraz o arka plânı da anlatır mısın? Ondan sonra bakalım farklı reform talepleri neler…  

FEHİM TAŞTEKİN: Aslında limandaki patlamaya baktığımız zaman bu sistemin, Beyrut’taki çarpıklığa nasıl yansıdığını görüyoruz. Bir kere suçlayanlar ve istifasını isteyenler bu limandaki patlamadan birinci derecede sorumlu olan ve yargılanması gereken aktörler ve taraflar. Lübnan’da şu anda açığa alınan gümrük müdürü, Cumhurbaşkanının daha önce kurduğu ve damadına bıraktığı Özgür Yurtsever Hareketi’ne bağlı. Önceki müdür Saad Hariri’nin Gelecek Hareketi’ne bağlıydı. Limanın müdürü var birinci derecede sorumlu olan, o Hariri’ye bağlı bir isim. Limanda müdürler ve müdürlükler böyle paylaşılmış durumda. Müdürü olmayan tek aktör Hizbullah. Tabii Hizbullah’ın bir iki müdürlükle temsil edilen müttefikleri de var orada. Bir bölüşüm pastası var orada ve Lübnan’ın en büyük yolsuzluğunun döndüğü bir limandan bahsediyoruz. Her türlü yasadışılığın, kontrolsüzlüğün olduğu, vergisizliğin olduğu ve bir şekilde rüşvetin, rantın da paylaşıldığı… Bu rantı paylaşanlar esasen bu sistemin ortakları. Şimdi bu sistem nedir? Senin sorun burada çok önemli. İç savaşı bitirmek üzere Taif Anlaşması’yla Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı ve Meclis Başkanlığı ve oranlarına göre meclisteki milletvekillikleri  din ve mezheplere göre paylaşılıyor. Bu dağılım bürokrasiye de yansıyor. Bir dairenin başkanı Şii ise yardımcısı Hristiyan, Sünni Müslüman ya da Dürzi oluyor vesaire. Bütün devlet daireleri ve yönetim erklerini bu şekilde mezhep tabanlı paylaştıran bir sistemden bahsediyoruz. Bu sistem 1920’de Fransızlar tarafından kuruldu aslında. Arkasından 1943’te Misak-ı Milli olarak, Lübnan’ın bağımsızlık sürecinde kağıda döküldü. Anayasal bir çerçeveye oturtuldu. Daha sonrasında yeniden güncellendi. 1932’deki nüfus sayımını esas alıyordu 1943’teki düzenleme, daha sonra Hristiyanların göçü ve Müslüman nüfusun artmasıyla bu sistem revize edildi, oranlar değiştirildi. Önceden paylaşım %60’a %40’tı Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında. Sonrasında bu 50-50 oldu. Bu %50’nin paylaşımına bakıyoruz, Şiiler, Sünniler ve Dürziler arasında paylaşılıyor. Diğer tarafta hakeza Hristiyan gruplar arasında paylaşılıyor. Bu paylaşım düzeni aslında Lübnan’da Fransızlar tarafından Hristiyanları korumak ve torpilli tutmak için kurgulanmıştı ama iç savaş sonrasında bu sistem yeniden bir iç savaşı önlemek için düzenlendi. Mesele “Herkes payını alsın, sussun, evine dönsün” idi. Burada vurgulanması gereken şey Lübnan gerçek anlamda bir sivil devlet olamadı ve hiçkimse doğru düzgün iç savaşla yüzleşmedi. Sadece devleti pay eden, belirli gruplara dağıtan… Ve bu belli gruplar içerisinde de zaman içinde aileler oluştu; Şiiler içinde birkaç aile, Dürziler içinde birkaç aile gibi, Sünniler içinde öyle, bunların da her birinin dışarıda ciddi ciddi bağlantıları var. Biz gerçek partilerden değil de aslında vekil partilerden bahsediyoruz. Hariri’nin Gelecek Hareketi tamamen Suudi Arabistan’ın kontrolünde ki 2017’de Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın, Lübnan başbakanını ayağına çağırıp “Haydi istifa et” diye otel odasında tutabileceği kadar da üzerlerinde söz sahibiler. Hizbullah, İsrail’e karşı direniş hareketi olarak ortaya çıktı. Aslında Hizbullah bütün bu bölüşüm sisteminin dışında tamamen İsrail işgaline karşı güç kazanarak taban bulmuş bir parti. İç savaşın doğrudan aktörlerinden birisi değil. O yüzden çok farklı yerde durdu şimdiye kadar. Bu sistem bir elit zümreyi doğurdu, sistem bu elitleri besliyor. Reform dendiğinde bunlardan itiraz geliyor işte.  

IŞIN ELİÇİN: Hemen Lübnanlı yazar Amin Maalouf bu zümreler, gruplar, aileler için ne diyor eklemek istiyorum: “Sonuç olarak zümreler, gruplar, silahlı milisler tarafından yönetilen ve kendi çıkarlarını ulusal çıkarların üzerine koyan özerk derebeyliklerine dönüştü.” Oligarklar da diyebiliriz. Ülkeyi bunlar yönetiyor. Çok güzel ifade ettin. Hemen reform sürecine de girelim. Fransa ilk gelen oldu, tamam eski sömürgesi ama bütün bu düzenin de mimarı, sistemin yaratıcısı. Şimdi neyi reform etmek istiyor? Amacı ne? Ne çıkarı var bütün bu süreçte? 

FEHİM TAŞTEKİN: Bunun adını koymadılar. Mesela bu paylaşımcı sistem Taif Anlaşması’nı bitirip halkın doğrudan oylarıyla seçilen, liyakate dayalı atamaların yapıldığı, şeffaflık ve denetimin işlediği bir sistem mi istiyorlar? Yoksa sadece Hizbullah’ın olmadığı bir hükümeti mi istiyorlar? Tabii Macron buradaki tartışmaların farkında. Bir süreden beri Amerikalılar özellikle Lübnan’a yardım için (ki Lübnan Suriye ve Hizbullah’la bağlantılı olarak bir çeşit ambargo altında ve mali krizin en önemli tetikleyicisi de budur. Bundan kurtulmak için yardım edilmesi gerekiyor) diyorlar ki Hizbullah olmamalı. Fakat Hizbullah burada bir realite. Mecliste Hizbullah ve müttefiklerinin oluşturduğu blok meclisin çoğunluğunu oluşturuyor. Yeni bir seçime gitseler bu tablo çok değişmeyecek. Herkes yine benzer bir liste ile seçime girecek ve benzer sonuçlarla gelecek. Ancak çok çok şu olabilir: Gelecek Hareketi’nin oyları başka bir Sünni yapıya kayabilir. Hristiyanlar arasında Aun grubu, Özgür Yurtsever Hareketi’nin oyları belki başka bir Hristiyan gruba akabilir. Ama özü itibarıyla aktörler ve oranlar aşağı yukarı değişmeyecek. Zaten oranlar değişemez. Sünnilerin alacağı oran bellidir, Hristiyanların alacağı oran bellidir, Şiilerin alacağı oran bellidir. Bir de bunlar arasında alt gruplar var. Onların da ne kadar yetenekli ve çalışkan olurlarsa olsunlar, liderlik gösterirlerse göstersinler, oranı belli. İşte Ermeniler bir tane koltuk sahibi olabildiler. Fazla olamazlar. Bu sistem böylesi çarpık bir sistem. Macron bu gerçeği bildiği için ve bunun değişmesine yönelik bir değişiklik çok istenmediği için, Hristiyan gruplar da bu değişikliği çok istemediği için, dedi ki “Ulusal Mutabakat Hükümeti” olmalı. Şimdi ulusal mutabakat hükümeti aslında Amerika’nın çok istediği bir şey değil çünkü bu hükümette Hizbullah’ın da olması gerekir. Hizbullah en az iki-üç bakanla bu kabinede olacak anlamına geliyor. Hizbullah’ın kabinede olmamasını ön şart olarak öne sürüyorlar. O yüzden burada reform fikri tam olarak herkesin kafasında aynı şeye tekabül etmiyor. Hizbullah da daha önce yolsuzlukla ilgili temizlik hareketi başlatmak için inisiyatif istedi fakat sadece rakipleri değil Hizbullah’ın kendi müttefikleri de bunu hemen bloke etti. Söz gelimi Hizbullah’ın en önemli müttefikinin birisi Aun, diğeri de Meclis Başkanı Nebih Berri. Nebih Berri bu yolsuzluğun en önemli paydaşlarından bir tanesi. Aile şirketiyle, vesaire, yıllardan beri Hizbullah geri plânda durduğu için Şiilerin bürokratik atamalarını Nebih Berri’nin grubu yapıyor. Yolsuzlukla mücadele hareketini önce tabii ki Nebih Berri bloke ediyor. Elbette Cumhurbaşkanı Michel Aoun var, o da aynı şekilde. Diğerlerine bakarsak başbakanlık koltuğunu yıllardan beri aynı grup elinde tutuyor Gelecek Hareketi ve her yere atamalar yapıyor. Bu dönemde çok kritik isimler var. Elbette limandaki sorumluları mecburen aldılar çünkü büyük bir infial ve bundan geri duramazlar. Bir hesap sorulacak. Ama o kişileri atayanlar, oradaki rüşvet, rant çarkından faydalanan siyasi liderlik silsilesi kesinlikle sorgulanmayacaktır. Reform adı altında bu yolsuzluğu önleyecek mekanizmayı geliştirdikleri zaman evvela bu bunların çıkarlarına saldırı olarak görülecek ve bunu önlemek için işi hızlı bir şekilde mezhep kavgasına, din kavgasına çevireceklerdir. Öyledir çünkü.” İran destekli gruplar, Suriye güdümlü gruplar siyasi koz kullanıyorlar” diye ortalığı ayağa kaldırırlar, mesela. Ötekiler de benzer reflekslere sahipler. Burada köklü bir problem var, bu problem partileri, hükümetleri aşıyor. Bölüşüm meselesi, ülkenin iç huzurunun ve yeniden bir iç savaşa girmemesinin garantörü olarak var ve herkes buna tutunuyor. Fransızlar bu getirdikleri sistemi gerçekten değiştirmek istiyorlar mı? Bunu sormak gerekiyor. Mesela çok tuhaf ama bu grupların nüfusunu bile bilmiyor insanlar. 1932’de sayım yapılmış, bir daha da yapılamamış. Niye yapılamıyor? Çünkü o zaman bu sistemi değiştirmeleri gerekecek. Bu temsil meselesi çarpık hale gelecek. Birilerinin nüfusu azalmış, birilerinin artmış ama 1932’ye göre her şey paylaşılmış, gibi. O yüzden bu reformlar mevzusu kolay bir mevzu değil. Ve Lübnan’ın devlet olmasını önleyen bir şey.  

IŞIN ELİÇİN: Halkı da soracağım ama aslında Lübnan alışık tabii aylarca hükümet kurulamamasına. Şimdi ne olacak? Bir yandan da acil ihtiyaç var, ekonomik kriz var ve vadedilen birtakım paralar var. Paralar reforma bağlı. Hükümet istifa etti, yenisinin kurulması geçmiş deneyimler gösteriyor ki aylar sürecek. Bu süreçte dış aktörler özellikle nasıl etki edebilir? Yine cemaatlerin liderlerini güçlendirecek bir durum oluşacak gibi gözüküyor. Bir onu sorayım, bir de, tabii Türkiye de destek için seferber oldu diyelim. Türkiye ne kadar ilişkili, hangi grupla ilişkili ya da ne yapabilir?  

FEHİM TAŞTEKİN: Bundan sonra ne olacak baktığımız zaman bir ulusal mutabakat hükümeti olabilir ama bunun için dış baskıların, şartların ve koşulların sağlanması gerekir. Bu aylarca süren bir müzakere gerektirebilir. Bir önceki hükümetin kurulması aylar sonrasında mümkün olabilmişti. İkincisi yeniden bir teknokratlar hükümeti kurulabilir. Bu da o kadar kolay olmayacaktır çünkü bundan sonrasında yine herkes kendi koşullarını dayatmaya devam ediyor. Şu an Diyab hükümeti, geçici hükümet Lübnan’ı fiilen idare etmeye devam edecektir. Bunların alternatifi kaostur. Sokaklardaki gerilimin 1975-90 arasında olduğu gibi her birinin kendi hakimiyet alanını oluşturduğu yeni bir kaos ve bölünme süreci demektir. Bu mesele sadece sistemin ya da anayasanın içinde bulunduğu çarpık altyapı ile alakalı değil Işın. Bu aynı zamanda Lübnan üzerinde çok fazlasıyla aktörden kaynaklanan bir çıkmazdır. Lübnan’da herkesin parmağı var. Bir tarafta Fransızlar, Amerikalılar, bir tarafta Körfez ülkeleri, bir tarafta da İran var. Bunun çok daha ötesinde İsrail’in sürekli olarak tehdit altında tuttuğu, manipüle ettiği, bloke ettiği bir Lübnan’dan bahsediyoruz. Zaten Lübnan’ın ufak bir kısmı hâlâ işgal altında. O yüzden Lübnan sanki sadece mezhepler arası bölünmüşlük ve sistemin bunun üzerine paylaşılmasıyla ilgili bir sorunmuş gibi ele alınamaz. Lübnan çok daha karmaşık bir yapı. Eskiden de böyleydi, şimdi de böyle. O yüzden burada ciddi olarak nüfuz savaşı var. Bir tarafta bir blok Hizbullah’ın silahsızlandırılması için bastırıyor. Diğer blok ise İsrail’e karşı Lübnan ordusunun çaresizliğinden dolayı tek gerçek savunma gücünün Hizbullah olduğunu belirtip bunu korumakta ısrar ediyor, ki bunun haklılık payı var. Ben birkaç kez yazdım, Lübnan’da, Beyrut’ta konuştuğum insanlardan edindiğim izlenimlerle yazdım. Mesela 2013 sonrasında eğer Hizbullah Suriye’ye müdahil olmasaydı ve devamında özellikle 2017’den itibaren orduya aktif halde destek vermeseydi Nusra Cephesi ve IŞİD Lübnan’ı tamamen yutuyordu. Bu da bir realite. Lübnan ordusunun güçlenmesini de istemiyorlar çünkü İsrail’e tehdit oluşturur endişesi taşıyorlar. Lübnan ordusu son derece sıradan bir ordu olarak kalacak ama Hizbullah da silahlarını bırakacak, bu Lübnan realitesi açısından çok da kabul edilebilir bir şey değil. böylesi bir vekalet savaşı içerisinde herkes düzeni de kendisi kurmaya çalışıyor. Yardımlar gelirken koşullu geliyor. “Bu olursa, bu olmaz” şeklinde dayatmalarda bulunuyorlar. Elbette kendi iç sorunları var, şeffaflık sorunu, kayırma, yolsuzluk, tüm bunlar inanılmaz boyutlarda. Bunu önleyecek bir mekanizma kurulması gerekir. Uluslararası toplumun buna yardımcı olması gerekir ama “Şu grup olacak, şu grup olmayacak” dendiği zaman Lübnan’ı yeniden iç savaş koşullarına götürmekten başka bir şeye hizmet etmeyeceklerdir. Türkiye ise son yıllarda devreye giren bir aktör. Burada çarpıcı bir şey oldu: Macron gitti, bir sömürge valisi edasıyla herkese ağzının payını verdi. Tabii ki orada yıkılmış mahalleler, özellikle Hristiyanların mahalleleri vardı, oralarda teveccüh gördü. Sistemin değiştirilmesinden bahsetti, alkışlandı. Hattâ yeniden Fransız manda yönetimi gelsin diye imza kampanyası başlatıldı. 60 bin civarında imza toplandı. Bu çarpıcı bir şey. Arkasından da Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı’nı gönderdi. Biraz geri kalmama çabası içerisindeler. Türkiye açısından ciddi bir tartışma var Lübnan’da. Haziran ayından beri de alevlenmişti bu tartışma. Üst düzey yetkililerin, Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı ve İstihbarat Servisi Başkanı’nın Türkiye’ye yönelik ciddi suçlamaları oldu son iki ay içerisinde. Daha önce de olmuştu. Türkiye’nin özellikle Sünni bölgelerde, Trabslus’ta, Akkar’da örgütlediği, MİT ile elçiliğin bu konuda aktif davrandığı yönünde eleştiriler var. Orada yeniden bir yeni ‘Osmanlıcılık’ fikriyle ilgili alerji ortaya çıkmış durumda. Türkiye giderek orada son zamanlarda Suudi Arabistan’ın nüfuz kaybetmesinden dolayı kendine alan açmaya ve o boşluğu doldurmaya çalışıyor. Bu da Lübnan içerisindeki eski gerilimlerin, çatışmaların, bölünmüşlüklerin bu sefer Türkiye eliyle yeniden diriltilmesi gibi bir tehlikeyi doğuruyor. Bunlar net bir şekilde uyarı olarak tartışıldı ve konuşuldu. Lübnan makamları tarafından ağır suçlamalar söz konusu. Bunlar gerçekten Türkiye’de tartışılmadı ama şimdi böylesi bir ortamda Türkiye Lübnan’da oyun kurucu aktör olmak istiyor, çok mümkün değil. Daha da çarpıcı olan şey tam da Lübnan makamlarının Türkiye nüfuz ağları oluşturuyor suçlamalarını haklı çıkaracak bir açıklamada bulundu Çavuşoğlu: “Türkmenler ve Türklere istedikleri zaman vatandaşlık vereceğiz” dedi. Peki şimdi mesele bu mu? Beyrut bu hale gelmişken mesele oradaki Türkmenlerin Türkiye vatandaşı olup bir etkili ajana dönüştürülmesi mi? Yardımdan anladıkları bu. Bu çok felaket tepkilere yol açacaktır. Oradaki Türkmenlerin konumunu da zayıflatacaktır bu. Onları da güç duruma düşürecektir. Bunun Lübnan-Türkiye ilişkileri açısından iyi bir tablo oluşturacağını zannetmiyorum. Lübnan’ın sorunu mezhepçi ve etnik yapılarla ilgili ayrıcalık düzenidir. Bölünmüşlük düzenidir. Bunun giderilmesi gerekirken Türkiye’nin bir Türkmen dosyası açması, Sünnilerle ilgili yeni bir başlık açmaya çalışması hakikaten inanılır gibi değil. Türkiye aslında büyük bir zemin kaybetti. Erdoğan’ın İsrail’e çıkışlarının Arap dünyasında sansasyon halinde alkışlandığı dönemde Lübnan’da da Erdoğan’a sempati oluşmuştu. Ekim 2010’da Ahmedinejad İran Cumhurbaşkanı olarak Beyrut’ta büyük bir coşkuyla karşılandı, Şii bölgelerinde özellikle. Bir ay sonra Kasım 2010’da Erdoğan gitti. Fakat Erdoğan Trablus’a gitti, Sünnilerin üssü sayılabilecek bölgelere gitti. Türkmen köyünden başladı ziyaretine. Beyrut’ta hakeza organize edilmiş – bunlar hakikaten organize edilmişti onu söylüyorum – ve bazıları ödenmiş kitleler Erdoğan’ı büyük bir coşkuyla karşıladılar. O zaman bir ilgi vardı. Hattâ Hizbullah bile Erdoğan’la ve AKP ile ilgili son derece olumlu şeyler söylüyordu. Ama Suriye krizi ve Körfez’de yaşanan krizler başta olmak üzere öyle bir kayma, bozulma yaşandı ki ilişkilerde o zeminden geriye fazla bir şey kalmadı. Bir de çok tuhaf, Erdoğan Sünnilerin hamiliğine soyundu ve buradaki Sünniler önemli ölçüde Suudi Arabistan’la bağlantılı ve Mısır’daki darbeden beri o eksenle Türkiye’nin ilişkileri peyderpey geriledi. Şimdi tam bir husumet çizgisine vardılar. Haliyle Sünni bloklar, hattâ sadece Sünnilerden bahsetmemek lazım çünkü Suudi Arabistan kanalını kullanan Hristiyan ve Dürziler de var, onlar da Türkiye’ye karşı artık mesafe koyuyorlar. Erdoğan’ın hitap ettiği Sünni taban da bir şekilde vekalet savaşları ve bölgesel nüfuz savaşlarının içerisinde kendi pozisyonunu yeniden belirledi. Ben bu tür nüfuz kavgalarının Lübnan’a hizmet etmeyeceğini, Lübnan’da ulusal birliği temin etmeyeceğini, bir toplumsal sözleşmeyi bloke edeceğini düşünüyorum.

IŞIN ELİÇİN: Kısa vadede çok parlak bir gelecek beklemiyor Lübnan’ı ülkenin ekonomisi anlamında. Bu aktörler de parayı ve yardımı zaten koşullara bağladıklarına göre galiba bileği güçlü olan, en azından kısa vadede, etkili olacak. Yoksa tabandan bir değişim için dinamizm doğar mı? Mümkün mü bu kadar çok aktör Lübnan üzerine söz söylemeye çalışırken?

FEHİM TAŞTEKİN: Evet, insanlar mutsuzlar ve bunun çok ciddi bir problem olduğunu herkes biliyor. Herkes reformdan bahsediyor. Herkes değişim istiyor. Ama bir, Lübnan kolay bir bölge değil. İki, bundan sızlanan insanlar yarın bir seçim olduğunda yine Hariri’nin partisine oy verecekler, Velid Canbolat’a, Semir Caca’nın partisine oy verecekler, yine Aun’un partisine oy verecekler. Burada bir kısır döngü var ve bunun kırılması gerekir. Bu toplumsal talebin güçlü bir şekilde yeni siyasal üsler yaratması gerekir. Bu ağırlık olmadığı takdirde sadece dışarıdan gelecek baskılarla değişimi ummak gerçekçi değil. çünkü o dışarıdan gelen baskılar kendi gündemiyle geliyor. Yani tek bir akıl veya öneri yok. Mısır’ın istediği ayrı, İran’ın istediği ayrı, Amerika’nın istediği ayrı… Bir tane İsrail tüm gücünü kullanıyor, inanılmaz bir manipülasyon kapasitesi var ve bunu Beyrut’taki liman patlamasında da bu kapasitesini inanılmaz derece kullandı ve kullanmaya devam ediyor. Dışarıdan gelecek katkıya maalesef Lübnanlılar fazla güvenemezler. Güvenmemeleri de gerekiyor. Doğrusu bir noktadan sonra her şey çok fazlasıyla tehlikeli hal alınca insanlar ‘yarın sabah iç savaşa uyanmayalım’ korkusuyla evlerine gidiyorlar ve bazı şeyleri içlerine atıyorlar. Yine bu bildik yolsuz aktörler Lübnan’ı sömürmeye devam ediyorlar. Bir ısrar gerekiyor. Bu sadece Lübnan için değil. bu kısır döngüye saplanmış, lanet zincire vurulmuş o kadar fazla ülke var ki… Israrlı bir değişim talebini toplumsallaştırmak ve çok örgütlü bir şekilde çalışmak gerekiyor. Lübnanlıların canı çok yandı. Birkaç dakika içerisinde inanılmaz bir felaket yaşadılar ve birkaç savaşa bedel bir şeydi bu. Bu burada kalırsa Lübnan bir daha asla yeniden devlet gibi bir devlet, toplum gibi bir toplum olamaz. En azından bu felaketi büyük bir baskı mekanizması ve değişim dinamiğine dönüştürmeleri gerekir. Umarım olur. Ben Lübnanlı arkadaşlarımla da konuşuyorum. Onlar da “Umarız, ümit edelim ki olsun” diyorlar.

IŞIN ELİÇİN: Yani sonuçta Lübnan’ın, Lübnanlıların ve hepimizin ihtiyacı olan şey adalet, şeffaflık ve hesap verilebilirlik üzerine kurulu, çoğulcu-katılımcı bir siyasi sistem. Umarım olur. Hepimizin olur. Çok teşekkürler sevgili izleyiciler sizlere de. Puslu Kıtalar’ı bu akşam burada noktalıyoruz. Gelecek hafta yeniden görüşünceye dek hoşça kalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus