On the Move with Begüm Başdaş (3): with journalist Daniel Trilling on right-wing populism and anti-migration politics in Europe

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Begüm Başdaş’s guest was British journalist Daniel Trilling. Right-wing populism and anti-migration politics in Europe were discussed in the third episode of “On the Move”.

Begüm Başdaş ile Yollarda (3): “Avrupa’da sağ-popülizm ve mülteci karşıtı politikalar”

Begüm Başdaş’ın sorularını gazeteci Daniel Trilling cevapladı.

Begüm Başdaş: “Yollarda” programının üçüncüsüne hoşgeldiniz.

Bugün, gazeteci Daniel Trilling ile Avrupa’daki aşırı sağ siyaseti ve bunun Avrupa’nın göç politikaları üzerindeki etkisini konuşacağız. Daniel’ın üzerinde çalıştığı konulardan Yunanistan’da Altın Şafak partisi davasını, Fransa ve Avusturya’da yakın zamanda yaşanan saldırıların ardından aşırı sağ grupların ve söylemlerin göç politikalarını nasıl etkilediği, mültecilerle dayanışma içinde olmanın kriminalize edilmesi ve Türkiye’nin bütün bu resimdeki yeri gibi konuları ele alacağız.

Konuğumu tanıtmak istiyorum. Hoşgeldin Daniel. Daniel İngiliz bir gazeteci, editör ve yazar. 2013 – 2019 yılları arasında New Humanist dergisinin editörlüğünü yaptı. Göç, insan hakları, milliyetçilik ve Avrupa’da aşırı sağ hakkında yazıyor. Ayrıca “Lights in the Distance: Exile and refuge at the borders of Europe” ve “Bloody Nasty People: The rise of Britain’s far right” kitaplarının yazarı. Genellikle, The Guardian ve London Review of Books için yazıyor.

Yayına katıldığın için teşekkür ederim. Yeni karantinanın ilk günlerinde Londra nasıl?

Daniel Trilling: Bugün hiç dışarı çıkmadım, yani fark yok.

Begüm: Bugün bunu konuşmayacağız ama şimdi Yunanistan’ın da karantinaya girmesiyle yakında karantinanın mültecileri kış şartlarında nasıl etkilediğini konuşmamız gerekecek maalesef.

O zaman 2013 yılında Yunanistan’da anti-faşist rapçi Pavlos Fyssas’ın (‘Killah P’) Altın Şafak partisinin bir üyesi tarafından öldürülmesinin ardından, 2015 yılında başlayan ve neredeyse 470 duruşma devam eden Altın Şafak davasıyla başlayalım. Altın Şafak’ın birçok suç işlediği, özellikle de mültecileri hedef aldığı biliniyor. Atina mahkemesi 5 yıl sonra geçen ay açıkladıkları mühim kararda partiyi bir “suç örgütü” olarak tanımladı ve parti liderlerini 13 yıla varan hapis cezalarına çarptırdı.

Altın Şafak davası Yunanistan yakın tarihinin en önemli siyasi davalarından biri olarak görülüyor. Bize lütfen Altın Şafak’ın ne olduğunu ve kırk yıl kadar önce kuruluşundan beri nasıl evrim geçirdiğini anlatabilir misin?

Daniel: Altın Şafak yaklaşık 40 yıl önce kurulmuş bir aşırı-sağ, neo-Nazi örgüt. Yunanistan’ı 1960 sonlarından 1970’lere kadar yöneten sağcı askeri diktatörlüğü destekleyenler tarafından kuruldu. En başından beri oluşumun kurucularının ideolojisi neo-Nazi, yani Alman Nazi partisinin ve Adolf Hitler’in düşünceleri üzerine kurulu. 80’ler ve 90’lardaki varlıklarının büyük kısmında Yunanistan’da aşırı sağ eylemlere dahil olan, solcu karşıtlarına küçük çaplı saldırılar düzenleyen ufak bir yeraltı oluşumuydu. 2008 ekonomik krizi ve özellikle Yunanistan’ı çok kötü etkileyen Euro bölgesi krizi yıllarında ve sonrasında popülaritesi çok arttı. 

Altın Şafak 2012 yılında daha geniş bir destek bulmaya başladı ve adaylarından bazıları parlamentoya seçildi. O dönem çok şaşırtıcı bir olaydı bu. Tabi o noktada zaten Avrupa genelinde aşırı sağ ve sağ popülist hareketlerde bir büyüme söz konusuydu. Ama ilk defa bu kadar uç görüşteki bir parti böyle bir seçim başarısı kazanmıştı. 2012 seçimleri Yunanistan’ın siyasi kutuplaşmasının yüzeye çıktığı nokta oldu. Finansal krizin ardından gelen hükümetler Yunanistan’ın borçlandığı Avrupa Birliği (AB) ve Uluslararası Göç Organizasyonu (IOM) tarafından ısrar edilen kemer sıkma politikalarını halka dayatıyordu. Yunanistan ekonomisini kurtaran bu kurumlar, Yunanistan kamu harcamalarında sıradan işçi sınıfına ve orta sınıf vatandaşlara ciddi zararlar verecek kesintiler talep ediyordu. Bunun sonuçlarından biri de şuydu ki eski politik sistem çatladı ve seçmen sola veya sağa doğru kaydı.

Sadece sağda bulunan Altın Şafak’a destek artmıyordu, aynı zamanda radikal sol bir parti koalisyonu olan Syriza da yükselişteydi. Hatta Syriza bu durumdan daha fazla yararlandı ama Altın Şafak önemli bir kısmı yanına çekmeyi başardı. Bu gelişmeler Avrupa’da başka yerlerde yaşanan siyasi eğilimlere de benziyordu. Altın Şafak hakkında çok daha farklı ve şok edici olan şey fikirlerinin aşırılığıydı. Partinin temel ideolojisi direk olarak Nazi Almanya’sından alınmıştı. Parti sadece seçimlere aday çıkarıyor değildi, son derece bilinçli olarak paramiliter tarzda düzenlenmiş bir oluşumdu, yani yine Alman Nazi partisinin örgütlenmesini örnek alıyordu. Seçimlere katılan bir tarafı vardı, bir de sokakta dövüşen tarafı vardı. Bazen silahlı olmak üzere, savaş eğitimi almış üyeleri ve paramiliter bölükleri olan örgüt, şiddet eylemleri gerçekleştiriyordu. İşte dava da sonunda bunu ispatladı.

Begüm: Altın Şafak eylemlerine biraz daha somut örnekler gösterebilir misin?

Daniel: Altın Şafak varoluşu süresince solcu aktivistlere, siyasi karşıtlarına ve göçmen topluluklara uyguladığı şiddetle ilişkilendirildi. Yaklaşık 2008’den sonra Altın Şafak büyüyüp seçim kazanma stratejisini uygulamaya başladığında, Yunanistan şehirlerindeki özellikle de belli göçmen topluluklarını hedef alan şiddetli saldırı eylemleri ivme kazandı. Bunlar arasında özellikle Atina’nın son on–yirmi yılda farklı etnik ve kültürel grupların yaşadığı, Afganistan’dan, Pakistan’dan ve çeşitli Afrika ülkelerinden göçmen topluluklarının olduğu mahalleler vardı. Altın Şafak oldukça bilinçli olarak bu toplulukları sistematik şekilde hedef aldı ve insanları bu mahallelerden dışarı sürmeyi amaçladı. Bu benim üzerine yazdığım ve mahkemede de sağlam bir şekilde kanıtlanmış bir şey.

Saldırılar Atina ve diğer yerlerde belirli göçmen topluluklarını benzer yöntemleri izleyerek hedef alıyordu. Örneğin, 2010 yılında Atina’da Afgan topluluğuna baktığımızda, Afganların sokakta tek başlarına veya küçük bir grup halinde yürürken tamamen siyah giyinmiş, birbirleriyle koordinasyonlu şekilde tuğla veya kırık cam şişe kullanan erkekler tarafından “normal” bir ırkçı saldırının çok ötesinde saldırılara uğrama hikayeleri biliniyordu. Bu saldırılar sadece anlık gelişen bir durum değildi. Planlanmış ve hedef seçilmiş saldırılardı. Bu, Altın Şafak’ın kuruluşundan beri olan şeylerdi. Adayları parlamentoya seçildikten sonra bile stratejilerinin kritik bir unsuru buydu. En başta göçmen topluluklarına yapılan saldırıların hedefleri gittikçe daha fazla Yunanistan vatandaşını kapsayacak şekilde genişledi. Anti-faşist rapçi Pavlos Fyssas 2013 yılında öldürüldü, ki bu tarihte Altın Şafak’ın parlamentoda 17-18 tane milletvekili vardı. Sokakta şiddet stratejilerinin bir parçasıydı ama bardağı taşıran son damla oldu. Yani dengeyi bozdu ve daha önceleri Altın Şafak hakkında bir şey yapmaya çekinen hükümeti harekete geçmek zorunda bıraktı.

Begüm: Altın Şafak’ın Yunanistan’daki kritik pozisyonlara, özellikle de polis gücüne, sızdığını biliyoruz. Yeni Demokrasi partisi 2019’da başa geldiğinde Altın Şafak parlamentoda hiç koltuk alamamıştı. Fakat yine de Altın Şafak’ın göçmen karşıtı fikirlerinin şimdi hükümette olduğunu düşünenler var. Dava tabii ki büyük bir zafer. Bu mücadelede önemli bir rol oynayan Pavlos’un annesi “başardın oğlum” diye haykırırken, Altın Şafak saldırılarının mağrdurlarının avukatı “biz kazandık”  dedi. Benim de sana sorum şu: buradaki başarı nedir? Sana göre bu davanın Yunanistan politikası ve toplumunun geleceği -hatta Avrupa’nın aşırı sağ oluşumları- üzerinde büyük bir etkisi olacak mı?

Daniel: Bu çok ilginç bir soru. Bu konularda konuşurken karıştırılan birkaç şey var. Bunları ayırmak önemli. Mümkün oldukça kısa bunu yapmayı deneyeceğim. Altın Şafak’tan başlarsak, Altın Şafak’ın göçmen karşıtı ideolojisinden bahsettin. Kesinlikle göçmen karşıtı bir ideolojileri var. Onların politik yapısının önemli bir kısmı bu. Ama onların temsil ettikleri şey bunun ötesine gidiyor. Altın Şafak Nazi ideolojisine sahip. Onlar aslında Yunanistan toplumunu faşist ve otoriter bir şekle sokmak isteyen faşist bir örgüt. Onlar organize şiddeti bu amaçlara ulaşmanın meşru bir yolu gibi görüyor, tıpkı 20. yüzyıldaki Nazi ideolojisi gibi. Nihai amaçları toplumu “temizlemek” ve dışarıdaki ve içerideki düşmanları yok etmek. 

Altın Şafak için göçmen karşıtı, yabancı düşmanı, ırkçı fikirler bir amaca giden araçlardı. Onların ideolojisinin merkezi değildi. Ama tabii ki Yunanistan ve Avrupa toplumunda, dünyanın her yerinde, göçmen karşıtı ve yabancı düşmanı fikirler daha geniş siyasi akımlarda varoluyor. Altın Şafak davasında ne kazanıldığına bakarsak, zafer şuydu ki Altın Şafak bir organizasyon olarak tamamen dağıtıldı ve eylem alması imkansız hale getirildi.

Yunanistan’ın Altın Şafak’ın liderlerini tutukladığı 2013 yılına doğru giderken ülkenin büyük problemlerinden biri, Altın Şafak’ın organize bir şekilde saldırı planları yapmasına karşın devletin bu konuda bir şey yapmaması ve eylemlerin cezasız kalmasıydı. Bunun neden özellikle Yunanistan’da gerçekleştiğiyle ilgili karmaşık sebepler var. Öncelikle, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sı tarafından işgal edilmiş ve çok acılar yaşamış bir ülkede bunu görmek çok garip, ama Yunanistan halkı 20. yüzyılda bölünmüş bir halktı. 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından da sağcılar ve solcular arasında bir iç savaş çıktı. Yunanistan toplumunda bununla bağlantılı derin bölünmeler vardı ama 60’ların sonlarında ve 70’lerin başlarındaki diktatörlük sağcı askeri bir diktatörlüktü. Bunun bir parçası da küçük ve paramiliter grupları, devletin yaparken görünemeyeceği işler için kullanmaktı.

Diktatörlüğün düşüşünden sonra bu grupların ne derece faal olduğu sorusu belirsiz kalmıştı. Yunanistan adalet sisteminde ve devlette bu sağcı grupların devletle ilişkisini kesecek köklü bir reform yapılmadı. Yakın zamanda da bunlar arasında nasıl bir geçişkenlik olduğu belli değil. Örneğin Altın Şafak’ın polis kuvvetlerinden üye aldığı veya polis kuvvetleri içinde sempatizanları olduğu söyleniyordu. Bu konuda oldukça fazla delil duruşmalarda ortaya çıktı. Polislerin Altın Şafak ile örneğin sol grupların eylemlerinin polislenmesi hakkındaki planları tartıştığı telefon kayıtları mahkemede sunuldu.

Bu konunun büyük kısmı netleşmiş değil, ama anti-faşizm ile anti-ırkçılığa baktığımızda, bunlar benim için çok önemli ve çoğu zaman birbirleriyle bağlantılı siyasi prensipler. Ama biraz da farklı yönlere işaret ediyorlar. Anti-faşizm hakkında düşündüğümüzde, bunun çok önemli bir parçası tartışmalarda göz ardı ediliyor. Oluşumları siyasi düşünceleri bozguna uğratmanın yanı sıra onları eylem alamaz hale getirmeyi de hedefliyor. Altın Şafak davası şüphesiz ki büyük bir galibiyet, ki burada da anti-faşist aktivistlerin büyük bir rolü var. Sadece devlet gelip bir şeyleri düzeltti demek doğru olmaz. Eğer anti-faşist aktivistlerin, avukatların, hukuki gözlemcilerin ve araştırmacı gazetecilerın, yani savcıların kaçırdığı delilleri ortaya çıkaran kişilerin çabaları olmasaydı, bu dava büyük ihtimalle başarıya ulaşamazdı. Bu işi başarıya ulaştıran bir sosyal hareketti. Bunun sonucu olarak da, fon toplayabilen, üye bulabilen, onları şiddet eylemleri için eğiten, Nazi ideolojisini öğreten Altın Şafak’ın hareket etmesi engellendi. Bu demek değil ki bu fikirlere sahip insanlar kayboldu, göçmen karşıtı ve yabancı düşmanı kişiler hatta sağ popülizm yenildi. Bunların ayrı ama bağlantılı konular olduğunu fark etmek önemli diye düşünüyorum.

Sorunun ikinci kısmına gelirsek, bu demek ki Yunanistan’da da -diğer ülkelerde olduğu gibi, sadece Avrupa da değil, Türkiye, ABD, Hindistan vs- sağ popülist ideoloji büyük bir olgu. Ama genel olarak bunu taşıyan organizasyonlar neo-faşist, neo-Nazi değil. Bunlar ya yeni kurulan popülist partiler, ya da bu tarz sağ popülizmi benimsemiş ana akım sağ partiler. Benim geldiğim İngiltere’de durum ikincisi. Muhafazakar parti iktidarda ancak Brexit referandumundan sonra ve başka bir takım gelişmelerin sonucunda sağ popülist bir gündem benimsediler ve bunu var olan siyasi platformlarına eklediler. Yunanistan’da durum biraz farklı. Ama benzer bir argümanı şu an iktidarda olan Yeni Demokrasi için yapabiliriz. Geçen yıl genel seçimi kazandılar. Bir yandan kendilerini sosyal anlamda liberal, piyasa yanlısı, Avrupa destekçisi olarak tanıtıyorlardı ama öteki taraftan da göç, mülteci ve sınır güvenliği konularında çok katılardı. Buna Altın Şafak’ın fikirleri yaşıyor demekten ziyade, Altın Şafak’ın kullandığı aynı göçmen karşıtı fikirler hala başkaları tarafından kullanılmak üzere ortada duruyor diye bakmak doğru olur.

Geçtiğimiz yıl Yeni Demokrasi partisinin başa gelmesiyle gözlemlediğimiz değişim Türkiye’yle Ege ve Evros sınırlarında uygulanan politikalarının katılaşması. Bu şiddet de içeriyor. Altın Şafak gibi bir partininkinden farklı bir şiddet ama sonuçta devlet şiddet kullanarak insanları sınırdan geri püskürttü. Bu insanlar genelde zaten ya yolculuk koşullarından ya da bireysel geçmişlerinden ve durumlarından dolayı çok kırılgan olabiliyor. Birçok insan hakları gözlemcisi, gazeteci ve farklı aktivistlerin de söylediği gibi, sınır geçişlerinde yaşananlar, sığınma hakkına erişimin ve insan haklarının korunması konusunda uluslararası sözleşmelerin ihlali idi.

Begüm: Paris, Nice, Viyana şehirlerinde yaşanan saldırılar Müslüman ve göç karşıtı söylemleri – hatta göçmen ve mültecileri toplu olarak suçlulaştıran söylemleri- yine hareketlendirdi. Bunda Fransa’daki saldırıları gerçekleştirenlerin yeni göçmenler olduğunun -biri Çeçen diğeri de Tunus’tan İtalya üzerinden Fransa’ya gelmiş- duyulması da etkili oldu.

Aşırı sağ seslerin 2015 yazı ertesinde de yükseldiğini söylemek mümkün. 2016 yılında Köln’de yaşanan yılbaşı olaylarından sonra, gazete manşetleri sıkça Müslüman göçmen erkeklerin “Avrupalı kadınlara” cinsel şiddet tehditi oluşturduklarını ya da potansiyel “terörist” olduklarını iddia ediyorlardı 

Zaten mülteci haklarının korunmasından uzak olan “Göç Paktı” tartışmalarına baktığımızda, Visegard dörtlüsünün (Çekya, Polonya, Slovakya ve Macaristan) siyaseti ve Almanya’daki AfD gibi aşırı sağ partilerin uluslararası sorumluluk paylaşımına itiraz ettiklerini görüyoruz.

2018’de sen Guardian’da şöyle yazmışsın: “Aşırı sağın sunduğu gerçek tehlike Müslüman karşıtı ve yabancı düşmanı tavırları toplumun geneline yaymak konusundaki başarıları.” Almanya’daki birçok meslektaşım, çoğu Almanın mültecilerin ülkelerine gelmesini hoş karşıladıklarını ve aşırı sağ grupların azınlıkta olduğunu söylüyor. Oysa Avrupa’nın göç politikalarına baktığımızda bunun tersini görüyoruz. 

Aşırı sağı temsil eden bazı kişilere uluslararası alanda büyük ilgi gösteriliyor. Bu hafta yapılan ABD seçimlerinde açıkça QAnon’u destekleyen birinin temsilciler meclisine seçildiğini gördük. Bize lütfen Avrupa’daki aşırı sağ hareketlerin nasıl örgütlendiklerini ve sadece toplumu değil ama siyaseti de değiştirmek açısından ne kadar etkili olduğunu anlatır mısın?

Daniel: Bence Avrupa’daki daha geniş resme bakarsak son 10 yılda en çok büyüyen hareketler genel olarak sağ popülizm yapan hareketler. Tabi bu ülkeden ülkeye değişiyor, genel hatlarından bahsediyorum. Sağ popülizm sağ siyasette görülen değişik trendlerin geniş bir şekilde gruplanması. Bazen aşırı sağ, faşist fikirlere sahip kişileri de kapsayabilir ama bu yöne çekilen ılımlı muhafazakarları hatta eskiden sol görüşleri olanları da kapsayabilir. Bence bütün bu sağ popülist hareketleri birleştiren şey, müesses nizama ve onun hakim değerlerine karşı bir hareket yaratma isteği.

Bunu şöyle görüyorlar: halkın demokratik iradesi hesap vermeyen, küreselci, değerleri herhangi bir ülkenin sıradan insanlarından çok farklı olan, milliyetçilik gibi şeylerden nefret eden, elitler tarafından bastırılıyor. Bu elitler halkın iyiliğini gözetmiyor ve tehlikeli dış tehditlerin, mesela göçmenler ya da suç işleyebilecek yabancıların çıkarını kendi halklarının çıkarının önüne koyuyor. Yani bu sağ popülist hareketlerin iddiası “Elitlere karşı halkı biz temsil ediyoruz. Halkın iradesini gerçekleştirmek, milletin kimliğini ve iradesini yeniden ortaya koymak için buradayız.” Ulus kavramı oldukça sık kullanılıyor.

Bir açıdan bakınca bu konuda şaşırtıcı derecede başarılı oldular. Sağ popülizm artık birçok ülkenin siyaset haritasına temelli bir şekilde yerleşti. ABD’den bahsettin. Bugün seçimlerin kesin sonucunu bilmiyor olabiliriz ama sonuçların ne derece yakın olduğuna bakarak Trump’ın ve onun temsil ettiği fikirlerin geçici bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Bu artık ABD siyasetine yerleşmiş bir şey ve sadece bireysel olarak Trump’a bağlı değil, bu gidiş o siyaset sahnesini terk ettikten sonra da devam edecek, artık bu ne zaman olursa.

Dünyanın hiçbir yerinde bu siyasi dalganın bir çoğunluğu temsil ettiğini düşünmüyorum. Herhangi bir ülkenin siyasetine tam anlamıyla hakim olabilmiş değil. Normalde bu hareketlerin en büyük başarısı bir ülkenin büyük bir azınlığı arasında destek bulmak. Ama böyle bir desteğe sahip olan bir siyasi hareketin nasıl geniş bir şekilde gündemi oluşturabileceğini gösteriyor. Avrupa’daki son on yılda sağ popülist hareketlerin yükselişi karşısında, yine de gücün hala genellikle merkez politikacılarında olduğunu düşünüyorum. Çoğu hükümet hala merkez hükümetleri. Hala karar onlar verme pozisyonunda. Sağ popülizmin yükselişini görünce buna öyle ya da böyle uyum sağlamaya çalıştılar: kendilerine oy verenlerin mutlu kalmasını ve kendilerine oy vermeye devam etmelerini sağlayacak şeyleri yapıp, onları popülistleri desteklemekten uzak tutmaya çalıştılar.

Göç konusunda, özellikle de Avrupa sınırlarında, belirleyici bir dinamik bu oldu. Göç, özellikle de düzensiz göç (insanların gitmek istediği ülkelerin izni olmadan sınırları geçmesi), her zaman sağ gruplar tarafından suistimal edilen “güvenlik” ve “korku” kaynağı oldu. Bu dinamik özellikle 2015 “mülteci krizinden” beri Avrupa’da siyaseti şekillendirdi.

Bunun şekillendirici bir dinamik olduğunu söylemekte fayda var ama bununla gelen bir ters akım da vardı. Avrupa’nın 2015 krizine yanıtını “çelişkili” olarak nitelendiribiliriz. Sadece şöyleydi ya da böyleydi diyemeyiz. Burada sadece siyasetçilerden değil Avrupa toplumunun genelinden bahsediyorum. Birçok kişi tarafından insani endişeler ve öncelikle zorluk içindeki kişilere yardım etme isteği ve aynı zamanda organize olup sistemsel değişiklik sağlama çabası gördük. Bir de buna karşı tepki vardı. Yabancı düşmanlığı yapan, dışardan insanların Avrupa’ya girmesiyle ilgili ırkçı korkuları dillendirenler vardı. Hem potansiyel güvenlik tehlikesi anlamında hem de yabancı bir kültür, din ve ırktan gelmeleri hakkında. Siyasette rekabet içinde olan iki akım bunlar.

2015’ten bu yana Avrupa siyasetinin merkezinin yolculuğuna bakarsak, en baskın eğilimlerden biri sınır güvenliği konusunun üstüne gitmek, bunu yapmalarının nedeni de “eğer biz yapmazsak popülistler gelecek ve onlar yaparsa çok daha kötü olacak” düşüncesi. Bunu iyi gösteren bir örnek Akdeniz’deki arama kurtarma çalışmaları. Arka plan olarak şunu söyleyeyim, bana kalırsa Avrupa yıllarca denizdeki hayatları koruma sorumluluğunu yeterince ciddiye almadı. Birçok kişinin Akdeniz’i aşıp Avrupa’ya ulaşmaya çalışmasına sebep olan 2011’deki Arap isyanlarının ardından Avrupa’nın duruma tepkisi oldukça tutarsızdı. Bazı noktalarda hayat kurtarmaya çalışırken bazı noktalarda da görevlerini tamamen yerine getirmiyordu. Son derece işlevsiz bu dinamik, 2015 mülteci krizini de besledi.

Bazı ülkelerde insanları kurtarma çalışmalarını önceliklendiren girişimler vardı, İtalya bunun en büyük örneğiydi. 2015’ten sonraki fikir birliği ise Akdeniz üzerinden gelen göçü azaltmak gerekliliği idi ve arama kurtarma operasyonlarını bunun önünde bir engel oluşturuyordu. Avrupa devletleri arama kurtarma operasyonlarını bıraktıkça bu boşluğu gönüllüler doldurdu. Gönüllüler kendi gemileriyle Libya açığında ve Ege Denizi’nde yardıma ihtiyacı olan kişileri arayıp, onları kurtarıyordu. Bunu Sınır Tanımayan Doktorlar veya Save the Children gibi büyük uluslararası organizasyonlar da yapıyordu, açık bir şekikde siyasi arka planı olan küçük aktivizm grupları da.

Begüm: Sonraki sorumu cevaplamaya başladın bile. Şunu sormak istiyorum, senin çalışmalarından yola çıkarak, mülteciler ve denizdeki gönüllülerin hikayelerini sormak istiyorum. Bu konuştuğumuz politikalar yardıma ihtiyacı olan kişileri ya da dayanışma içinde olmaya çalışanları nasıl etkiledi?

Daniel: Az önce dediklerimi bitirecek olursam, “mülteci krizinin” birkaç yıl sonrasında gönüllü gruplar, STK’lar ve hayır kurumları denizdeki arama kurtarma çalışmalarını ve karadaki kurtarma eforlarını -yaygın bir çalışmanın parçası olarak- üstleniyorlardı. Devletler kasten bu çalışmalarda bulunmuyordu çünkü önceliği göçü kontrol altına almak, sayıları azaltmaktı. Yani elimizde devletin yapması gereken işi yapan aktivistler ve sivil toplum vardı. Hükümetler buna olumsuz bakmaya başladığında, gönüllülere de karşı durararak engellemeye çalıştı.

Yardıma ihtiyacı olan kişiler ve yardım etmeye çalışan gönüllülere olan etkisine bakıldığında, en basit ifadeyle insanların hayatını ve güvenliğini korumak daha zor bir hal aldı. İnsanların haklarına, adil hukuki sürece erişimi ve ihtiyaçlarını karşılamak için bir yerden bir yere gitmeleri çok daha zorlaştı. 2015-2016 arası dönemde sığınma talep eden kişilerin Avrupa Birliği içinde dolaşımı kolay hale gelmişti ama şimdi durum tam tersi. Avrupalı siyasetçiler sistemin böyle yürümesini istediklerini söylüyor olabilir. Ama objektif olarak bakarsak, bu sığınmacılar için büyük bir zorluk teşkil ediyor çünkü sığınmacılar onları ağırlayacak kapasitesi ya da isteği olmayan, onların sığınma talepleriyle düzgün bir şekilde ilgilenemeyecek ve adalet hakkını güvence altına alamayacak ülkelerde sıkışıp kalabiliyorlar. Sığınmacıların yollarına devam etmesi ve başa bir yerde destek araması fiziksel olarak engelleniyor. 

Denizler daha da tehlikeli bir hal aldı. Libya’dan İtalya’ya botlarla ulaşmaya çalışanlarla ilgili çok iyi bir araştırma yeni çıktı. 2016-17’den itibaren göçe karşı katı bir duruş sergileyen İtalya hükümeti ve AB açısından bu göç politikaları başarılı oldu. Libya’dan tehlikeli botlara binen insanların sayısı azaldı. AB bunun insani açıdan da bir başarı olduğunu iddia ediyor çünkü daha az kişinin bu yola çıkması daha az kişinin denizde ölmesi anlamına geliyor. Ancak yeni araştırmalar gösteriyor ki oransal olarak bakıldığında bu yolculuklar eskisinden daha da ölümcül hale geldi. Arama kurtarma çalışmaları olmadığı için daha az kişi botlara biniyor olabilir ama eğer o bota biniyorsanız, batıp boğulma ihtimaliniz eskisine kıyasla daha yüksek.

Aynı zamanda, araştırma gösterdi ki göç konusundaki katı tutumu meşrulaştıran “arama kurtarma çalışmalarının göçü artırdığı” söylemi gerçeği yansıtmıyor. Libya’ya bakıldığında STK tekneleriyle arama kurtarma çalışmalarının yapılıyor olmasının Libya’dan yola çıkan insan sayısını etkilemediği görüldü. Eğer kaçakçılık işini ve Libya’da işlerin nasıl yürüdüğünü biraz biliyorsanız, kaçakçılar her şeyi kontrol ediyor ve onların çıkarı kişileri denize çıkarmak, sonra insanların başına ne geldiği umurlarında değil. Denize çıkardıkları insanlar da Libya’yı terketmek istiyor. Libya’daki durumdan dolayı bunu çok istiyorlar. Kurtarma çalışmalarının rolü Avrupa’daki siyasetçilerin anlattığından çok farklı. 

Etkinin bir başa önemli boyutu da dayanışmanın suçsallaştırılması. “Mülteci krizi” sırasında çok fazla sıradan insanın, vatandaşın, göçmenin, bir dolu insanın, sorumluluk alıp dayanışma ağları oluşturup aslında devletin yapması gereken işleri yaptıklarını gördük. Bunlar denizde insanları kurtarmak, hareket halinde veya güvenli olmayan kamplarda veya Avrupa içindeki yolculukları sırasında göçmenlere yemek dağıtım ağları kurmak gibi şeylerdi. Halktan kişilerin göçmenlerle organize olup hali hazırda zaten sahip oldukları haklara erişmek veya daha fazla haklara erişmelerini sağlamak, sığınma süreçlerine yardımcı olmak gibi şeyler. Yine de çoğu zaman yiyecek, barınma ve sıcak tutacak kıyafetler sağlamak kadar temel şeylerdi. Bu sadece Akdeniz’de değil, geçtiğimiz yıllarda Avrupa’nın aşağı yukarı her ülkesinde gerçekleşti. Yunanistan’ın Ege adalarında, Fransa – İtalya sınırında, Fransa ve İngiliz sınırları arasındaki İngiliz Kanalı’nda…

Begüm: Yetkililer tarafından kriminalize edilmelerinin yanı sıra bu kişiler toplumsal olarak da cezalandırılıyor. Dayanışma içinde olanlar, yabancı ajanlar veya kaçakçılar olarak görülebiliyor, en azından benim çalıştığım Ege adalarında bu oluyor. Bu süreçte kendini “usanmış” hisseden muhafazakar yerel halktan insanlar tarafından hedef haline gelebiliyorlar.

Daniel: Bu sadece Yunanistan’la sınırlı değil, daha genel bir dinamiğin parçası. Tekrar söylüyorum, çelişkili iki siyasi akım söz konusu. Sosyal olarak cezalandırılan kişiler aynı zamanda takdir gören kişiler oluyor. Bazen de aynı kurumlar önlerine engeller çıkarıyor. Özellikle de AB seviyesinde insani yardım girişimleri ve gönüllü çabalar çok takdir görüyor. Ege’de yer alan Midilli Adası Nobel ödülüne aday gösterildi değil mi?

Begüm: Efi Latsoudi ve Midilli Dayanışması 2016 Nansen Ödülü’nü aldı.

Daniel: Ama aynı zamanda, bu kişiler ciddi bir düşmanlığın objesi oluyorlar. Burada gözlemlediğim dinamik, göçmen karşıtı politikaların var olması ve bu toplumumuzda bir salgın. “Mülteci krizi” Avrupa’nın sınır sisteminin kırıldığı noktadır. Sistem, hayatı korumak ve mülteci haklarını korumak yerine, güvenliği ve caydırıcılığı en öne koyuyordu. 2015’te sistem etkin bir şekilde çöktü. Bu nokta etraflıca tartışılabilirdi, belki de çöküşün sebebi durumun gerçekliğinin anlaşılmamasıydı. Gerçeklik şu ki, göç her zaman oluyor ve insanlar hem güvende olabilecekleri hem de hayat kurabilecekleri yerlere gitmeye çalışacaklar.

Bence kabullenilmeyen kısım bu. Mesele sadece bir günden diğerine sağ kalmak değil, insanlar nerede yaşarlarsa kendi hayatları hakkında, gelecekleri hakkında söz sahibi olacaklarını düşünüyorlar. Birçok kişi, Avrupa’dan çok uzak yerlerden gelmiş olsalar dahi bütün bunları Avrupa’da bulabileceklerini düşünüyorlar. Şu an yerinden edilmiş bu kişiler azınlıkta ama yine de bu bir gerçeklik. Avrupa’nın tepkisi bunu kabullenmek ve bu gerçeğe uygun politikalar geliştirmek yerine 2015’ten önce sahip olduğu sistemi geri getirmeye çalışmak. Savunmayı yeniden nasıl sağlarız? Bir taraftan kriz durumlarını şişirip, tek kazananı olan durumlar haline getiren sağcı, aşırı sağ popülist hareketlerin baskısı altında kalan merkez politikacıları, bu fikir birliğini sağladığında, göçmenler ve göçmenlerle dayanışma içinde olanlar hedef haline getiriliyor. Ege adalarında yaşandığını anlattıkların bunun bir örneği. Eminim ki o adalarda her zaman göçmenleri destekleyen ve ırkçılık karşıtı siyaseti benimseyen kişiler de, buna son derece düşmanca yaklaşan kişiler de, ortada konumlanan ve yardımcı olmak istese de kaosu görünce birinin bu konuda bir şey yapması gerektiğini düşünen kişiler de olacak.  Bu konudaki politikanın yön değiştirmesiyle, siyasi anlamda üstün gelen akımların da değişmesiyle, düşmanca tavır kazanan taraf olmaya başladı.

Bu konuda başka bir iyi örnek Libya ve İtalya arasındaki STK kurtarma operasyonları. Oldukça fazla takdir görüyorlardı. Yıllar içinde İtalya vatandaşlarından milyonlarca Euro bağış topladılar. 2016 sonrası politikaları düzenleyenler tarafından rahatsızlık verici olarak görülmeye başlandılar, zaten aşırı sağ tarafından saldırı altındalardı, bunlardan biri de İtalyan sağ popülist lider Matteo Salvini. Altı ay içinde, STK kurtarma gemilerinin Libya’lı kaçakçılarla ortak çalıştığına dair akıl almaz bir iddia aşırı sağ gruplardan çıkıp İtalyan siyasetinin merkezine oturdu. Devlet bu tavrı resmi olarak benimsedi. Devletin versiyonu “belki bilerek yapmıyorlar. İstemeseler de onlara yardım ediyorlar” şeklinde evrildi. Sonunda bu herkesin üstünde anlaştığı versiyon oldu. Sonrasındaysa kurtarma botlarına el konuldu ve yargılamalar başladı. Geçtiğimiz yıllarda ana siyasi akımlar değiştikçe Avrupa’nın farklı yerlerinde ve farklı durumlarda yaşanan dinamik buydu. 

Begüm: Türkiye Avrupa’nın göç yönetiminde önemli bir aktör. Özellikle Mart 2020 sonrası bu çerçevede Türkiye’nin rolünü Avrupa perspektifinden nasıl görüyorsun?

Daniel: Biz neredeyse tamamen Avrupa üzerine konuştuk, bunu yapmak için iyi sebepler var ama tabii bu olanlar geniş bir jeopolitik ilişkiler kümesinde yaşanıyor. Başka ülkelerin de mültecilere karşı sorumlulukları var. Göçmenlerin hayatlarını daha iyi veya daha kötü yapabilecek durumdalar. Türkiye’nin buradaki rolü oldukça karmaşık. Tabii ki farklı çatışma alanlarından kaçıp Avrupa’ya gitmek isteyenler için bir durak oldu Türkiye ama aynı zamanda da kişi başına çok daha yüksek sayılarda mülteciyi kabul etti. Zaman zaman Türkiye belli mülteci gruplarına karşı açık ve sıcak bir tavır benimsedi, bazen de haklarından mahrum bıraktı. Türkiye de insanların hareketini kontrol etmek için katı sınır kapısı politikaları uyguladı. Değişen siyasi dinamiklerden bahsediyorduk.

Bu yıl değişen iki temel şey oldu, bunlardan ilki koronavirüs salgını devletlere sınırlarını kapamaları, kurtarma gemilerinin yanaşmalarına izin vermemeleri ve mülteci yerleştirme programlarını askıya almaları için ekstra bir mazeret verdi.

İkinci önemli dinamik de Türkiye ve Avrupa arasındaki ilişkilerin kötüye gitmesi. AB ile Türkiye arasındaki sınır, artan jeopolitik çatışmaların konusu oldu, bu da göç konusuna yeni bir katman daha ekledi. Salgın boy göstermeden hemen önce çok sayıda mültecinin Yunanistan’a geçmek için Türkiye sınırındaki Evros’a gelmesi yeni bir sınır krizine sebep olmuştu. Burada yaşananların bir kısmı 2015’te olanların tekrarıydı. Yalnız şunu da not etmekte yarar var bunlar Türkiye hükümetinin aktif olarak teşvik ettiği bir şeydi. Türkiye Avrupa’ya diplomatik baskı sağlanması için binlerce kişinin sınırda sıkışıp kalacağı bir durum yarattı. O noktada Türkiye’nin istediği NATO’nun Kuzey Suriye’deki operasyonu desteklemesiydi. Şunu söylemeliyim ki göçmenlerin pazarlık kozu olarak kullanılmasını kuşku verici bulmuştum. 

Maalesef AB gibi büyük bir bloğun göçmenleri istenmeyen bir nicelik olarak görüp, onlardan kurtulmak için her bedeli ödemeye hazır olmasının sonucu bu. Bunun tarihsel dinamiği ise AB’nin -kendi deyişiyle – komşusu ülkeleri, yani AB dışında kalan ülkeleri, sınır bekçisi olarak kullanıyor olması. AB devletleri Türkiye, Libya, Ukrayna, Fas gibi AB’nin çeperindeki ülkelerle anlaşmalar yapmaya çalıştı. Resmen şunu diyorlardı: “Lütfen Avrupa’ya gelen göçmenleri durdurun, karşılığında biz size finansal yardım ve vatandaşlarınız için seyahat ayrıcalıkları gibi şeyler vereceğiz.” Göçmenleri dışarıda tutma isteği ve bunun altında yatan yabancı düşmanı siyaseti benimsemek bu ülkelere potansiyel olarak Avrupa’ya karşı kullanılabilecek bir koz veriyor.

Maalesef, bunun sonucunda göçmenlerin hayatları ortada kalıyor. Sanki değersizmiş, satranç tahtasındaki piyonlar gibi kullanılabilirmiş gibi bir durumda bırakılıyorlar. Benim için altının çizilmesi gereken en önemli nokta, bu sorunlarla cebelleşirken geri dönülüp dikkat edilmesi gereken nokta bu.

Begüm: Bunu demişken, burada bitirmemiz gerekiyor. Konuşmaya katıldığın için çok teşekkür ediyorum.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
 
  • Medyascope
  • Medyascope Plus