Dünyada feminist hareketi bölen dört ana başlık: Seks işçiliği, başörtüsü, trans bireyler ve taşıyıcı annelik

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Marie Slavicek, Le Monde’a yazdığı yazıda, yıllardır feministler arasında hararetli tartışmalara neden olan temel konu başlıklarını yorumladı.

“Günümüzde, farklı feminist hareketler ve gruplar arasında, üzerinde uzlaşılamayan bir çok konu mevcut” diyen Slavicek, feministler arasında yıllardır, özellikle dört ana başlığın tartışma yarattığını söylüyor. Bu başlıklar ise şöyle: Seks işçiliği, başörtüsü, taşıyıcı annelik, trans bireyler. Şirin Erensoy çevirdi.

Gitgide daha çok insan feminist olduğunu söylemeye başladı. Hatta siz bile belki “Ben feministim” cümlesini kurmuşsunuzdur. Ancak somut olarak, bu kelimelerin arkasında ne var?

Feminizmi, kadın hakları için mücadele eden bir hareket alanı olarak tanımlayabiliriz. Amacı, politik, ekonomik, kültürel, sosyal, hukuki ailevi birçok alanda kadınların ve erkeklerin aynı haklara sahip olmasını desteklemek, sağlamak. Tabii “eşitlik”ten kastımız nedir ayrı mesele. İşin aslı, bu tanımın ana hatları farklı yorumlamalara açık kaldığında, tamamen zıddı da ortaya çıkarabilir.

“Feminizm” olarak tanımlamaya alışageldiğimiz hareket aslında çoklu bir gerçekliğe sahip. Feminizm, birbirinden farklı güncel, entelektüel düşüncelerin ve temsillerin içinde yer alıyor. Feminist hareketler alanında uzman tarihçi ve “Bizi Özgürleştirmeyin, Biz Hallederiz” (Ne Nous Libérez Pas, On s’en Charge) ve “1789’dan Günümüze Feminizmlerin Bir Hikayesi” (Une Histoire des Féminismes de 1789 à  Nos Jours/ La Découverte tarafından 27 Ağustos 2020’de piyasaya sürülecek)  isimli kitapların yazarı Bibia Pavard’a göre “Feministler arasında felsefi, politik ve militan ya da stratejik anlaşmazlıklar yeni bir durum değil: Bu anlaşmazlıklar, Fransa’da feminist hareketlerin ortaya çıkışından beri vardır ve 19. yüzyıl boyunca da var olmuştur. Birleşmiş bir feminist hareket tarihte hiçbir zaman gerçekleşmemiş, aksine, birbirine karşı çıkan konumlar söz konusu olmuştur.”

1860-1870’lerde, iki farklı taraf karşı karşıya gelir. Bir tarafta, Maria Deraismes ve Léon Richer gibi feministler vardır. Bunlar kadınların öncellikle Napolyon Kanunları’nı[1] yeniden düzenleyerek, aile içinde kamusal haklarına erişmeleri gerektiğini düşünürler. Bir diğer tarafta ise, Hubertine Auclert gibi feministler vardır ve onlara göre politik hakların mücadelesi önceliklidir. Bu feministler, kadınların oy kullanma hakkına sahip olmadığı sürece, onlar için değişimin imkansız olduğunu savunurlar. 

Başka bir yandan, tarihçi Bibia Pavard’ın altını çizdiği gibi: “Bu ayrımlar bazen şiddetli olsa da bir arada hareket etme olasılığına engel değildir. Belli başlı konular etrafında bir araya gelmemizin önünde duramazlar. Mesela cinsiyetçi şiddet ve cinsel taciz gibi konulardaki mücadeleler veya gelenekselleşmiş 8 Mart Dünya Kadınlar günü yürüyüşü gibi.”

Her bir başlık, iki yönden ele alınacaktır: Öncellikle konuya karşı çıkanlar, ardından konuyu destekleyenler. Bu ayrım şematiktir. Bu konulara dair konumlanma ikili bir karşıtlık içerisinde değildir. Ayrıca, bir feministin fikri zaman ve gelişmeler doğrultusunda da değişim gösterebilir.

“Seks İşçiliği” meselesi:

Seks işçiliğinin dünyanın en eski mesleği olduğu söylenir. Öyle ya da böyle, feminist hareketler içerisinde en eski anlaşmazlık konusudur. Bugün bile, kadınların bedenlerini özgürce kullanma hakkı farklı yaklaşımların odağı olmuştur.

Bunun ortadan kaldırılması görüşünde olan militanlar var. Bu yaklaşıma göre, şiddet seks işçiliğinin özünde vardır. Hatta “seks işçiliği” terimini reddederler ve yerine “fuhuş kurbanı” veya “fuhuş halinde olan kimse” gibi terimleri tercih ederler. Seks işçiliğini bir meslek dalı olarak görmezler ve konuya daha çok “kadınlara yönelik cinsel sömürü” veya “tarifeli tecavüz” pencerelerinden bakarlar. Onlar için, seks işçiliği piyasa mekanizmalarının bir parçası, erkek arzusunu tatmin etmek için kullanılan, baskıcı ve cinsiyetçi bir durumdur. 

2011’de kurulan, seks işçiliğine karşı mücadele eden erkeklerden oluşan Zéromacho ismindeki uluslararası ağın kurucusu, yazar Florence Montreynaud için seks işçiliği “ötekinin arzusuzluğunu satın almak”tan oluşur. Seks işçiliğine karşı çıkan erkekleri “insan bedenini nesneleştirilen dayatmanın karşısında duran direnişçiler” olarak görmektedir. Montreynaud’ya göre: “Nasıl mutlu bir fahişe yoksa, bunun arayışında olan da mutlu değildir.”

Nisan 2016’dan beri Fransa’daki yasalar, seks işçiliğini bir şiddet alanı olarak tanımlamakta ve seks işçilerini de bir suçlu olarak değil, kurban olarak görmektedir. Müşteriler tarafından satın alınan cinsel servisler bir suç olarak görülüp, para cezası verilmektedir.

Bir diğer yandan ise kendini “düzenleyici” ya da “proseks” olarak tanımlayan feministler de vardır. Bu feministler, seks işçiliğini, sistematik eril egemenliğin bir sonucu olarak görmüyorlar. Onlar için, bir seks işçisi ile bir müşteri arasındaki ekonomik-cinsel ilişki, bir değiş-tokuştur. Ancak, birçok seks işçisinin yaşadığı şiddeti de inkâr etmiyorlar. Seks işçiliğinin toplumsal olarak kınanmasından ötürü gizli saklı bir şekilde gerçekleştirilmesi ve bu durumun da onları güvencesiz bireyler konuma itmesinin söz konusu şiddetin kaynağı olduğunu düşünmektedirler. 

King Kong Teorisi (King Kong Théorie/Grasset yayını, 2006) isimli makale kitabında, yazar Virginie Despentes şöyle der:

“Günümüz ekonomik koşullarına baktığımızda, yani acımasız soğuk savaş  koşullarına, uygun şartlara getirilerek yasallaştırılmayan seks işçiliği, kadın sınıfının zenginleşmesini, kendi ötekileştirilmesinden kâr etmesini yasaklamaktır.”

Seks işçiliği etrafındaki tartışmalar, pornografiye dair olan tartışmalara benzer: kaldırılmasından yana olan feministler, pornoyu, ataerkil baskının bir aracı olarak görür.  Buna karşın proseks feministler, pornoyu, kadınların cinselliklerini yeniden kazandıkları bir alana çevirebileceklerini düşünürler. Bu anlamda, porno feministler, pornoyu kadın arzusu etrafında yeniden çerçeveleyerek, kadın ve erkek oyunculara saygı göstererek (ödeme, sağlık, rıza gibi) daha farklı etik bir tutum sergilerler. 

Başörtüsü ve İslamiyet meselesi:

Tarihçi Bibia Pavard’ın açıkladığı gibi: “Feminist hareketlerin içindeki tartışmaları, bağlı oldukları politik bağlamdan ayıramayız. Mesela, feministler arasındaki başörtüsü tartışmaları, Fransa’da İslamiyet’in ve Müslümanların konumuna dair 1980’lerden beri en önde gelen tartışmaların temelinde yer alır.”

Bu tartışma, Fransa’nın kuzeyinde bulunan Creil’de, Ekim 1989’da üç kız öğrencinin, başörtüsü takıyor olmaları nedeniyle, okulun müdürü tarafından derslere alınmamalarıyla başlıyor. Aynı sorun, devlet okullarında dini simgeler kullanma yasası çerçevesinde, 2000’lerin başında tekrar gündeme geliyor. Bu yasa önerisi Mart 2004’te imzalanarak yasalaştırılıyor. Daha yakın zamanda bu tartışmalar, çocuklarını okul çıkışında başörtülerini çıkarmadan almak isteyen başörtülü anneler olayı etrafında daha da belirginleşiyor.

Bazı feministler için, başörtüsü, kadın özgürlüklerinin ihlaline dair benimsedikleri feminist fikirlerle taban tabana zıt bir yerdedir. Onlar için başörtüsü, dini, ataerkil ve cinsiyetçi bir egemenliğin sembolüdür. Ancak ve ancak bir kontrol aracı olarak kullanılabilir. Bu fikri savunan en radikal feministler, başörtüsünü bir Truva atı olarak görür yani aşırıcı İslamcıların feminist mücadeleyi içeriden manipüle etme çabasıdır. Kimi feministler biraz daha ölçülü bir tavra sahipler. Başörtüsünü baskının bir işareti olarak görmekle beraber, bazı durumlarda kişisel ve aydın bir karar olabileceğini de kabullenirler. 

Nisan 2006’da, Fransız Basın Ajansı (Agence France Press) ile yaptığı bir röportajda, filozof Elisabeth Badinter bu yaklaşımı, “Sözde İslamcı feministler, eşitlik adı altında savundukları görüşün yarattığı eşitsizliği yok sayıyorlar, kadınların evde kalmaları gerektiğini ve kendilerine kalan miras hakkından tam olarak yararlanamadıklarını görmezden geliyorlar. Bunlar, Kuran’da kabul gören çok eşliliğin yasal olduğu Müslüman ülkelerde meşrudur” diyerek özetliyor. Badinter, İslami kılık kıyafet satan markaların da boykot edilmesi çağrısında bulunmuştu.

Öte yandan, bazı feministler de, kadınların bedenlerini istedikleri gibi kullanma ve istedikleri gibi giyinme haklarının olduğunu savunuyor. Bir başka deyişle, demokratik ülkelerde başörtüsü takan kadınlar, sadece kendilerini ilgilendiren bir seçim yapmaktadırlar.

Irkçılık karşıtı militan Rokhaya Diallo, Mart 2018’de, Slate dergisinde şunları söyledi: “Bütün feministlerde hayat bulması gereken felsefe, bu sorunu kadınların örtünmesi gerek veya örtünmemesi gerek gibi bir ikililikten farklı ele almak olmalıdır. Geri kalmışlık başörtüsü takmaktan kaynaklanmaz. Geri kalmışlık, kadınlara kılık kıyafet normlarının dayatılması ve bu konudaki tercih haklarının elinden alınmasından kaynaklanıyor. (…) ‘Benim bedenim, benim kararım’ sloganı, bütün kadınlar için geçerli olduğu zaman anlam kazanıyor.”

Diallo ve çevresindekilere göre, örtünen kadınlarla ilgili bu anlayış, neo-kolonyalist vizyonun kısıtlamaları ile şekillenmiştir ve amacı da Müslüman kadınları özgür iradelerinden yoksun bırakmak ve örtülü olmayan kadınları gerçekliğin kurucuları olarak göstermektir. Sosyolog Zahra Ali, Mart 2013’te Le Point dergisinde bu konuya dair şöyle bir açıklama yaptı: “Sömürgeleri medenileştirme misyonunu üstelenen Batı ataerkilliği, kendini başörtüsünde ifade eder. Bu tarz feminist görüşler, zamanında nasıl sömürgeciliği doğrulamak için kullanıldıysa, bugün de emperyalizmi doğrulamak için kullanıyor.”

Taşıyıcı annelik meselesi:

Taşıyıcı annelik, taşıyıcı anne olarak adlandırılan bir kadının, bir çift için (heteroseksüel veya homoseksüel) bebeklerini, genellikle para karşılığında taşıdığı, bir üreme tekniğidir. Taşıyıcı annenin rahmine, çiftin döllenmiş yumurta hücresi yerleştirilir. Taşıyıcı anne, genetik olarak ona ait olmayan bir bebeği doğurur. Fransa’da  2011’de onaylanan 1994 tarihli Bio-etik Kanun, taşıyıcı anneliği yasaklamaktadır. 

Bu konu etrafında da feministler, bunu destekleyenler ve karşı çıkanlar olarak ikiye ayrılırlar. Aynı değer çerçevesinde karşı karşıya gelirler. Bu değer, kadınların bedenlerini özgürce kullanma hakkıdır.

Karşı çıkan feministler, taşıyıcı anneliği seks işçiliği ile karşılaştırırlar. Onlar için, ikisi de ataerkilliğin kadın bedenini nesnelleştirme teknikleridir. Bu konuya insan onuru ve namusuna ters düşen bir sömürü biçimi ekseninde karşı çıkarlar. Hatta bazıları bir nevi “kölelik”ten bahsederler. Taşıyıcı anneliğe müsaade edilen en fakir ülkelerde, taşıyıcı annenin para kazanmak için başka seçeneği kalmadığının altını çizerler. 

Şubat 2011’de Le Monde gazetesinde yayınlanan bir köşe yazısında, Fransa’daki feminist hareketin öncü isimlerinden bazıları, taşıyıcı anneliğe karşı pozisyonları açıkladılar: “Bu uygulamanın yasallaşması gelişime işaret etmekten öte, hakların gerilemesinin ifadesi, yabancılaşmanın bir uzantısı, sol ve feminist hareketler için kötü bir noktadır.”

İmzacılar arasında Sylvaine Agacnski, Gisèle Halimi ve Caroline de Haas da vardı.

Taşıyıcı anneliği yasalaştırmak isteyen bazı feministlere göre, prensip olarak, kadınların başka birinin bebeğini taşıma özgürlüğüne saygı duyulmalıdır. Diğerlerine göre ise, kanun yapıcılar zaten var olan bu pratiği yasalaştırmalıdır. Böylece taşıyıcı anneler yasalarla korunmuş olacaktır.  Bunu tartışan feministler, aynı zamanda taşıyıcı annelik konusunda finansal bir alışverişin yasaklanması gerektiğini savunmaktadırlar.  

Ebeveynlik konusunda uzman olan sosyolog Irene Théry, etik bir taşıyıcı anneliğe sıcak bakmaktadır. Bu durumda, “kadınlar hiçbir zaman kendi embriyolarını taşımazlar, in vitro yöntemiyle döllenme, rahme yerleştirilir.” Bu yaklaşım, filozof Elisabeth Badinter tarafından da benimsenmektedir. Badinter, psikolog Antoinette Fouque gibi, bu takasın tamamen gönüllü olmasından yanadır.

Trans bireylerin feminist hareket içindeki yeri meselesi:

Fransa’da 2000’li yılların başında, bir başka soru feministler arasındaki tartışmaları kızıştırdı. Trans bireylere bu mücadelede nasıl bir yer verilmeli?

Trans birey, kişinin cinsiyet kimliği ile atanmış olan cinsinin uyumlu olmaması durumudur. Trans kadın o halde, erkek olarak doğan, ancak kadın olarak özdeşleşendir. Trans erkek bireyler ise kadın olarak doğup, kendini erkek olarak tanımlayanlardır.

Tartışmaların özünde, “kadın olmak” ve “erkek olmak” kavramlarına dair yaklaşım yer alır.

Trans meselesi feminist meselenin bir parçasıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD= bu tartışma 1970’li yıllarda ortaya çıkar. Transeksüel İmparatorluk (The Transsexual Empire, 1979) isimli kitabında, radikal feminist Janice Raymond, oldukça eleştirilen önermelerde bulunur. Raymond’e göre “trans kimlikler, feminist kimliği, kültürü, politikasını ve cinselliğini sömürgeleştirecektir.” Raymond şunu da ekliyor: “Bütün transseksüeller kadın bedenini yapay bir olguya çevirerek ve bu bedeni kendilerine tahsis ederek, tecavüz ediyor.”

Collages Féminicides[2] hareketinin kurucusu, militan Margerite Stern, ocak ayı sonu yazmış olduğu bir dizi Tweet’te şunları öngörüyor: “Feminizm içinde trans-aktivist tartışmalar gitgide daha çok yer almaya başladı. Hatta bütün ilgi oraya kaymış durumda. Bana göre bu, erkeklerin kadınların kendilerini ifade etmesini engellemek için ortaya çıkarttıkları yeni bir deneme.” Esasen, Stern, trans kadınları “gerçek kadınlar” olarak değil, feminist mücadeleye sızmaya çalışan “kılık değiştirmiş” erkekler olarak görür. Onun için, biyolojik ve toplumsal cinsiyet el ele gelir: “Bizler kadınız çünkü dişilik organlarımız var. Bu biyolojik bir gerçek.”

Trans mücadelenin kadın hakları mücadelesini görünmez hale getirdiğini savunan feministler TERF olarak adlandırılıyorlar. Bu İngilizcede bir akronim ve “transları dışlayan radikal feministler” anlamına geliyor (Trans-Exclusionary Radical Feminist). Bu anglofon dünyadan gelen tartışma, Fransa’daki feminist tartışmalara da taşındı ve bu anlamda bu terimde bir küçümseme mevcut. Bazıları bunu bir hakaret olarak görür ve kendilerini “cinsiyet eleştirmeni” olarak konumlandırmayı tercih eder.

Diğer yandan, trans bireyler ve yoldaşları, cinsiyetin kişilerce tanımlanabileceğini savunurlar. Onlar için, biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsiyet birbirinden ayrılmalıdır. Başka bir deyişle, cinsel organlarımız bizi kadın veya erkek olarak betimlemez. Trans kadınların, feminist tartışmaları sömüreceği yaklaşımı, onları oldukları gibi kabul etmemek anlamına gelir: yani birer kadın olarak. Bu öz tanımlamaya saygı duymamak transfobi olarak algılanır.

Libération gazetesinde şubatta yayımlanan bir köşe yazısında, trans olup olmadıklarını önemsemeksizin, içlerinde Karine Espineira, Giovanna Rincon, Valérie Rey-Robet, Amandine Gay ve Clémentin Autain’in de olduğu bir feminist kolektif, şöyle demişti:

“Trans kadınların mücadelesi, feminist mücadeleye katılmıştır (…). Hepimiz kadınız, hepimiz feministiz. Hepimiz ataerkil baskıyı yaşıyoruz. Hepimiz cinsiyetçiliği, ev içi sömürüyü, cinsel, tıbbi ve evlilik içi şiddeti, tacizi ve ayrımcılığı yaşıyoruz.”

Fransa’da 1992’den 2016’ya kadar yargı, trans bireylerin hormon tedavisi ile ameliyat geçirmelerini ve kısırlaştırılmalarını mecbur kılıyordu. Resmi kimlik değiştirmeleri ancak bu yolla mümkündü ve kimlik başvurusu sırasında ilgili tedavi ve ameliyat belgelerini göstermeleri gerekiyordu. Ancak Kasım 2016’dan beri kimlik üzerindeki cinsiyetini değiştirmek isteyen trans bireylerin, “geri dönüşü olmayan tıbbi bir fiziksel değişim geçirdiklerini” kanıtlamaları koşulu kalkmıştır.  


[1] 1804’te yürürlüğe girmiş, Napolyon Bonapart’ın hazırlattığı medeni kanun metnidir. Bu kanun, kadınlara bazı haklar tanımış, gerektiğinde karşılıklı anlaşma ile boşanmayı mümkün kılmış, ancak Fransız Devrimi’nden sonraki dönemde başlatılan olumlu uygulamaları yok etmiştir; kadınlar, “aile reisi”nin, yani kocanın egemenliği altına sokulmuştur.

[2] Paris’te kurulmuş, aile içi şiddete maruz kalmış ve kocası/eski kocası tarafından öldürülmüş kadınların görünürlüğünü artırma amaçlı, resmi olmayan bir harekettir. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus