Fehim Taştekin & Işın Eliçin ile Puslu Kıtalar (12): Türkiye ve İran karşısında yeni Arap düzeni

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bu bölümde İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında ilişkilerin normalleştirilmesi kararının arka planındaki çıkar ve hesapları, Filistin davasına etkilerini ve Arap dünyasının bu konuyla ilgili değişen yaklaşımını konuştuk. Ayrıca bu anlaşmayla öngörülen bölgesel düzeni Türkiye ve İran açısından da irdeledik.

Puslu Kıtalar programı, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Derneği Türkiye Temsilciliği’nin katkıları ile hazırlanmıştır.

(Video kurgu ve transkripsiyon: Akanda Taştekin)

PUSLU KITALAR ON İKİNCİ BÖLÜM

Türkiye ve İran karşısında yeni Arap düzeni

IŞIN ELİÇİN: Merhaba sayın seyirciler, Puslu Kıtalar’ın bu bölümünde konu başlığımızı Türkiye ve İran arasında oluşan Arap düzeni olarak belirledik. İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ilişkilerini normalleştirme kararını hem arka planına bakarak hem de olası sonuçlarına bakarak irdelemek istiyoruz. Fehim, merhaba bile demene izin vermeden hemen sorumu sorayım. Bu anlaşmayı ABD Başkanı Donald Trump duyurdu ve tarihi bir anlaşma olarak nitelendirdi. Gerçekten tarihi bir anlaşma mı? Nedir önemi bu anlaşmanın?

FEHİM TAŞTEKİN: Merhaba, tarihi bir anlaşma değil. Kuşkusuz bu “tarihi” anlamını yüklemekte bir amaçları var. Trump’ın, Netanyahu’nun, Emirlikler’in kritik dönemine denk gelen bir anlaşma. O yüzden tarihi diyerek bunu bir şekilde satıyorlar. Etkisini daha büyük hale getirmek isteyeceklerdir. Ancak bu anlaşma sonuç itibarıyla Ortadoğu’da çok kritik gelişmelerin yaşandığı bir döneme denk geliyor. Herkesi ilgilendiren bir yanı var. Ben niye tarihi değil diyorum: Bir kere BAE, Filistin ve İsrail sorununun birinci dereceden taraflarından biri değil. Herhangi bir savaş yürütmüş değil. O nedenle bu bir ‘barış anlaşması’ olarak da nitelendirilemez. Trump bunu bir barış anlaşması olarak nitelendirdi ama değil; çünkü BAE savaşan bir taraf değil. BAE, Filistin meselesinde bu davayı gütme veya bayraklaştırma gibi bir politika izlemedi. Elbette Filistin meselesinin daha çok bir Arap meselesi olması gibi – ve Arap Birliği’nin ortaya çıkmasında temel faktörlerden biri Filistin meselesidir – BAE de Arap Birliği içerisinde bir aktör olarak İsrail’e ambargo uyguluyordu. Ancak ilişkileri ilk kez kurulmuyor, o açıdan da tarihi değil. Oraya geçmeden önce neden bu anlaşma doğrudan Filistin meselesine çok fazlasıyla taalluk etmiyor onunla ilgili birkaç şey daha söyleyeceğim.

IŞIN ELİÇİN: Şunu sorarak geçmek ister misin? Şöyle bir şey, sen Arap Birliği’ne değindiğin için söylüyorum… Yani Arap Birliği’nin -ki üyesi BAE ve o bakımdan BAE’yi bu konunun bir tarafı olarak düşünebiliriz- bir kararı vardı: Barış ancak İsrail’in adil bir şekilde Filistin sorununun çözümünü kabul etmesi, iki devletli formül üzerinden ilerlemesi ile gelecekti. İlişkiler ondan sonra normalleştirilecekti. Bu bakımdan Arap Birliği’nin de işlevini kaybetmesi anlamına geliyor mu diyerek el artırıyorum soruda…

FEHİM TAŞTEKİN: Arap Birliği’nin onay verdiği, Suudi Arabistan’ın önerdiği 2002’deki Arap inisiyatifi bir şekilde kendi elleriyle çöpe atılmış oluyor, geçersiz kılınıyor. Orada ‘Barışa karşı toprak’ diyerek sloganlaştırılan bir al-ver meselesi var: 1967 sınırlarının Arap dünyası tarafından tanınması, İsrail’in de Doğu Kudüs’ün başkent olduğu Filistin devletine izin vermesi ve bu şekilde bütün Arapların da İsrail’i tanıması yönünde formüle edilmiş bir anlaşmaydı. Şimdi hiçbir şey almadan bu plandan vazgeçmiş oldular. Biz bu BAE’nin adımını kuşkusuz temel aktörlerden çok bağımsız olarak göremeyiz. Suudi Arabistan çok önemli bir aktör mesela, illâ ki Suudi Arabistan’ın rızası vardır. Ama Suudi Arabistan bu adımı kendisi atamıyor. Bir şekilde suları test edip öfkeyi emen, elektriği emen bir adım atıyorlar. Burada bir şeyin tarihi olabilmesi için mesela İsrail’in saldırdığı, işgal ettiği ya da savaşın olduğu taraflardan biri olmalı. Ürdün, Mısır, Suriye, Lübnan veya Filistin ile yapılmış bir anlaşma tarihi olabilir. 1979’da Mısır’la yapıldı anlaşma. 1994’te Ürdün’le sağlandı. Ama Suriye ve Lübnan’la teknik olarak hâlâ savaş halinde sayılırlar çünkü bir ateşkes var, çatışmasızlık hali var ama barış anlaşması yok. Filistin esasen baktığımız zaman farklı bir süreç yaşıyor burada. Filistin’i yutan – ve ilhak planları da hakeza buna yöneliktir – bir süreç işliyor. Burada görebildiğimiz kadarıyla Filistin’in çok azına denk gelen geriye kalmış parçada bile bir Filistin devletini yaşayabilir kılma imkânı yok ediliyor. O yüzden ben herhangi bir al-ver yok diyorum. İlhakın durdurulduğuna dair taahhüdü de zaten İsrail başbakanı ivedilikle çöpe attı. Öyle bir taahhüt de yok. Ben işin mantığı gereği bu taahhüdün de sahte bir taahhüt olacağını söyleyebilirim. İsrail bu ilhak planlarından vazgeçmeyecektir. Koşullar elverdiği takdirde bu adımlar atılacaktır. Trump yönetimi kritik bir süreçten geçerken Kudüs planında olduğu gibi, Golan’ın ilhakının tanınmasında olduğu gibi bu tür bir Batı Şeria’nın ilhakına yeşil ışık yakamadı. Siyaseten riskli bir adım. Bir de kendi inisiyatifi var “Yüzyılın Anlaşması” dedikleri. O anlaşmayı da tamamen riske atacak. Zaten yürütülmesi imkânsız gibi ama, kendi kredisini de ortaya koyduğu bir anlaşmanın da altını oyacak tek taraflı bir ilhak kararına Amerika yönetimi rıza göstermedi. Ama bu tarihi değil derken önemsiz anlamında söylemiyorum. Trump’ın Amerika’nın iç siyasetinde Yahudi lobisinde ve özellikle Yahudi seçmenlerin etkili olduğu Florida gibi eyaletlerde bir sükseye, hamleye ihtiyacı vardı, onu karşılıyor. Netanyahu içeride ilhakı seçim vaadi yapmıştı, onu gerçekleştiremedi, o yüzden içeride bir rahatlama ihtiyacı var. Netanyahu böylece ortaklarına, seçmenlerine mesaj verecek. Yolsuzluktan yargılanıyor, bir ayağı çukurda, yine seçim ihtimali var. Seçime giderlerse elini güçlendirmek isteyecek.

Şimdi Türkiye’yi ilgilendiren tarafına gelelim. BAE bu anlaşma ile ne yapıyor? Az önce söyledim. Zaten ilişkileri vardı. İlişkiler köprü altından köprü üstüne çıktı diyelim. 1990’lardan itibaren Emirlikler’le İsrail’in gizli ilişkileri var. Ticari ilişkileri son derece gelişmiş durumda. Askeri-teknik-istihbarat işbirliği var. Bunu niye alenileştiriyorlar? Bunun üzerinde durmak lazım. Bir, Arap dünyasında artan oranda Filistin’le ilgili bir ilgisizlik, lakayıtlık sözkonusu ve ben bunu yük olarak gördüklerini söylüyorum artık. Filistin mevzusuna Arap Birliği ve aktörleri hiçbir zaman gerçek anlamda sahip çıkmadılar. Farklı aktörlerle oyun oynadılar.

IŞIN ELİÇİN: Bir parantez açabilir miyim buranın altını güçlendirmek için… Bu bakımdan böyle bir anlaşmanın duyurulmasının tek hayırlı tarafı bu riyakârlığın artık bitmesi. Belki bundan sonra daha netleşecek ve Filistin sorununa gerçekten çözüm bulmak isteyen aktörler olursa onların işe gireceğini görebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü barış planını da desteklediler, Trump’ın ‘Yüzyılın Anlaşması’ diye sunduğu planı. Zaten o da tasfiye planıydı.

FEHİM TAŞTEKİN: Kesinlikle. Arafat’ın Ürdün’den, Lübnan’dan, Suriye’den nasıl kovulduğunu biliyoruz. Filistin mevzusu bu ülkelerin de iç çatışmaları haline gelmiştir. Elbette Suriye epey zamandır Filistin meselesinde özellikle silahlı kanatların en önemli destekleyicisi İran’la birlikte. Bunu ayrı bir parantez olarak vurgulamak lazım. Ama Filistin mevzusunu kendi iç siyasetleri açısından da her zaman yakıcı gördüler. Daha da enteresanı Filistin mevzusu Arap ülkelerindeki hâkim rejimlerin alternatifi sayılabilecek, onların korktukları siyasal İslamcı dalganın da temel yakıtı haline gelmiştir epey zamandır. O açıdan iç siyasetlerinde Filistin’in kendileri açısından yakıcı bir tarafı var.

Asıl mesele burada önem kazanıyor. Arap dünyası epey zamandır Filistin’i İran’ın ve Türkiye’nin bölgeye nüfuz etme aracı olarak görüyor. Yani onlara göre İran bunu kullanıyor. İran, Filistin mevzusuyla Lübnan’da Hizbullah’ı destekleyerek ve Filistin mevzusunu bayraklaştırarak başka yerlerde direniş eksenini canlı tutuyor. Bu Arap bakış açısı. Bu da İsrail-Amerikan eksenine yakınlaşmayı sağlayan bir faktör. Zaten Amerikan stratejisine baktığımız zaman özellikle şunu görüyoruz. “İsrail sizin için tehdit değil, asıl mesele İran’dır. İsrail’i bırakın, İran’a odaklanın” mesajı Amerika’nın epey zamandır telkin ettiği bir mesele. İsrail de bunu çok iyi kullanarak perde arkasından ciddi diyaloglar geliştirdi Arap ülkeleriyle. İsrail Gizli Servisi MOSSAD şefi önemli mesailerde bulunuyor. Onun ayak izlerini takip ettiğimiz zaman şimdiye kadar nasıl bir yatırım yapıldığını anlayabiliriz. Burada Türkiye’ye karşı özellikle Arap dünyasında gelişen bir hassasiyet var. Türkiye’nin yeni Osmanlıcılık iddiasıyla Arap dünyasına, Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’ya dönmesi bir reaksiyon doğurdu. Bu işin karşı cephesinde de bu işin bayraktarlığını yapan Suudi Arabistan ve en fazla da kendisini ortaya koyan Emirlikler var. Emirlikler özellikle siyasal İslamcı bir proje olarak gördükleri Müslüman Kardeşler’in çökertilmesi için elinden geleni yapıyor. Bunu bölgeye en önemli tehdit olarak görüyor. Katar ve Türkiye’yi de bunun hamisi olarak değerlendirdikleri için çok cepheli bir savaş sözkonusu. Libya’da, Suriye’de, Irak’ta son zamanlarda BAE’nin Türkiye’yi bloke edecek bazı girişimlerde bulunduğunu görüyoruz. Türkiye Filistin’le ilgilenirken BAE, Türkiye’ye karşı geliştirdiği bu stratejiyi Washington’da rahatlıkla satabilecek. Avrupa’da da hakeza öyle. Ve Emirlikler, özellikle Muhammed bin Zayed, kendi lobi kabiliyetini arttırmış durumdadır bununla. Yahudi lobisi ciddi olarak Emirlikler’in her açıdan güttüğü siyasetin kolaylaştırıcısı olacaktır. Bu, Washington-New York koridorlarında işe yarar. Avrupa’da da işe yarar. Avrupa ile Türkiye arasında artan oranda ciddi bir sıkıntı var, Doğu Akdeniz’le başlayan ve başka boyutlar kazanan bir sıkıntı. Bu açıdan bakıldığında İsrail ile ilişkileri normalleştirme hamlesi çok kullanışlı bir hamle olarak değerlendirilebilir. Hem Amerikan cephesinde bu ülkeler kendilerini sağlama alıyorlar hem Filistin meselesinde şimdiye kadar atmak istedikleri adımı rahatlıkla Türkiye ve İran’ı parmakla göstererek atabilecekler. Bunu iyi bir bahane olarak kullanacaklar. Gündem değişti çünkü. Hakikaten Arap basınına ya da verilen demeçlere baktığınız zaman “İsrail değil mesele, mesele artık Türkiye ve İran” şeklinde.

IŞIN ELİÇİN: Peki, bir ek yaparak soruyu biraz genişletmek istiyorum. İki tane not söyleyeceğim, bunlar hep senin söylediğin ve vurguladığın noktaları doğrulayan haberler ve yorumlar: İsrail basını da bu anlaşmayla ilgili olarak “Buradaki asıl mesele silah anlaşmasıdır” demişti. İran boyutu bu açıdan önemli. Ve bundan sonra İsrail’in açıktan BAE’ne silah satacağı gündeme geldi, ki bu senin de söylediğin gibi İran’a karşı pozisyon alma açısından önemli. Hatta İsrail devleti tarafından BAE’ne F-35 satışı istenmiyormuş fakat Netanyahu’nun böyle bir anlaşmayı da gizliden onayladığı iddiası gündeme geldi. Birtakım kaynaklar bunu söylemiş. Filistin davasının ne boyuta geldiğine dair bir tane ilginç bir not daha: Dün Trump’ın damadı Kushner, “Yüzyılın Anlaşması”nın da mimarı olarak öne çıkan isim, Suudi Arabistan’a çağrı yaptı “İzle BAE’yi” diye, bu karşılık bulur mu onu soracağım. Kısaca ona da değinirsen eğer, zor diye demiştin ama. Suudi Arabistan da aslında İsrail’le ilişkilerini çok güzel sürdürüyor, neden çıkış olamaz? Son olarak şunu soracağım, ABD’nin sitesinde bu anlaşma anlatılırken çok ilginç bir noktaya değiniyor ve Müslüman ülkelere, halklara seslenerek şunu diyor: “Bu sayede artık Tel Aviv’e Abu Dabi üzerinden uçabileceksiniz ve Mescid-i Aksa’da namaz kılabileceksiniz. Böylelikle de ‘Orası işgal altındadır, namaz kıldırmıyorlar’ söyleminin doğru olmadığını da kendi gözlerinizle göreceksiniz.” Böyle deniyor. Bu notları iletmek istedim.

FEHİM TAŞTEKİN: Şimdi… Halkların bir tepkisi var. Geçenlerde Arap dünyasında yapılmış bir anket yayımlandı. İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesine karşı çıkan insanların oranı artmış, %83’ten %87’ye kadar çıkmış. Kamuoyu bu iktidarları çok fazla ilgilendiriyor mu diye sorarsak seçim olmadığı için bunun çok fazla etkisi yok. Ama dikkate aldıklarını söyleyebiliriz. Şu açıdan dikkate alınıyor; farklı dönemlerde Arap dünyasında bu tür meselelere yaslanarak iktidarlara meydan okuyan gruplar ortaya çıktı. Bu tür meydan okumalardan çekiniyorlar. Cuheyman’ın 1979’da Kâbe işgali bunlardan bir tanesi, bir travma yaratmıştır. Bu tür çıkışlar, mesela İhvan’ın güçlenmesi gibi ihtimaller, elbette dikkate alınıyor. Suudi Arabistan o yüzden biraz ağırdan alacak. Belki başka ülkeler bunu izleyecekler. Mesela Fas’ın üzerinde duruluyor. Umman hakeza. Bahreyn olabilir deniliyor. Çünkü bu saydığım ülkeler İsrail’e en sıcak mesajları veren ülkeler. Bu anlaşmaya destek açıklamakta hiçbir zaman sakınca görmediler. Onlarla birazcık daha ortamı yumuşatabilirler. Bilmiyoruz tabii. Halihazırda söyledikleri bir Filistin devletinin olacağı bir çözüm olmadan bunlar olmayacak şeklinde ama bu söze çok da fazla itibar edemeyebiliriz. Siyaseten bu işin çok kullanışlı olacağını özellikle vurgulamak gerekiyor. Silah mevzusu önemli. Hâlâ bilmiyoruz tabii, mesela BAE’nin F-16’nın satışında onay almasında İsrail lobisinin etkisi vardı. Neden? O zamanlar New York’ta, Kıbrıs’ta gizli görüşmeler oldu Emirlikler ile İsrail arasında. Ticaret artıyordu. Bunun altyapısını hızlandıran bir süreç işlerken İsrail o zaman F-16’yla ilgili çekincelerini kaldırdı. Ama genel bir politikadır bu. Mısır’a silah satışında da Mısır’la barış anlaşması olmasına rağmen Amerika hassas silahları Mısır’a satmıyor. Bir gün yeniden savaş patlak verir ve İsrail’e karşı bu silahlar kullanılır korkusu var. İsrail’in silah satışlarındaki engelleyici rolü önemli. Bunun yüzde yüz kalktığını söyleyemeyiz. Bazı hassas silahları öncelikli olarak İsrail kendisi alıyor Amerika’dan ve Arap dünyasına bunların satışlarını çok istemiyor. Ama bazı silahları satabilirler. F-35 çok iddialı doğrusu, onun için ben bir şey diyemiyorum.

Ama burada şuna bakmak lazım İsrail’le anlaşan bu ülkeler İran’la ne yapacaklar? Eğer bu ülkeler İran’a karşı çok sert ve caydırıcı bir silahlanma sürecine gireceklerse İsrail’in işine gelir ve durum değişir. İran da bunu gördüğü için çok sert bir tepki verdi. Herhangi bir şekilde İran’ın güvenliğini tehlikeye atacak bir gelişmeden Arap Emirlikleri’ni sorumlu tutacağını deklare etti ki İran’ın Emirlikler’le ilişkileri her şeye rağmen önemli. Dubai Emirliği (Yani Abu Dabi değil, bu işin başında şu anda olan ve dış politikayı fiilen yöneten Abu Dabi veliaht prensi) ile İran’ın çok önemli ilişkileri var. İran’ın özellikle ablukayı yarma açısından buradaki finansal kurumları ve şirketleri kullandığını herkes biliyor. İran bunlardan kolay kolay vazgeçemez. Bir de küçük bir ülke. Kendi orijinal (vatandaşı olanlar) nüfusu bir milyon civarında. 8 milyonluk bir ülke ama gerisi yabancılardan oluşuyor. İran için tehdit oluşturacak bir ülke değil ama İsrail’in burada askeri-istihbarat kapasitesini artırması İran için tehlike arz edebilir. İran buna dikkat çekiyor. Çünkü burada elçilik açıldığı zaman elçilik bir elçilik olmayacaktır, istihbarat üssü olarak çalışacaktır. Bir zamanlar Amerika’nın Tahran’daki elçiliğinin nasıl bir casusluk üssü olduğunu ben kendim biliyorum; elçiliği ele geçirdiler, oradaki o dönem açısından çok gelişmiş istihbarat aygıtlarını olduğu gibi elçilikte gördüler, ele geçirdiler ve bunları sergiliyorlar müze olarak. Elçilik bir casusluk üssü gibi çalışmış. Bugün Tahran’a gittiğiniz ve elçiliği gezdiğiniz zaman bu dinleme aygıtlarını, bilgi geçme aygıtlarını görebilirsiniz. Mesela bir odaları var. İçinde bir cam fanus düşünün küp şeklinde. Oraya girerken basamak ağırlığınızı ölçüyor ve kapı ona göre otomatik açılıyor. Oraya tanımlanmış insanlar dışında kimsenin giremeyeceği anlamına geliyor. Böyle dışarıdan dinlenmeyi imkânsız hale getiren odalar var. Bunların hepsi elçilikte ve bugün bunlar müze olarak sergileniyor. Ben aynı şeyin çok daha gelişmiş şekilde Abu Dabi’de İsrail elçiliğinde olacağını düşünüyorum.

IŞIN ELİÇİN: Eğer halihazırdaki ticaret ofisinde böyle şeyler yoksa diyorsun… Onların zaten bir ticaret ofisi vardı galiba.

FEHİM TAŞTEKİN: Şimdi ticaret ofisinin diplomatik dokunulmazlığı yok. Aranabilir, her türlü müdahalede bulunabilirler. Ama elçilik artık İsrail toprağı olacağı için oraya müdahale edemeyeceklerdir ve İsrail orayı İran açısından tamamen izleme-gözleme-dinleme ve her türlü casusluk faaliyetinde kullanacaktır. Bu sadece dinlemekle ilgili değil. Birtakım operasyonel durumlar hep var MOSSAD’ın yürüttüğü operasyonlar var…

IŞIN ELİÇİN: Şimdi iki sorum var. Süreyi iyi kullanmak için müdahale ettim. Bir tanesi… Dün Katar Savunma Bakanı ile Milli Savunma Bakanı Akar Libya’dalardı. Şimdi – Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri de katarak söylüyorum – bu gelişmenin Katar’la Türkiye’yi de aynı kampa itme durumu var. Bilmiyorum Katar’ın özel bir pozisyonu var mı? Libya’yı, Doğu Akdeniz’i etkileyecek sonuçları olur mu? İlk sorum bu olsun.

FEHİM TAŞTEKİN: Siyaseten konuşulması gereken yerlerden kastım birazcık da bu. Elbette Libya mevzusunda Türkiye’ye karşı oluşan cepheyi diplomasi alanında daha güçlü bir şekilde destekleyecek bir nedene, bahaneye kavuşmuş oldu Emirlikler ve ortakları. Etkileyecektir. Burada Katar Türkiye’nin istediği rolü yüzde yüz oynayabilecek bir kapasiteye sahip bir ülke değil. Yine de şu anda bu blok Katar’ı hedef aldığı için ve Türkiye de Katar’a bir şekilde kalkan olduğu için Katar Türkiye’den yana pozisyonunu sürdürüyor. Ama Katar’ın da İsrail’le gizli ilişkileri olduğunu söyleyelim. İsrail Gazze’yi yıkar, Katar tazmin eder, yapar. Böyle bir ilişki biçimi var. Şu anda Katar’ın Gazze’ye enerji tedariki ve diğer maaşların ödenmesi konusunda yürütülen bir program var, bunun devamı için İsrail’le görüşmeleri sözkonusu. 1996’da ofis de açmışlardı Katar’da. Sonra 2000’de kapattılar. Türkiye’nin de elçiliği var. İlk tanıyan ülkelerden bir tanesi. İlişkileri çok iyi İsrail’le. AK Parti döneminde, özellikle Mavi Marmara sonrasında ticari ilişkiler dört-beş kat arttı. Bu sadece politik olarak kullanılan bir mevzu. İsrail’le ilişkileri çok etkileyen bir durum değil bu gerilimler. Katar için de geçerli. Ama Emirlikler’in bu hamlesi farklı ve Türkiye’yi Irak’ta, Suriye’de, Libya’da etkileyecek sonuçlar doğurabilir. En azından bunun için uğraşacaklardır. İki-üç ay öncesine kadar Emirlikler’in Libya’da yürüttüğü operasyonların duvara tosladığı ve sorgulandığı bir aşamaya gelinmişti ve zor durumdaydılar. “Bundan sonra ne yapacaklar”ı konuşuyordu herkes. Şimdi diplomatik olarak Emirlikler elini o kadar güçlendirdi ki sanmayalım bu mesele sadece İsrail-Filistin bağlamında kalacaktır, kesinlikle bunun ötesinde de Türkiye’nin önünü kesecek, işini zorlaştıracak. Başka mahfillerde, diplomatik kanallarda bunu kullanacaklardır.

IŞIN ELİÇİN: Türkiye şöyle bir çıkış yapmıştı… Birleşik Arap Emirlikleri’yle büyükelçinin geri çağırılması, diplomatik ilişkilerin koparılması ya da askıya alınması gibi… Bu adımı neden atmıyor, atmak için ne bekliyor olabilir?

FEHİM TAŞTEKİN: İsrail’i tanımış, elçiliği olan bir ülke. Her türlü ilişkisi olan bir ülke. Bu tür bir tepkide bulunduğu zaman bunu herkes çok abartılı görecektir, bu bir. İkincisi Türkiye’nin şu anda bütün öfkeye, laflara rağmen Washington’la ilişkileri bozma şansı yok. Ekonomi çok kötü. Birçok açıdan paslaşmalar devam ediyor ve hâlâ Erdoğan Trump’ın desteğini çok önemsiyor. Aradaki söylemlere rağmen, politik farklılıklara rağmen birçok yerde Amerika’nın işine gelen bir politika izleniyor, bir çakışma hâlâ ciddi oranda söz konusu politikalar arasında. O yüzden Amerika’yla özellikle İsrail lobisinin ve İsrail’in de Türkiye aleyhine çalışabileceği bir tepkiselliğe girmekten kaçınıyorlar. Dolayısıyla bu sadece kamuoyuna dönük bir gaz alma operasyonu, kullanma hamlesi olarak değerlendirilebilir. Herkes şunu soracaktır: Sen İsrail’e herhangi bir tepki göstermiyorsun, Mavi Marmara’da bile sadece diplomatik ilişkinin seviyesini düşürdün, ilişkiyi kesmedin. Ticari ilişkiler devam ediyor. Erdoğan’ın çocuklarının gemileri Aşdod Limanı’na gidip geliyorlar. Bunu herkes biliyor. Bunu sen böyle sürdürürken Emirlikler’e niye bu tepkiyi gösteriyorsun diye herkes bunun mantığını sorgulayacaktır. O yüzden bunun iç tüketime dönük bir söylem olduğunu, tarafların da bunun son derece farkında olduklarını düşünüyorum. Uzun süreden beri Avrupa, Amerika ve başka taraflar Erdoğan’ın sözlerini retorik olarak görüyorlar. Bu çerçevede ele alıyorlar. Çok fazla üzerinde durmak da istemiyorlar. Onlar bile bunu böyle değerlendirirken biz oturup niye sözünü yerine getirmedi diyerek bu lafın arkasından gitmemeliyiz. Şimdiye kadar tonlarca şey söylendi İsrail’le, Filistin’le ilgili. Erdoğan “Gazze’ye gideceğim” dedi, gidemedi mesela. Çok basit. Gazze’ye gitme iradesini gösterdiği zaman bunu yapabilir ama İsrail, Amerika buna yeşil ışık yakmadığı için yapamıyor. Çok basit bu. Bunu yapamayan bir lider elçiliğini Abu Dabi’den çekecek… Abu Dabi ile de çok iyi ilişkiler var bu arada aradaki bunca kavgaya rağmen. Siyasetin çifte standartları her zaman çalışıyor.

IŞIN ELİÇİN: Peki son soru o zaman, bölgeye yakın vadede bakacak olursan ne görüyorsun? Amerikan seçimleri böyle duruyor yukarıda. Herkes onu beklemek isteyecektir. ‘Trump kalacak mı gidecek mi’ diye bir aksiyon belirlemek için. Ama bir yandan da Trump gidecek endişesiyle gitmeden adım atmak istenebilir. Özellikle İran ve Suriye açısından, belki Lübnan açısından, bloğun öteki tarafında kaldığı düşünülen ülkeler açısından bunun sonuçları olabilir. Ne dersin?

FEHİM TAŞTEKİN: İsrail politikası hiçbir şekilde değişmez. Trump elbette bazı önemli, ciddi adımlar attı İsrail lehine ama genel çerçevede Amerika’da başkan kim olursa olsun İsrail’le ilgili İsrail’i üzecek fazla gelişme olmaz. Suriye’de durum biraz değişebilir. Trump hâlâ asker çekme eğiliminde. Oradaki petrol mevzusuyla bağlantılı ve İran’la bağlantılı olarak politikasını değiştirdi. “Biz bu anlamsız savaşlarda olmamalıyız” diyor. Demokratlar öyle değil. Demokratlar Türkiye’yi biraz sıkıştırabilecek bir politika izleyecekler, özellikle Kürtler bağlamında. Ama bu Emirlikler’in İsrail’i tanıma mevzusunun etkilerinin seçimlerden sonra da geçerli olacağını söyleyebiliriz. Onlar kazandıkları bu kartı sadece Trump’la değil daha sonraki dönemde başkan kim olursa onun döneminde de bu kartı etkili bir şekilde kullanacaklar. Sadece Washington’la güzel ilişkiler ve silah ticareti açısından değil, Türkiye’nin bölgesel politikalarına çelme takmak için de kullanacaklar. İran’a hakeza bloke etmek için bunu etkili bir şekilde kullanacaklar. İran’la ilişkiler çok nazik bir süreçten geçiyor. Fakat şöyle bir parantez açmakta fayda var: Demokratlar İran’la nükleer anlaşmayı yeniden canlandırırsa, Trump’ın çöpe attığı anlaşmaya tekrar geri dönerlerse, bölge politikaları bundan etkilenir. İsrail’in Araplarla birlikte İran’a karşı geliştirdiği bu kurgu zayıflar. Bunu da parantez içinde söylemek lazım. Her açıdan Amerika’daki seçimler kuşkusuz belirleyici. Türkiye bekliyor, Libya’da, NATO’da ne olacak diye. Biden’ın önceki açıklamaları yeni gündeme geldi. Bu bazı işaretleri veriyor. Ama biz Amerikan kurumsal yapılarının tepkilerini ve bunun belirleyiciliğini de ciddiye almalıyız. Trump’ı da frenleyen ya da şekillendiren, bir şekilde Trump’ın da orijinal planlarını yerine getirmesine engel olan Amerikan kurumsallığı var. Başkanlar elbette dış politikada çok belirleyici ama “Amerikan Establishment” dediğimiz düzenin, yani Pentagon, CIA, Dışişleri ve Kongre’nin dediğimiz bu dört ayağın ne kadar etkili olabileceğini biliyoruz. Yani, seçimler önemli ama her şey seçimlerden ibaret değil. Bunu demek istiyorum.

IŞIN ELİÇİN: Çok teşekkürler Fehim Taştekin. Sevgili izleyiciler sizlere de teşekkür ediyoruz. Hoşça kalın.

FEHİM TAŞTEKİN: Hoşça kalın.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus