Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (45): Bahçeli-Kurtulmuş gerilimi, ABD yaptırımları ve muhalefet, reform mu normalleşme mi? Ebubekir Sofuoğlu olayı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”ta yine karşınızdayız. Her cuma olduğu gibi, yine Kemal Can ile birlikte haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.

Can: Merhaba, Ruşen. 

Çakır: Bugün Osman Kavala’nın yeni davası başladı. Biliyorsun, casuslukla suçlanıyor. O davanın gelişmelerini yayınımız içerisinde veririz — arkadaşlar haber verirler. Galiba ara karar için bir ara verilmiş. Onu sonlara doğru bırakalım ve haftanın gelişmelerini toparlayalım. 

Bence haftanın en çarpıcı olayı, ABD’den çıkan yaptırım kararının üzerine, HDP dışındaki bütün partilerin, daha önce örneklerini gördüğümüz gibi bir “milli birlik ve beraberlik” duruşu sergileyerek, ortak açıklama yapmasıydı. Zaten bu hafta bu konuyu yorumladım. İktidar tarafından “milli güvenlik sorunu” olarak adlandırılan ana muhalefet partisi CHP, “Türkiye milli güvenliği için her şeyi yapar” diye başlayan bir metne, AK Parti ve MHP ile birlikte imza attı. Hatta CHP’li bazı sözcüler, bir an önce S-400’lerin aktive edilmesi gerektiğini de söylediler. Garip bir durum oldu. Sosyal medyada bu konuyla ilgili paylaşımını gördüm. Hiçbir şekilde katılmadıkları karar mekanizmasının sonuçlarında, iktidarın yanında yer almak gibi bir reflekse kaç kere tanık olduk? Ne söylesek çok eleştiriliyor, ama çok destekleyen de var. Ne dersin?

Can: Senin gördüğün sosyal medya mesajımda, “Yayınlanan bu bildiride ve bazı CHP sözcülerinin ifade ettiğine göre, muhalefet, bunu Türkiye’nin egemenlik hakkına bir saldırı olarak değerlendirip, iktidarın yanında yer aldı” diye söyledim. Eğer bir “milli egemenlik”ten bahsediyorsak, muhalefet, bu egemenliğin kullanımında, muhalefet olarak ya da bu ülkenin önemli bir kesiminin temsilcisi olarak, bu egemenlikte bir paylarının olmamasını ve iktidarın, egemenliğe dayanarak verdiği bütün kararlara biat etme konusunda gönüllü olduğunu ortaya koymuş durumda. Muhalefet, Amerika’nın dünyada pek çok ülkeyi hizaya sokmak için birtakım yaptırımlar kullanması politikasını eleştirmek için, iktidarın yaptığının yanında durmak ya da onu desteklemek zorunda olduğunu hissettiğini bir daha gösterdi. Bunun iki tarafı var: Bunun pragmatik ve rasyonel bir gerekçesi olduğunu, iktidarın muhalefet aleyhine “yerli ve milli olmama” suçlamasını kullanmasının önünü kesme gerekçesi olarak bir argüman kullanılıyor. Ama daha önceki örneklerden ve şu andaki örnekten de biliyoruz ki, muhalefet, özellikle de CHP, böyle davranarak, “yerli ve milli” ruhsatını iktidardan alamıyor. Yerli ve milli olmak dışında tutulma, dolayısıyla aslında milli egemenliğin dışında tutulma ve daha da ileri giderek, ulusal güvenlik sorunu olma barajını geçemiyor. Böyle yaptığı için, ona farklı bir muamele oluşmuyor ve bu iddiaların hiçbiri ortadan kalkmıyor. Bu iddianın, bu gerekçeyle, yani “aslında ideal olan değil, ama siyasetin gereği olarak yapılan bir iş” diye sunulması imkânsız. 

Öbür tarafına dönersek, eğer S-400 alımı dâhil, bu yapılan işlerin, iktidarın desteklendiği birtakım dış politika adımlarının hepsinin doğru olduğuna inanan, o ideolojik zeminde bir ortaklıktan bahsediliyorsa, o zaman bunu her aşamada ve o kararlar alınırken de göstermeleri veya eleştirmemeleri gerekir. Suriye meselesinde ve tezkere oylaması gibi bazı başka meselelerde, bunun işaretlerini gördük. Ama bir yandan da, “eksen kayması” gibi tartışmaların açıldığı bir yerde, muhalefet iktidarın dış politikadaki yanlış adımlarını destekleyerek, kendilerini inkâr eden bir duruma düşüyor. Bence burada çok ilginç bir durum da var. Çünkü özellikle S-400 meselesi, “Amerika bize bunu nasıl yapar?” üzerinden tartışılıyor. Ama çok net bir durum var ki, S-400 meselesi, başlangıcından itibaren, bir ulusal güvenlik ve egemenlik meselesi olarak devreye alınmadı. Hatta doğrudan Erdoğan ve iktidar sözcüleri, bunun çok açık bir pazarlık unsuru olarak devrede olduğunu defalarca söylediler: “Bize buna karşılık gelebilecek askerî desteği versinler” diye yapılmış bir işlem olduğunu, bunu zorlamak için devreye sokulduğunu söylediler. Yani, bunun bir pazarlık olduğunu başından itibaren kimse saklamadı. Bir anlamda da bir tür kumar. Dış politika açısından, muhalefet, kumarda kaybedip, buradan alınan işe yaramaz malı iç politikada pazarlamaya çalışmanın aparatına dönüşmüş oluyor. Dış politikada bu pazarlık bir işe yaramadı; elde, aktive edilmeyen S-400 malı kaldı. İktidar, bunu iç politika pazarında satışa çıkarıyor ve bunun ilk alıcısı da muhalefet oluyor. Gördüğümüz resim bu. 

Çakır: Burada, işi daha trajik kılan bir husus var: Senin de söylediğin gibi, bu, dış politikada bir blöftü. İyi hatırlıyorum, çünkü bu meseleyi Ömer Taşpınar ve Gönül Tol ile “Transatlantik”te adım adım tartışmıştık. Türkiye Patriot talebini gerçekleştirmek için “Ben de S-400 alırım” diye diye, S-400’leri aldı ve bunlar şu anda Türkiye’nin elinde kaldı. Kullanılıp kullanılmayacağı, nasıl kullanılacağı ve kime karşı kullanılacağı gibi sorular cevapsız. Aslında, muhalefet, sırf bu S-400 süreciyle ilgili, iktidarı çok ciddi bir şekilde eleştirme imkânına sahipti. Bütün bu süreçte atılan adımları ve yapılan yanlışları eleştirme gücüne ve imkânına sahipti. Bundan da feragat ediyor. Garip bir durum. İktidar buradan çok güçlü bir şekilde yara alıp, muhalefet de güçlenebilecekken, muhalefet koşup iktidarın yarasını sarıyor. Bunu da “milli güvenlik”, “ulusal egemenlik” olarak tarif ediyorlar. Ki bunun ulusal egemenlikle çok da alâkası olmadığı şuradan belli: Kimse çıkıp “Çünkü S-400’ler…” diye yüksek perdeden bir konuşma yapamıyor farkındaysan. 

Bu arada, Türkiye, başından itibaren girilmiş olan o çok iddialı F-35 projesinden de dışlanarak, ayrı bir fatura daha ödedi. Son gelen yaptırımdan önce, en büyük yaptırım oydu aslında. Türkiye, F-35 projesine dâhildi. Şimdi, Türkiye’nin hak ettiği uçakların sağa sola satıldığını da duyuyoruz. Muhalefet, hiçbir şekilde üstüne alınmayarak, iktidarı zayıf bir yerinden eleştirme imkânını da kaybetti. Hatta kraldan çok kralcılık yaptılar ve daha da yapacağa benziyorlar. Ama mesela bugün Erdoğan ya da MHP dışında başka iktidar sözcülerinin yaptığı açıklamalara baktığında, “Bu yanlıştır, böyle müttefiklik olur mu?” gibi genel geçer lâflar ediliyor. Yoksa “Tabii ki biz S-400’leri istediğimiz yerde şöyle kullanacağız, böyle kullanacağız” diye bir şey telaffuz edilmiyor. S-400’lerin kullanılıp kullanılmayacağı hâlâ belirsiz. “Kime karşı kullanılacak?” sorusu da ortada.

Can: Senin işaret ettiğin gibi, bunun hâlâ bir pazarlık meselesi olduğu, şimdiki reaksiyondan da anlaşılıyor. Muhalefet, güya iktidarı sıkıştırmak için, çok yüksek perdeden, daha sert bir tavır almaya itiyor: “Hadi o zaman aktive edin” gibi bir tavırla, iktidarı dolmuşa getirerek bir sonuç alacağını düşünüyor. Aslında muhalefet, bu “ulusal güvenlik”, “ulusal egemenlik” ya da “milli çıkar” meselelerinin nasıl politikleştiği, burada karar süreçlerinin nasıl olduğu üzerinden bir tartışma açması gerekirken, Amerika’nın yaptırımı üzerinden tartışıyor. İktidar da Amerika’nın yaptırımı meselesini, “Ekonomik göstergeler de bunu işaret ediyor. Piyasalar da öyle algıladı” tarafına bakıyor. “E, bir şey olmadı ki, çok acımadı ki” havasında. 

Bugün Hulusi Akar da, “Amerika, S-400 için her şeyi feda mı edecek?” demiş. Aslında iktidar, hâlâ “pazarlığın devam edebiliyor olduğu” düşüncesini mümkün kılan bir sonuç aldığına inanıyor. Muhalefet de, “Sen bu işleri böyle yaparsan, benim desteğim tamdır ve bunun böyle yapılmasına da bir itirazım yok” diyor. Yani en temel sistem tartışmasının konusu olan bir meselede… Çünkü bu her şeye böyle yansıyor. Benim o sosyal medyadaki mesajımın altında, iktidara yakın kesimden gelen, “Muhalefete mi soracak? Niye seçim yapıyoruz o zaman? Tabii ki iktidar böyle yapacak” şeklinde tepkiler vardı. Muhalefet bu tavrıyla, “S-400 doğruydu, yanlıştı” tartışmasını bırak, tam da bunu desteklemiş oluyor. Böyle davranarak, “Seçim yapıldı, iktidar kazandı. O zaman milli egemenliğimizi de, milli çıkarlarımızı da, milli güvenliğimizi de o temsil eder” görüşünü kabul etmiş oluyorsunuz. O da sizi, milli güvenlik sorunu olarak işaret ettiğinde diyecek lâfınız kalmıyor. Bu çok temel bir şey.

Çakır: Kemal, Merkez Bankası meselesine geçelim. Naci Ağbal açıklamalar yaptı. Yaptığı açıklamalar tam da piyasaların beklediği gibiydi. Ben pek anlamıyorum piyasalardan, ama orada bir üslûp meselesi var. Ekonomiyle ilgili kişiler, bu açıklamalara, “İşte piyasaların beklediği şey. Bunlar özlediğimiz sesler” şeklinde yaklaştılar. Hatta Gelecek Partisi’nde, Ahmet Davutoğlu’nun danışmanlığını yapan İbrahim Turhan, bu konuda çok olumlu şeyler söyledi. 

Burada aklıma gelen şu: Yargıda ve ekonomide reform meselesi var ya, aslında olması gerekenin “biraz yapılıyor” gibi olmasını bize reform diye satmaya çalışıyorlar. Merkez Bankası özerk, değil mi? Normalde Naci Ağbal bir Merkez Bankası Başkanı olarak, kendisine verilen sınırların içerisinde bir konuşma yaptı. İnsanlar, bu konuşmanın üzerinden bir reform yapıldığı düşüncesini çıkartıyor. Ya da yargı reformu meselesinde mesela Abdulkadir Selvi, “Anayasa Mahkemesi’nden, Kavala hakkında ihlâl kararı çıktığı takdirde, gözler bir kez daha yerel mahkemeye çevrilecek. Karar uygulanacak mı, uygulanmayacak mı? Yerel mahkemenin tavrı, içine girdiğimiz reform sürecinin de test edilmesi anlamını taşıyacak” diye yazıyor. Zaten Anayasa’da alt mahkemenin böyle bir yetkisi yok. Dolayısıyla, burada reform yapılan bir durum da yok. Buradaki husus, ülkeyi Başkanlık Sistemi’yle yöneten Erdoğan’ın ya da siyasî irade olarak Erdoğan’ın, özerk ve bağımsız kurumlar üzerindeki baskısını gevşetir gibi yapmasını, biraz yumuşatmasını bize reform ve ilerleme gibi sunmaya çalışıyorlar. Halbuki bu, gerilemiş olan şeyden bir ilerleme. Merkez Bankası olayını izleyince ve ona verilen tepkileri görünce, bende jeton düştü. Tamam, adamın yaptığı çok güzel, alkışlıyorlar filan; ama zaten Merkez Bankası bu. Yeni bir şey yapılmadı ki? Bir önceki Merkez Bankası başkanının, ondan önceki başkanın ne günahı vardı? Onlar da bunu yapabilirdi, değil mi? Onlar da piyasayı ve piyasaya göre konuşmayı biliyorlardı. Ama onlara böyle konuşmaları söylenmiyordu. Çünkü Erdoğan, ekonomi konusunda kendisinin çok daha doğru düşünceleri olduğunu düşünüp, onu dayatıyordu. 

Hukukta da aynı şekilde. Mesela, alt mahkeme Anayasa Mahkemesi’nin kararını neye istinâden reddeder? Neye güvenir? Anayasa’ya güvenmediği açık. Siyasî iktidara güveniyor, siyasî iktidarın beklentilerini karşılamak için bunu yapıyor. Şimdi Erdoğan belki baskıyı biraz gevşetecek, ona da çok emin değilim gerçi. Biliyorsun, en son yaptığı yargı reformu konuşmasının hemen ardından, “Tamam, reform olabilir, ama şunlar hariç” diye Demirtaş’ın ismini vererek istisnalarını da ortaya koydu. “Reformu yapar mı yapmaz mı?” tartışması yapılmaya çalışılıyor; biz de bunu yorumlamaya çalışıyoruz. Aslında “reform” denen şey, var olan anayasal sistemin içerisinde kalmaya yönelik bir geri dönüş. Başka bir şey değil. Türkiye’de olmayan hak ve özgürlüğü vaat etmiyorlar ki. Var olanın bir kısmının kullanımına izin vermeye yeşil ya da sarı ışık yakıyorlar.

Can: Zaten ekonomide kullandıkları “normalleşme”, “sadeleşme”, “sadeleştirme” diye ifade ettikleri…. Çünkü Merkez Bankası Başkanı çıkıp “Dış güçler bize şunları şunları yapıyor” demedi. “Sebep faiz” demedi. “Sorun yok” demedi. Olmayan birtakım şeyleri söylemeyince, “Ne kadar doğru konuştu, tam da böyle konuşsun” oluyor. Ama zaten olağanüstülük rejimi böyle yürüyor. Olağanüstülük, kendi yarattığı anormalliği bir aşamada yavaşlattığında, onu “normalleşme” olarak yansıtıyor ve böyle konuşulmasını sağlıyor. Böyle iki geri, bir ileri yürütülen şeylerde, olağanüstülüğün süreklileşmesini sağlayan, daha uzun ölçeklerde, bunun sorun sorun başlıklarını yönetmek için kullanılan bir yönteme dönüşmesi. Bu, hukukta da böyle. Yazılı hukuk açısından pek çok sorunlu nokta var, ama sorunun büyük kısmı uygulamada. Söylediğin gibi, özel bir şey yapmayıp, yapılması gerekeni yaptıklarında, zaten sorunların bir kısmı çözülecek. Ama onların varlığını kabul etmeyen ve aslında kendi yarattığı anormalliği, birazcık –ya da bazı maddeler itibarıyla– serbest bıraktığında, bunu “reform” diye sunabiliyor ve böyle alıcısı olabiliyor. Ama olağanüstülük rejimi zaten böyle yürüyen bir şey. Ekonomide de böyle yürüyor. Döviz, beş altı sene içerisinde dört katına çıkartılıyor. Ama bir liralık düzelme, büyük bir iyileşme alâmeti olarak sunulabiliyor. Zaten bu yeni uygulanan bir şey değil. Ama bu son reform tartışmasında, biraz karikatürize biçimde ortaya çıkan bir durum hâline geldi. Sürekli “Ölümü gösterip, sıtmaya razı etme” hâli de işliyor.

Çakır: “Allah sevdiği kuluna önce eşeğini kaybettirip, sonra buldururmuş” deyimi daha çok uyuyor sanki. Biz bunları zaten biliyorduk. Alt mahkemenin Anayasa Mahkemesi’nin kararına uyması, bir müjde ya da iyi bir gelişme değildi. Zaten işin kitabı bunu böyle söylüyor: Tutuksuz yargılanmanın esas olduğu her yerde belirtiliyor. Bir Adalet Bakanı’nın bunu söylemesinden heyecanlanabilecek bir duruma düşmüş olmak, bizim acımız zaten. 

Biliyorsun, dün, Sakarya Üniversitesi’nden bir profesör, Ebubekir Sofuoğlu, bir televizyon kanalında, üniversiteler ve üniversitelilerle ilgili çok çirkin lâflar etti. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı danışmanları da dâhil olmak üzere, herkes tavır aldı. Bu da iyi bir şey olarak görüldü. Tabii ki iyi bir şey. Ama Ebubekir Sofuoğlu’nun yaptığının benzeri birçok şey, son dönemlerde, medyada ve sosyal medyada ortaya çıktı. Kadının biri komşularını kesti. Bir başkası başka bir şey yaptı. Çok kaba olacak, ama “ipini koparan” sürekli sağa sola saldırdı, hakaret etti. İsimlerini vermeye gerek yok; sosyal medyada böyle pek çok kişi var. Genellikle bunların yaptıkları yanlarına kâr kaldı. Ama bu son olayda tavır alındı. Tabii şöyle bir durum var: Önce bir Külliye’ye bakılıyor. Külliye’den ses çıkarsa, o bir işaret oluyor. Fahrettin Altun ya da İbrahim Kalın kınayınca, herkes kınayabiliyor. Böyle bir ölçü var. Kınanması gereken bir olayla karşı karşıyasın, ama o kadar çok şey hoşgörülmüş ve üstü kapatılmış ki, sanki buna bir şey söylediğin zaman ofsayta düşmüş olabiliyorsun. Bunun için bir işaret lâzım. Oradan ışık gelince, herkes sırayla tavrını gösteriyor. Hani bazen sokak röportajlarında görüyoruz: Adama, “Kemal Kılıçdaroğlu şunu şunu dedi. Ne düşünüyorsunuz?” diye soruyorlar. Adam “O zaten şöyledir böyledir” diye Kılıçdaroğlu’nu kötülüyor. Sözüm ona, oradan birisi “Pardon, bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan söylemiş” deyince, bu sefer o kişi, aslında bunun ne kadar doğru olduğunu söylüyor. Böyle garip bir hâle geldik. 

Bu meselede de, profesörün biri –nasıl profesör olduğu da ayrı bir tartışma– alenen, milyonlarca öğrenciye ve onların ailelerine hakaret ediyor. Zaten akademilerin durumu da ortada. Ülkeyi yönetenlerin, bununla ilgili inceleme başlattığı yolundaki haberlere sevinen bir kamuoyumuz var. En olması gereken, en basit, alfabenin ‘A’sından bile mutlu edilmeye razı edilmiş bir haldeyiz.

Can: Ben yine “Ölümü gösterip, sıtmaya razı etme” metaforumda ısrar edeceğim. Bu da onun bir parçası. Aslında Bahçeli’yi gösterip, Erdoğan’ı demokrat yapmaya benzeyen bir şey. Normalde bu iktidar, bütün medyayı kontrol ederken, bu tür “meczuplar”ın buralarda söz sahibi olmasını da denetleyebilir. Fakat senin de söylediğin gibi, zaman zaman böyle acayiplikler çıkıyor; çıkmasına zemin oluşturuluyor. O adam, o televizyona çağrılıyor. Hatırladığım kadarıyla, bahse konu insan, daha önce CNN Türk’te tartışma programlarına çıkmış birisi. Öyle yerel kanalda çıkan bir meczup değil. Bir ara, Ankara’dan gelen konuk listelerinde yer almış bir adam bu. Bu tür insanların çıkıp bu tür şeyler söylemesi şu işe yarıyor: “Bak ne acayipler var. Biz ne kadar makulüz” demeye imkân yaratan, Bahçeli’nin ya da MHP sözcüsünün “itlâf” dediği yerde, “Olur mu canım ‘itlâf’ demek!” birdenbire normal oluyor. Ya da Çakıcı’nın bilmem ne dediğini, “ama soruşturma açılmış” diye bir medya mensubu açıklıyor. “A, tamam o zaman” tavrının gösterilmesi bekleniyor. Gösterilen ölçek o kadar rahatsız edici oluyor ki, buna verilmiş reaksiyonla, demin konuştuğumuz şeye benzeyen bir normalleşme sağlanıyor. Bir de, bu tür tartışmaları, bazı meseleleri, İslâmî referanslarla konuşmak, başka bir imkân da yaratıyor. Mesela, İstanbul Sözleşmesi’nde bu denendi, ama ters tepti. Bir meseleyi, hak, hukuk, yasalar, hakikatler üzerinden konuşmayıp, birtakım hassasiyetlere bağladığınız zaman, onun bağlamını bambaşka bir yere getiriyorsunuz. Bazı konuları dinselleştirerek –hatta birtakım mahkeme kararları, dinî referanslarla gerekçe yazıyor; iş bu raddeye kadar vardırıldı– televizyonlara çıkıp, dinî ve ahlâkî referanslar kullanarak, eğitimi, ekonomiyi, her türlü tartışmayı bambaşka bir zemine taşıyorlar. Ama bu tür tartışmalarda uçlara kayan yorumlar ya da bu tür lâfların dolaşıma girmesini bir faydaya çeviriyor iktidar. Dediğin gibi, biri bir şey yapıyor, çok uç noktaya varan bir reaksiyon veriliyor. Hatırlarsan, bu meslek kuruluşlarına yönelik suçlamalar da öyle başlamıştı. Önce, birileri bu tür iddiaları dile getiriyor. Sonra, bu birdenbire politikleşiyor ve bundan bir sonuç çıkartılıyor. Şu anda üniversiteler meselesi çok tartışılan bir şey değil. Ama birdenbire gelen bir işaretle, bu adama verilen reaksiyonla, bir gaz almayı mümkün kılabilen, “Ya, biz aslında mâkulüz, ne acayipler var. Bakın, biz bunları da dizginlemeye çalışıyoruz” havası yaratmak. Mesela bugünkü gazetelerin hemen hepsinde, adam hedefe konmuş. Bütün iktidar yanlısı manşetlerde, ipini çekmişler. Ama bu, dediğin o işaretle oldu. Bunun böyle kullanılabileceğine ilişkin bir ışık görüldüğü için oldu. 

Çakır: Yine de şöyle bir not düşmek lâzım: Her halükârda, kendi içlerinden birilerini de kurban edebildiklerine göre, durum iktidar için gerçekten vahim. Normal şartlarda, Ebubekir Sofuoğlu, harcamak istemeyecekleri birisiydi. O da ayarı iyice kaçırmış. Tabii o ayarın kaçmasının nedeni de, nasıl olsa atış serbest. Bu olay bize şunu gösteriyor: Din konusunda otorite geçinen insanların neredeyse ezici bir çoğunluğunun, dönüp dolaşıp işi dinsellikten cinselliğe taşıma huyları. Arada sırada çıkıp fetva veren, vaaz veren insanların hep bir yerde cinsellikle ilgili bir dertleri var: Kadınlarla, küçük çocuklarla, onların cinsel kimlikleriyle uğraşıyorlar. Sanki akıllarında başka bir şey yokmuş gibi. İnsan, üniversiteyi konuşurken fuhuş olayına niye girer? Üniversitelerin milyonlarca sorunu var. Üstelik kendisi de üniversitede hoca. Bunu nasıl yapar?

Can: Bir de şöyle bir şey var: Yıllardır bu iktidarın övündüğü bir şeye saldırıyor adam. Üniversitelerin yaygınlaştırılması, bütün şehirlere, taşraya kadar yayılması, her ilde bir üniversite açılması, üstelik daha önce üniversiteye alınmayan muhafazakâr kız öğrencilerin bu üniversitelere gitmesini sağlamakla övünen bir iktidarın karşısında, “üniversiteler fuhuş yuvası oldu” diyor.

Çakır: Daha önce de sosyal medya üzerinden, “Çocuklarınızı üniversite için başka şehirlere yollamayın. Çoğunun ne giydiklerinden, ne yiyip içtiklerinden, kimlerle düşüp kalktıklarından haberiniz olmuyor. Çocuklarınızı dizinizin dibinden ayırmayın” paylaşımı yapmış. Böyle adamlar hocalık yapıyorsa, hakikaten de yollamamak akıl kârı olabilir. Çünkü bunlar, akılları fikirleri, eğitimde, bilimde olmayan insanlar.

Aslında acı olan şu: Üzerinde çok fazla konuşulmaması gereken bir konuyu bu kadar konuşabiliyor olmamız, zaten nasıl bir havayı soluduğumuzu gösteriyor bize. Bu, normalde herkesin “milli birlik ve beraberlik” içerisinde üzerine çarpı atması gereken bir konuyken, bunu bile tartışma ihtiyacı hissetmek zorunda kalmamız çok acayip bir olay.

Dönüp dolaşıp yine Bahçeli’ye geliyoruz. Devlet Bahçeli yine HDP’yi kapattırma yolundaki açıklamalarına devam ediyor. Bahçeli’nin bu çıkışları üzerine, “Olur mu öyle şey?” diyen sesler gördün mü? 

Can: Hayır.

Çakır: CHP’den de, İYİ Parti’den de pek bir ses çıkmadı. Ben geçen gün Meral Akşener’le yaptığım yayında, kendisine bu konuyu sordum. Meral Hanım “HDP’yi kapatmak yanlıştır” cümlesi etmedi. Sadece, “Erdoğan kapatmaz” dedi. Bir tek, Numan Kurtulmuş’un “Türkiye’de parti kapatmanın iyi sonuçları olmamıştır” cümlesi üzerinden, Bahçeli, adını vermeden, onu bayağı hedef aldı. Dünkü yayınımda da bunu yorumladım. Burada hâlâ, AKP ile MHP içerisinde, Kürt meselesi üzerinden bir gerilim olduğu kanısındayım. Ya da, gerilim yoksa bile, Bahçeli bu gerilimi yaratarak, iktidar içerisindeki gücünü artırmaya çalışıyor diye düşünüyorum. Senin de söylediğin bir başka şey vardı, onu da sana bırakayım. Hani Bahçeli’yi gösterip, Erdoğan’a razı etme meselesi.

Can: Ben meseleye hep şöyle bakıyorum: Hatırlarsan, bu ittifak daha oluşmadan önce ya da oluştuğu sırada, Bahçeli’nin, kendi zorluğu yüzünden, partisindeki sorunları halletmek için iktidara yanaştığı, “koltuk değneği” olduğu tezine de itiraz etmiş, bunun, daha yapısal ve derin bir ilişki biçiminde kurulduğunu söylemiştim. O zamanlar söylenen “MHP, iki üç seneye kadar mahvolacak, bitecek, kapıya kilidi vuracak. Zaten, iktidara bir koltuk değneği olarak yanaştı” tezine karşı çıkmıştım. O zaman çok sayıda insan bunu söylemiyordu. Ama şimdi herkes, “Evet, tamam, her şeyi Bahçeli yaptırıyor” meselesine aynı ölçüde ikna oldu. Koltuk değneği idi şimdi birdenbire asıl…

Çakır: İfrat ve tefrit oldu, değil mi?

Can: Şimdi de buna inanıp her şeyi bununla açıklamaya çalışıyorlar. Bu meselelerde her zaman böyle bir sorun var. Bahçeli-Erdoğan ilişkisinde, Erdoğan’ın Bahçeli’den paçasını kurtarsa bambaşka birisi olacağını ve bütün sorunların, onu çekiştirdiği yüzünden yaşandığını düşünmek için çok az nedenimiz var. Tersine, çok fazla veri var. Bahçeli onu hedef gösteriyor, bunu hedef gösteriyor, “HDP’yi kapatın” diyor. Tamam, Bahçeli bunları diyor da, Erdoğan, beraat etmiş Barış Akademisyenleri’ni, meydanlarda, televizyonlarda, doğrudan suçlayarak, onların cezalandırılması gerektiğini söylerken, Bahçeli’den mi pusula almıştı? Erdoğan’ın, Büyükada Davası’ndan tut, daha yeni, Demirtaş ve Osman Kavala ile ilgili Bahçeli’nin söylediklerinden sonra, hatta daha önce söylediklerine bakalım. Dolayısıyla böyle bir şey yok. Tıpkı, ekonomi ve Sofuoğlu meselesinde konuştuğumuz gibi, şimdi bunda da geçerli olan bir şey var: Bunun içerisinde bir gerilim olduğu çok açık. Çünkü bu ittifak, mecburiyetler ittifakı ve içinde gerilimler taşıyan bir ittifak; buna hiç kuşku yok. Ama bu ittifakın gerilimlerini, çeşitli alanlarda faydaya çevirebilen politik manevralar da yaptıklarını görmek lâzım. “Adam harcama” meselesinde, damadı bile harcadı ve bundan en az zararla çıktı. Şimdi basit olarak baktığında, senelerce, son derece ısrarlı biçimde savunup, hatta riske girdiği, üzerine yatırım yaptığı, ekonomiyi teslim ettiği ve bu kişiselleştirilmiş iktidarın sembolü olan birini gözden çıkartıyor ve ilk an itibarıyla, bundan zarar görmüyor. Teorik olarak, “Eğer Berat Albayrak’ı harcarsa, Erdoğan’ın işi çok zorlaşır” demek çok kolay bir şey. Ama bunun böyle olmamasını sağlayan bir dinamik var. Şimdi de Erdoğan, Bahçeli’nin çıkışları ile birlikte, kendisine bir hareket alanı yaratabilmiş durumda. Son derece sıkışmış bir yerde, birdenbire herkes Erdoğan’ın ne kadar çok seçeneği olduğunu anlatmaya başladı. Bu bir politik fayda. Ve Bahçeli’nin bunu bilmeden yaptığı bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bahçeli-Erdoğan ilişkisinin, sadece ittifak sürecinde değil, ittifaktan öncesinde de böyle bir denklem işlettiğini düşünüyorum. Yani, her zaman MHP gösterilerek ikna edilen birtakım kesimler oldu. AB süreci de böyleydi, çözüm süreci de böyleydi, ittifak süreci de böyle. Burada herkes “Bahçeli, Erdoğan’a neler yaptırmıyor?” üzerine odaklanmış görünüyor. Bu görüntü, içeride ve dışarıda birçok açıdan işe yarıyor; bunu da görmek lâzım. Bu da, denklemin önemli bir parçası. Benim işaret etmeye çalıştığım, meselenin bu tarafını görmeden yapılan yorumların eksik kaldığı.

Çakır: Söylediklerin doğru. Bu, Erdoğan için bardağın dolu tarafı diyelim. Ama aynı zamanda Erdoğan’ı da çok ciddi bir şekilde yaralıyor. Küçük ortağın tahakkümü, Erdoğan gibi Türkiye’nin en önde gelen, güçlü, karizmatik siyasetçisinin, karizma anlamında ciddi sorunu olan, oyu da belli olan birinin tahakkümü altında olduğu izlenimi… Mesela, Bülent Arınç, damat, şimdi de belki Numan Kurtulmuş gibi isimleri ona yedirmesi meselesi… 

Bir diğer husus da şu: Dünkü yayında da söyledim: Erdoğan, Hür Dava Partisi (HÜDA PAR) Genel Başkanı ve iki yöneticisini Külliye’de kabul etti. Çünkü HÜDA PAR, son dönemde AK Parti’yi, ama daha çok Erdoğan’ı destekliyor. Ve MHP ile olan bu havadan da bayağı rahatsızlar. Ya da rahatsız olduklarını söyleyerek, geçtiğimiz günlerde, Kürt sorununu gündeme getiren ve Kürt sorununa sahip çıkan kampanyalar başlattılar. Erdoğan’ın onları kabul etmesi, bütün seçmenlerde olmasa bile, özellikle muhafazakâr Kürt seçmendeki kırgınlıkları da gördüğünü ve onları dert edindiğinin bir işareti bence. Bahçeli ile kurulan bu ilişkinin, Bahçeli’nin birçok şeyi belirliyor olmasının, Erdoğan’a açtığı bir alan olabilir. Ama kapattığı çok alan da var. Şöyle düşün: Buradan iki parti çıktı. Bu iki partinin de özünde söyledikleri: “AK Parti böyle bir parti değildi. Kuruluş ilkeleri, programı ile bugünkünden tamamen farklıydı.” Bahçeli’nin her ortaya çıkışı, her söyleyişi ve Erdoğan’ın bunlara genellikle sessiz kalması, bu iki partinin argümanlarını, yani, AK Parti’nin, kurulduğu günkü AK Parti olmadığını, her gün doğruluyor. Erdoğan’ın, bugün Bahçeli ile kurduğu ilişkiden böyle bir görüntü çıkıyor. Bunun, Erdoğan’a kaybettirdikleri olduğunu da düşünüyorum.

Can: Doğru, ama bir şey ekleyeyim: Aynı tabloda, Bahçeli olmasa, “Erdoğan başka bir şey yapabilir” fikrinin bu kadar canlı kalması mümkün mü? Bunu söylemek istiyorum. Evet, kaybettirdiği var. Ama Bahçeli olmasa, Erdoğan’ın zaten yapmayı istemeyeceği, birtakım şeyleri yapmamasını mümkün kılan şeyin Bahçeli olduğunu söylüyorum.

Çakır: Tamam, halısın. Ben de onu söylüyorum. Bunun bir getirisi var, ama götürüsü de var.

Can: Tamam işte, bu hesabı sürekli yapan birinden bahsediyoruz.

Çakır: Evet. Sonuçta, Numan Kurtulmuş AK Parti Genel Başkan Vekili. Erdoğan’ın partideki vasisi. Bahçeli bu son çıkışında, adını vermese bile, onu da harcamaya kalktı. O zaman AK Parti’deki herkes, “Bir şey yaparsam, Bahçeli beni hedef alır” diye düşünecek. Olay artık ittifak olayının dışında sanki başka bir şeye dönüşmüş durumda. Mesela Bülent Arınç Yüksek İstişare Kurulu’ndan istifa etti. Neden? Bu nedenle istifa etti. Damadı Bahçeli götürmedi, ama sahip de çıkmadı. Yarın öbür gün Numan Kurtulmuş istifa etse ya da görevinden alınsa, hepimiz “Bahçeli yaptı” diyeceğiz.

Can: Evet, doğru söylüyorsun. Erdoğan, hâlâ reaksiyon vermiş değil bu konuda. Yine CHP’ye salladı, diktatörlük tartışmaları açıldı, ama bu konuya gene girmedi. Mesela, Bahçeli’nin çağrısıyla MHP’nin başlattığı “Askıda Ekmek” kampanyasını hatırla. Hatta sen bununla ilgili bir yayın da yapmıştın. Bu kampanyanın aslında sorunlu bir şey olduğu konusunda sesler çıkınca, Erdoğan hemen karşılık verdi. Aslında Erdoğan, Bahçeli’nin yaptığı ve karşılık vermek istediği hamlelere, isterse hemen cevap veriyor. MHP şu anda “Askıda ekmek” kampanyası yapmıyor ki. Başlattı ve bitirdi.

Çakır: Zaten o başlattıkları da tuhaf bir işti.

Can: Hayır, yani lâf olarak hemen vazgeçti, bıraktı. Af meselesinde de, sonuçta Alaattin Çakıcı çıktı, ama af süreci öyle kendi kendine işlemedi. Erdoğan önce affa itiraz etti. Onun zamanını bekleyip yaptırdı. Kendi zamanlaması ile yaptırdı. Bugün sadece, Erdoğan’ın, Bahçeli ile ortaklığından dolayı vazgeçtiklerinden bahsediyoruz ama, Bahçeli’nin de sessiz kaldığı, uyum gösterdiği, hatta bazen onay verdiği zorlu hamleler olduğunu da görmemiz lâzım. Mesela Uygur Türkleri meselesinde gıkını çıkartmaması Bahçeli için kolay bir şey mi? Doğu Perinçek’in Uygur Türkleri için “bir terör örgütü” olduğunu söylemesinin iktidar yanlısı kanallarda yayınlanmasını sindirmesi kolay bir şey mi? Ekonomide “5’li çete” meselesinin, tamamen Erdoğan’ın kontrolünde, MHP’nin hiçbir dahlinin olmadığı biçimde cereyan etmesine sessiz kalması kolay bir şey mi? Bu denklemi, böyle tek taraflı, “Biri paçasından tutuyor, yakalamış, bırakmıyor. O da kurtulmaya çalışıyor” şeklinde açıklama biçiminde sorun var. Çünkü iki taraflı bir şey bu. Senin söylediğin doğru, evet, avantajlar ve dezavantajlar var. Ama zaten bütün mesele bu denge üzerine oturuyor.

Çakır: Bir dakika Kemal. Osman Kavala Davası ile ilgili şimdi bir haber geldi: “Savcı, Osman Kavala’nın tutukluluk hâlinin devamını istedi. Mahkeme heyetinin ara karar vermesi bekleniyor.” Bu konuyu defalarca konuştuk. Tek başına Osman Kavala Davası bile Türkiye’de hukukun olmadığının bir kanıtı. Tek başına olmaması da zaten olayın ne kadar vahim olduğunu gösteriyor. Osman Kavala, bütün davalardan beraat etmesine rağmen, şimdi de uyduruk bir iddianameyle casusluktan yargılanıyor. Biz yayını kapattıktan sonra karar belli olur herhalde. Umarım artık tahliyesi çıkar. Ne düşünüyorsun bu konuda Kemal? 

Can: İnşallah çıkar. 3 yıldır haksız hukuksuz biçimde, işkenceye dönüşen bir cezalandırmayla karşı karşıya Osman Kavala. Bu duruşmada da, avukatlarının ve kendisinin yaptığı savunmada ortaya koyduğu gibi, bu yeni açılan davanın iddianamesi de, daha önce beraat ettiği ve çoğu delillerin hukuksuz olduğu, yine mahkeme kararlarıyla netleşmiş şeylere dayanıyor. Dolayısıyla, bunun tutulacak hiçbir tarafı yok. Bir suç bulamadılar. Suç bulamadıkları için, uydurulmuş bir suç bile üretemediler ki o suçu Osman Kavala’ya yapıştırsınlar. Zaten bu derdi bıraktıklarını çok açık bir şekilde görüyoruz. Cumhurbaşkanı’ndan ortağına kadar, isim vererek, bu meselenin politik bir tercih meselesi olduğu defaatle söyleniyor. Zaten, hukukî zeminde bunu tartışan kimse de kalmadı. Çünkü gerçek dışı bir şey hâline gelmiş durumda. Sadece kitabına uydurma açısından bile, hiçbir ölçünün kalmadığı anlaşılıyor.

Çakır: Umarım, haftaya buluştuğumuzda, Osman Kavala’nın tahliye haberini konuşuruz. “Haftaya Bakış”ı burada noktalayalım Kemal. İzleyicilerimize teşekkür ederiz. Haftaya tekrar buluşmak üzere. İyi günler.

Can: İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus