Levent Gültekin ile söyleşi: Türkiye’de iktidar ve muhalefet

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Levent Gültekin stüdyoda konuğumuz. Kendisiyle, ne zamandır yapamadığımız sohbetlerden birisine kaldığımız yerden devam edeceğiz. Levent, hoşgeldin. Tekrar çok geçmiş olsun.

Levent Gültekin: Çok teşekkür ederim, sağ olasın.

Çakır: Ucuz atlattığını söyleyebiliriz herhalde.

Gültekin: Bilirsin, Anadolu’da, “Verilmiş sadakan varmış” tâbiri vardır. Aslında çok büyük bir olay. Biraz dikkatli olunca, ucuz atlattım diyebilirim. Çok daha kötü sonuçlar doğurabilirdi. Çünkü 20-25 kişinin arasında kalmak… Bir de, düşmana vurur gibi bir psikoloji içindeydiler. Beni asıl ilgilendiren onlardaki bu psikoloji. Bu çocuklar nasıl o psikolojiye geldiler? Aynı ülkenin evlâtlarıyız. Fakat öyle bir saldırıyorlar ki…

Çakır: Şu âna kadar kim oldukları tespit edilebildi mi?

Gültekin: Şu âna kadar hayır. Az çok tahmin ediyoruz, ama bir itham yapmayalım diye sesimizi çıkarmıyoruz. Ama bence Türkiye’de herkes kim olduğunu biliyor. 

Çakır: Saldıranların kim olduklarını kastettim. Kamera görüntülerinden bir şeyler çıktı mı?

Gültekin: Hayır. Güya Kaymakam Halk Tv yayın yönetmenine dört farklı ekip kurduğunu ve kamera kayıtlarını incelediğini söylemiş. Ama bugün neredeyse üçüncü gün, henüz ortada bir şey yok. 

Çakır: Biliyorsun, yine aynı gün, 8 Mart’ta zıpladıkları için kadınları bulup evlerinden aldılar.

Gültekin: Tabii, öyledir bu işler. Ben bulmak istemediklerini düşünüyorum. Bunu suçlamak için söylemiyorum. Arayanların da bu konuda çok mahcup olduklarını düşünüyorum; çünkü bunu bulmanın iktidara bir mâliyeti olduğunu görüyorlar. Muhtemelen ortaklar arasında bir krizi derinleştirmek istemedikleri için, bulmamak şu anda iktidarın daha çok işine yarıyor.

Çakır: Bir de tabii Selçuk Özdağ olayında olduğu gibi, bulunanlar da bırakılıyor.

Gültekin: Kemal Kılıçdaroğlu olayında da olduğu gibi. Anamuhalefet lideri ölümden döndü. Onu linç edenlerin serbest bırakıldığı bir ortamda bana saldıranlar gözaltına alınsa ne olacak ki?

Çakır: Senin öykünü herkes biliyor. Eski mahallenden, hâlâ orada kalanlardan arayan soran, geçmiş olsun diyenler var mı?

Gültekin: Var tabii.

Çakır: Ne diyorlar?

Gültekin: Aslında hepsi çok üzgün. Kimisi biraz utangaç. Aramayıp twitter’dan mesaj atanlar oldu. Bir utangaçlık var. Ama genel olarak benim izlenimim, herkes ülkenin geldiği duruma bir ah çekiyor. Seslerini de çıkaramıyorlar, çok itiraz da yok. Niye böyle bilmiyorum. Mesela, şimdi ismini vermeyeyim, dün eski bakanlardan biriyle konuştum, sadece ah çekti; başka bir şey söyleyemedi. Çok derinden üzüntü duyduğu belliydi, anladım. Sadece bana yapılandan dolayı değil, ülkenin geldiği duruma da üzülüyor. Ama muhtemelen açıktan söyleyemiyorlar bunu.

Çakır: İktidarda olanların en büyük iddialarından birisi, devlet içindeki çetelerle mücadeleydi. 

Gültekin: Evet. “Vesâyet odaklarıyla mücadele ederek iktidara geliyoruz” sloganı, AK Parti’nin temel sloganıydı. AK Parti, ilk kurulduktan sonraki 10 yılda ne yaptıysa hepsini geri alıyor zaten. Sağlık alanında öyle. Milli gelir konusunda öyle. Biliyorsun milli geliri 10 bin dolara çıkarmıştı, şimdi 7500 dolara kadar geldi. İnsan hakları konusunda öyle, Avrupa Birliği alanında, dış politikada hep öyle. Ülkede her alanda katettiği mesafeyi, sanki “Ben yaptıklarımı geri alayım, hatta biraz daha geri götüreyim, öyle gideyim” gibi bir tavır. Bu çete meselesi de öyle. Çete kültürü AK Parti döneminde bitti. Bütün mafya liderlerinin tutuklanması filan, bunları gördük. Şimdi bu hâle geldi. Ama bunlar normal; çünkü çok başka bir Türkiye var. Hukukun olmadığı bir yerde çete hukuku işlemeye başlıyor. Toplumda suç nasıl bastırılır? Devlet disiplini ile olur o. Yani hukukla. Hukukun ceza özelliği bunun için vardır. Ocak ve Şubat aylarında 67 kadın öldürülmüş. Niye bu kadar çok? Çünkü artık caydırıcı bir ceza yok ülkede. Benim yaşadığım da öyle. Anamuhalefet liderine saldırılıyor, ama hiçbir yaptırımı yok. Saldırganlar iki gün sonra elini kolunu sallaya sallaya çıkıp gidiyor. Bir de üstüne üstlük terbiyesizlik yapıp, “Bunu yaptık, daha da yapacaktık ama…” diye pişkince konuşuyorlar. Bir partinin genel başkanına, onlarca gazeteciye bunlar yapılıyor, ama bir tane yaptırım yok. Tabii böyle bir durumda çete psikolojisi devreye giriyor. Tarzını, üslûbunu beğenmiyor, sokak ortasında saldırıyor. Zaten kendisinin de bir utanması yok. 25 kişi 1 kişinin üstüne saldırıyor. Bu ayıp değil mi? Bırak 25’i, 2 kişi bile yapmazsın. Utanır insan. Bizde “2 kişi bir insana saldırmaz” diye çocukluğumuzdan kalma bir terbiye vardır.

Aslında son 10 gündür tedirgindim. Mesela biri bir yardım istemek için yanıma geliyor; “Acaba saldıracak mı?” endişesini duyuyorsun. Hatta Murat Sabuncu’ya derdim ki, “Sokakta yürüyemez hâle geldik. Yanımdan biri hızlıca geçerken panik yapıp ne oluyor diye bakıyorum.” Çünkü biz programdan sonra onun arabasına kadar 300-500 metre yürüyoruz. O sıralar bir tedirginliğim vardı. Ama bir taraftan da içimde, “Bu kadar kalleşlik yapmazlar, hâlâ bir delikanlılık kalmıştır” duygusu da vardı.

Çakır: Ummak istiyorsun.

Gültekin: Galiba öyle. E, şimdi onlara da yakıştıramıyorum. 25 tane çocuk. Çocuklara diyeceğim bir şey yok. İki tanesiyle göz göze geldim. Benim oğlumdan daha küçüktüler. 20-21 yaşlarında. O çocuk muhtemelen beni tanımıyordur; niye geldiğini de bilmiyordur. Birisi, “Hadi gidiyoruz, birisini döveceğiz” demiştir, o da gelmiştir. Ben o çocuğa ne diyebilirim ki? En fazla oğluma söyleyeceğim gibi, “Eşek herif, niye böyle saçmalık yapıyorsun?” derim. Ama asıl problem, o çocukları zehirleyen, bu siyaseti üreten atmosfer. Siyaset her gün ülkeye kötülük akıtıyor. Televizyonlardan, grup toplantılarından her gün kötülük akıyor. Ağzını açıp bir iyilik, bir demokrasi, bir barış cümlesi söylenmiyor. Meral Hanım’a yapılanlara bak. İktidarın ortağı koskoca bir partinin Meral Hanım’a yaptıklarına bak. O partiye destek veren 20 yaşındaki çocuk daha beterini yapar.

Çakır: Onları birazdan konuşacağız. Biliyorsun, biz seninle Salı günü yayın yapmak için randevulaştık. Yayının başlığını da “Türkiye’de iktidar ve muhalefet” olarak koyduk. Ama bu arada sen Pazartesi akşamı saldırıya uğradın, yayını ertelemek durumunda kaldık. Şimdi birlikte yayındayız. Yine başlığımıza sâdık kalarak iktidar ve muhalefeti konuşalım. Zaten biraz başladık da. Ben 2 gün önce “Levent Gültekin’e kim, niçin saldırdı?” başlığıyla bir değerlendirme yaptım.

Gültekin: Evet, izledim. 

Çakır: Orada söylediğim bir şey var: İnsanlar tepki vermekten bile ürküyor. Seninle ilgili bir imza kampanyası açıldı; 3000 küsur imza toplandı. Normalde bu tür olaylarda çok daha büyük bir kamuoyu tepkisi beklenir. Sence, muhalefetin değişik bileşenleriyle çok açık bir duruşu, tavrı olması gerekmez miydi? Sadece senin olayın için değil, diğerleri için de. Genellikle şöyle oluyor. Mesela İYİ Parti’ye bir şey yapılıyor, diğerleri kınıyor, ama daha çok partisi tepki gösteriyor. Ya da Gelecek Partisi’nden Selçuk Özdağ’a yapılanlar için de aynı. Kamuoyu anlamında burada bir sorun yok mu?

Gültekin: Çok büyük sorun var. Zaten şu anda toplumsal muhalefeti bir güç hâline getirecek bir tavır eksikliği var muhalefette. Sözlerde sorun yok. Ama asıl, toplumu bir yere kanalize edecek olan o liderlik tavrıdır. Bir kişinin liderliğinden bahsetmiyorum; biri çıksın, diğerleri peşine takılsın anlamında değil. Sonuçta 5-6 tane muhalefet partisi var. Alaattin Çakıcı Kemal Bey’i tehdit ettiğinde, bununla ilgili yaptığım bir konuşmada, 6 muhalefet liderinin, şu anda CHP Genel Merkezi’ne, Kemal Bey’in yanına gitmesi ve Kemal Bey’le birlikte yan yana, “Bu Kemal Bey’e yapılmış değil, siyasete yapılmış bir saldırıdır” demeleri gerektiğini söylemiştim. Sadece o da değil, sivil toplum, herkes ayağa kalkacaktı. Gelecek Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı’na yapılan saldırıdan sonra, o gün bütün sivil toplum, herkes, orada toplanıp çok güçlü bir ses çıkarması gerekirdi. Benim de arka planda aldığım bilgiler var. Burada söyleyecek durumda değilim. Ama saldıranların, oluşacak toplumsal tepkinin büyüklüğünden çok korktuklarını biliyorum.

Çakır: Büyük olma ihtimalinden.

Gültekin: Evet.

Çakır: Ama olmuyor. 

Gültekin: Olmuyor, o yüzden biraz daha cesaretleniyorlar. Diyelim ki Orhan Uğurlu’ya yapıldığında, buna tepki duyan insanlar hep birlikte gidip, “Buradayız kardeşim. Bu Orhan Bey’e yapılmış değil. Bu, aslında bu ülkenin hukukuna, demokratik anlayışına, birbirimizle konuşma özgürlüğüne yapılmış bir saldırı” deyip güçlü bir tepki ortaya koysak, bence onlar da çok sürdüremezler. Mesela bana yapılan saldırıyı azmettirenlerin, benim olayımda çok tedirgin oldukları kanaatindeyim. Çünkü öyle farklı çevrelerden bir tepki oluştu ve hep onları işaret etti ki, epey tedirgin oldular.

Çakır: Tabii her saldırı birbirinden kötü, ama şu âna kadar yaşanan saldırılarda, genellikle ülkücü hareketle bir şekilde ilişkisi olmuş ama sonra kopmuş ya da farklı yerlere gitmiş kişiler… Mesela Selçuk Özdağ da, aslında her ne AK Parti’den geçmiş olsa bile evveliyatı ülkücü hareketinden. Bu anlamda sen farklıydın. Şu andaki konumun itibarıyla değil, geçmişin itibariyle. Bu da ilginç bir nokta. 

Muhalefetle ilgili konuşuyoruz. Meral Akşener çok konuşuluyor. Ben şaşırtıcı bir şekilde başarılı buluyorum. Katılır mısın buna?

Gültekin: Ben cesur buluyorum. Daha ezber bozmaya yakın bir siyaset izlemeye başladığını düşünüyorum. Fakat İYİ Parti’nin yapısı, Meral Hanım için bir ayak bağı hâline geliyor. Meral Hanım’ı iyi tanıdığımı düşünüyorum, kendisiyle yakın hukukumuz da var. Bildiğimiz mert, cesur bir Anadolu kadını. Çok daha iyi, çok daha cesur şeyler yapabilecek durumu var. Fakat kendi partisinin yapısı ayak bağı oluyor. Kendi partisi içindeki bazı aktörler zihinsel olarak Cumhur İttifakı’ndalar. O koalisyonun bir parçası gibiler. Meral Hanım hem kendi partisini dağıtmadan yol almak istiyor hem de ezber bozmak istiyor. Bence de çok önemli işler yapıyor. Ama dediğim gibi, geldiğimiz noktada ne Meral Hanım’ın ne Kemal Bey’in ne Ali Babacan’ın ne de Davutoğlu’nun tek başına bir şey yapabilme durumu var. Çok güzel şeyler yapabilirler ama ben hâlâ çok ciddi bir ittifaka, güç birliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bunları topladığımızda ancak bir duygu birliği oluşuyor. Yoksa inanılmaz bir kutuplaşma ve çok çetrefilli konular var. İşte, görüyorsun, Meral Hanım’ın adı Pervin Buldan’la yan yana yazıldığında itirazlar yükseliyor. Ben adım gibi eminim, Meral Hanım bundan rahatsız değildir.

Ben Meral Hanım’a şunu söyledim: “Ben hem sizi hem Selahattin Demirtaş’ı çok iyi tanıyorum. Siz ve Selahattin Demirtaş bir yerde oturup 1 saat sohbet etseniz, birçok konuda anlaşacağınıza adım gibi eminim. Çünkü ben sizi tanıyorum. Siz Anadolu insanısınız. Demokrat, barışçıl, ‘barış olsun, çocuklarımız ölmesin’ diye düşünen birisiniz. Selahattin Bey de geçmiş hatalarından ders alıp epeyce özeleştiri yaptı; ‘yanlış yaptık’ dedi. İnsan değişir.” Meral Hanım bana “Haklısın” dedi. Ama dediğim gibi, parti kendi içindeki ayak bağını ancak bu kadar kırabiliyor. Peki, bununla yetinebilir miyiz? Bence yetinmememiz lâzım. Liderlik, o ayak bağını çözebilmeyi gerektiriyor. O aktörlere dönüp “Ya benimlesiniz, ya da aklınız fikriniz MHP’de ise, buyurun” demesi gerekiyor. İYİ Parti’nin milletvekili sayısının 20 olması ile 30 olması arasında bir fark yok bence. Biz İYİ Parti’nin kaç vekili olduğunu biliyor muyuz?  Anlamı var mı? Hiçbir anlamı yok bence. 3 kişi daha istifa etmiş, gitmiş. Gitsinler. Sen de biliyorsun, MHP tabanı 40 yıldır yüzde 10 bandında. Onun 6-7’si zaten duruyor MHP’de. İYİ Parti’nin aldığı muhtemelen yüzde 2-3. 

Çok samimi söylüyorum, ben “Bir demokrasi ittifakı kurulmalı” dediğimde, İYİ Partili il başkanı arıyor, ilçe başkanı arıyor, meclis üyesi, hatta kurultay delegesi bile arıyor: “Levent Bey, senin gibi düşünüyoruz. İYİ Parti’nin MHP’leşmemesi gerekir” diyorlar. Bence Meral Hanım orada biraz çekingen ve tedirgin davranıyor. Meral Hanım’ın, “Arkadaş, kararınızı verin. Ya buradayız ya oradayız” deyip kendi partisini toparlaması gerekiyor.

Çakır: Zaten o ikilemi hep taşıyor. Bu arada, arkadaşlarımız, Devlet Bahçeli’nin attığı bir tweet’i ilettiler. Tam da bizim konumuza denk geldi.  Demiş ki Bahçeli: “Medyayı kuşatma altına almış, yabancı ve yozlaşmış ideolojilere saplanmış gazeteci ve yorumculardan Türkiye’yi arındırmak amacıyla, milli ve şuurlu vatansever gençlerimizi üniversite tercihlerinde iletişim fakültelerini dikkate almalarının milli bir görev olduğuna inanıyorum.”

Gültekin: Bu kadar uzak yola gitmesine gerek yok. Zaten dövdürerek arındırıyor.

Çakır: Sen İletişim Fakültesi’nde okudun mu?

Gültekin: Hayır.

Çakır: Ben de okumadım. Gazeteci olmak için ille de İletişim Fakültesi’nde okumak gerekmiyor. Biraz Kemal Kılıçdaroğlu’ndan bahsedelim. Kemal Kılıçdaroğlu bir süredir CHP’nin oylarını artırmaktan ziyade, şimdiki adı “Millet İttifakı” olan ittifakın oylarını artırmak stratejisini yürütüyor. Hatta mümkün olabilse –zamanında İYİ Parti’ye milletvekili aktardığı gibi– kendi oylarından verebilse, Gelecek ve DEVA partilerine oy aktarıp, Cumhur İttifakı’na karşı güçlü, çoğunluğu sağlayabilecek bir ittifak olmasını sağlamaya çalışıyor. Bu strateji bence Erdoğan’ı ve Bahçeli’yi çok rahatsız ediyor. Ama aynı zamanda da CHP içerisindeki bazı kişilere karşı da onu kırılgan yapıyor. Mesela Muharrem İnce’nin partisinden ayrılırken CHP’ye yönelik söylediği argümanlar…

Gültekin: Evet, tamamen Cumhur İttifakı’nın argümanları. Muharrem İnce’nin böyle ayrılmasını ben de eleştirmiştim. Başka gerekçelerle ayrılsaydı saygı duyardım; çünkü ben de CHP’nin bu kapalılığını, başkasına alan bırakmama, parti içerisindeki o demokratik genişliği sağlayamama durumunu ben de eleştiriyorum. Muharrem İnce böyle bir eleştiri yaparak ayrılmış olsaydı, daha kıymetli olurdu. Ama tamamen Cumhur İttifakı’nın itirazlarını dillendiriyor. Dış politika meseleleri, ABD’den demokrasi dilenmek gibi bir söz… 30 yıllık CHP’lisin, insan kendi partisine böyle bir şey söylemez ki. Bu gibi ithamlar Cumhur İttifakı ağzı. Sadece o da değil, diğer 3 milletvekili de var. Erdoğan bir istifa mektubu yazıp al oku diye Teğmen Mehmet Ali Çelebi’ye verseydi, ancak öyle bir mektup çıkardı ortaya. Benim biraz önce bahsettiğim, “Millet İttifakı’ndaki bazı aktörler zihinsel olarak Cumhur İttifakı ile koalisyon halinde” dediğim, bunlar. Millet İttifakı’nın bunlardan temizlenmesi lâzım. Sadece CHP’de değil bu. Senin bir yayınında da izlemiştim “Muharrem İnce’nin istifası CHP’yi rahatlattı” yorumunu yapmıştın. Ben de aynı kanaatteyim. Bu sadece, “Muharrem Bey gitti, kurtuldular” meselesi değil. Muharrem Bey gerçekten Amerika’dan demokrasi dilendiğini düşünüyorsa, bu CHP için de iyi olmuştur. Çünkü böyle bir anlayış olmaması lazım. Eğer öyle düşünüyorsa, başka bir muhalefet yapacak demektir. Veya diğer ayrılan o arkadaşlar, Mavi Vatan’da, Libya meselesinde Cumhur İttifakı’nın doğru yaptığını düşünüyorlarsa bence gitmiş olmaları daha doğru. Aynı ayrışmanın İYİ Parti’de de sağlanması gerekiyor bence.

Kemal Bey, şu anki vahim duruma en uygun siyaset üreten liderlerin başında geliyor. CHP’nin milletvekili sayısı 150 de olsa, 200 de olsa, bir şey olmaz. Mevcut seçimde iktidar değişikliği sağlamadıktan sonra, CHP ister 100 milletvekili çıkarsın, ister 150 milletvekili çıkarsın. İYİ Parti ister 40 milletvekili çıkarsın, isterse 140 milletvekili çıkarsın. Çünkü artık Meclis’in bir anlamı yok. Tek adam Kanun Hükmünde Kararnameler’le Türkiye’yi yönetiyor. Kemal Bey bunu gördü ve olabildiğince bunun için uğraşıyor. Ben burada, denge konusunda biraz sorun yaşadığı kanaatindeyim. Sonuçta CHP bir lokomotif, anamuhalefet partisi; geriye kalan diğer muhalefet partilerinin oyunu topladığımızda neredeyse CHP’nin oyu kadar ediyor. Kemal Bey’in iyi niyeti, olabildiğince uzlaşmacı tavrının, diğer muhalefet liderleri tarafından istismar edildiği kanaatindeyim. Bu sadece bir partiyi tutmak meselesi değil ki; aynı zamanda tabanı da tutmak gerekiyor. Yani CHP’nin tabanını da orada tutmak lâzım. Öyle bir hareket yaparsın ki tabanı götüremezsin oraya; insanlar itiraz ederler. Kemal Bey’in de tabanı var, Meral Hanım’ın da. Ahmet Davutoğlu’nun partisinin de yüzde 1 ya da yüzde 2 de olsa bir tabanı var. Nasıl ki o tabanın hassasiyetini dikkate alıyorsa, bütün muhalefet liderlerinin, bir söylem geliştirdiğinde, karşı tabanın hassasiyetini dikkate alması gerekiyor. Yüzde 20’lik partiye, yüzde 2’lik gibi davranıp, “Gel abi, hepimiz eşitiz” demek olmaz. Kemal Bey’in burada gösterdiği hoşgörü ve uzlaşmacı tavrı, diğer muhalefet partisi liderlerinin biraz daha kıymetbilir bir tavırla, onun büyüklüğünün farkına vardıracak bir üslûba ihtiyaç var. Yoksa patlar.

Çakır: Şöyle bir not düşeyim — ki herhalde sen de katılırsın: Ümit Özdağ’ın çıkışında da olmuştu, Cumhur İttifakı’ndan Meral Hanım’a çağrı yapıldığı zaman da; “Meral Akşener gitse bile tabanı gitmez” deniyordu. Diğer muhalefet partilerinin CHP tabanını gözetmek zorunda olduğunun…

Gültekin: Evet, ama hepsi birbirini gözetmek zorunda. Diyelim ki Saadet Partisi’nin oyu yüzde 1. Bütün CHP’liler, sadece Saadet Partisi’nin hassasiyetine göre davranamazlar; bunu beklememeliyiz. Bu, toplumu bir yerde patlatır. Zaten uzlaşma böyle bir şeydir. Uzlaşma dediğin şey, “Benim yanıma gel, uzlaşalım” değil. Bir adım ben geleceğim, bir adım sen geleceksin. Ortada bir yerde buluşacağız. Uzlaşma budur. Saadet Partisi de, DEVA Partisi de, Gelecek Partisi de CHP’yi hesaba katmalı. Ama aynı zamanda CHP de bu partileri hesaba katmalı. Diyelim ki DEVA Partisi ile Millet İttifakı yaptın. DEVA Partisi ile Gelecek Partisi’nin seçmeni gelmedi. O da anlamsız. Bu ittifak işi o kadar dengede yürüyor ki, o yüzden biraz endişeliyim bu anlamda. Bunu yönetecek çok inceliğe ihtiyaç var. Zaten iktidar her gün bir çomak sokup orayı bozmak için bir sürü yol buluyor. Muhalefetin kendi içerisinde, kendi iç dünyalarından kaynaklanan endişeleri var. Mesela Ahmet Davutoğlu geçen hafta bir televizyon kanalında yaptığı röportajda, “Biz tek başımıza bir aday çıkartacağız” demiş. Bunu sözlü olarak söylemiyor, ama ben o mahalleyi bildiğim için konuşmasının ruhunu anlıyorum: “CHP ile ittifak yaptığımızda, bizim taban AK Parti’ye geri koşar” demek istiyor. Demek ki öyle bir şey yapacaksınız ki senin tabanın AK Parti’ye geri koşmasın. Bu, yapılabilir bir şey; çok zor değil. Dört tane madde koyarsın: “Bütün farklılıklarımızı, ayrılıklarımızı bir tarafa bıraktık, sadece demokrasi, adalet, liyakat, eşitlik için bir araya geldik. Sonra herkes kendi partisine gidecek” dersin.

Çakır: Ahmet Davutoğlu deyince, orada Üçüncü İttifak olarak dillendirilen bir şey var sanki. Meral Akşener buna karşı çıktı bir ara.

Gültekin: Ben bunun çok zararlı olduğunu düşünüyorum.

Çakır: Ama Gelecek Partisi sanki bunu istiyor gibi. CHP’yi ve HDP’yi bırakıp, Saadet Partisi, DEVA Partisi, İYİ Parti ve Gelecek Partisi’ni alan bir ittifak kurup, sonra da o ittifakın CHP ve HDP ile bir şekilde ortak noktalarda iktidara karşı birlikte hareket etmesi gibi bir formül arayışı var. Meral Akşener bunun Cumhur İttifakı’nın bir oyunu olduğunu açıklayıp reddetmişti.

Gültekin: Buna katılıyorum. Bu, Tayyip Bey’in bir projesi. Yorum yapmıyorum, bunu bir bilgi olarak paylaşıyorum burada. Tayyip Bey’in kafasında şu var: CHP ile HDP’yi, “Alevilerle Kürtleri marjinalleştirip”, toplumun çoğunluk dediğimiz Sünni, muhafazakâr, milliyetçi, ulusalcı kesimini toplamak, geriye kalanları marjinalleştirmek. Marjinalleştirmenin tek yolu da, CHP’yi HDP’nin yanına itmek. Örnek veriyorum: Dokunulmazlıkların kaldırılması meselesinde Tayyip Bey, CHP’nin “hayır” demesini, İYİ Parti’nin “evet” demesini ister. CHP’nin “hayır” demesi Tayyip Bey’in işine geliyor. Onun bir tek derdi var. Burada CHP ile HDP’nin birbirine iyice yakınlaştırıldığı ve marjinalleştirildiği bir yapı. Üçlü İttifak isteyenlerin buna hizmet ettiğini düşünüyorum. Tam da Tayyip Bey’in istediği gibi, Üçlü İttifak çıksın, orası marjinalleşsin. Çünkü burası marjinalleştiğinde üçüncü ittifakın oyu iktidar olmaya yetmiyor; toplasan yüzde 12’yi bulmuyor. İktidarı rüzgâr belirler biliyorsun. Toplum o rüzgârı görmeyince, burada da daha köşeye sıkışmış bir CHP-HDP gördüğünde ne yapacak? “Lanet olsun, gene bu kalsın” deyip ona gidecek. İşte burada cesaret devreye giriyor. Özellikle Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve Meral Hanım’da… Meral Hanım’ın bunu aştığını görüyorum. Meral Hanım 1,5 yıl önce bu üçlü ittifaka biraz sıcak bakıyordu. Ama şimdi geldiğimiz noktada daha cesur hareket ediyor. Aynı cesaret Davutoğlu’ndan, Babacan’dan ve Saadet Partisi’nden bekleniyor. Anladığım kadarıyla Saadet Partisi biraz sorunlu. Çünkü onun içerisinde Oğuzhan Asiltürk faktörü var. Temel Bey kendince bir denge götürüp tamamen öbür tarafa kaptırmak istemiyor. Ama Davutoğlu ve Babacan’ın şunu görmesi ve kendi seçmenine şunu demesi lâzım: “Bu artık CHP ve HDP’de, o partide bu partide bir araya gelip gelmeme meselesi değil. Bu bir demokrasiyi kurtarma, hukuku yeniden inşa etme, siyasetin zeminini yeniden işler hâle getirme ittifakıdır. Biz 80 milyon aynı ülkenin evlâdıyız. Hepimiz için demokrasi bu ittifaktır. Bu, CHP’yi iktidar yapma ittifakı değildir.”

O zaman da ilk yapılacak olan başkanlık seçiminde nasıl bir stratejiyle ortaya çıkacağı meselesi çıkıyor ortaya. Çünkü genellikle “İmamoğlu mu, Mansur Yavaş mı, Meral Akşener mi?” gibi adaylar üzerinden konuşuluyor. Aday tabii ki önemli; ama bence aday kim olursa olsun, o adayın bir ekiple çıkması gerekiyor. Mesela aday Ekrem İmamoğlu ise, onun yanında Ali Babacan da, Davutoğlu da, ekonomide şu kişi filan gibi, herkesi kucaklayan bir kolektifle çıkması önemli.

Ben o ekibin şimdiden kurulması taraftarıyım. Çünkü topluma güven vermek meselesi önemli. Toplumu alıştırmak, kanıksatmak. Ama buna zaman yok. Seçime 2 ay kala, diyelim ki aday Mansur Yavaş dendi. Yanına da Babacan’ı koyduk. Ama insanların zihninde bunu kabullenmeye ihtiyaç var. O ekibin…

Çakır: Bir sürece ihtiyacı var.

Gültekin: Evet. Diyelim o ekip bir ekonomi politikası üretti ve topluma, “İktidara gelirsek ekonomide şunları şunları yapacağız…” Bir diğer ekip, mesela Meral Hanım, diyelim ki anayasa konusundan sorumlu, o da, “Ben bu ekibin anayasa yapması, Meclis’in yeniden etkin hâle getirilmesi içi şu kadroyla çalışacağım. Şu şu hukukçularla görüşeceğim” gibi toplumu buna hazırlamak gibi bir süreç işletmeleri gerekir. Ama seçime 1 ay, 2 ay kala bunu açıklarsan –ki dünyada bunun yüzlerce örneği var– toplum psikolojik olarak çok çabuk güvenemiyor. O zaman da yine dönüp bildiğinin peşine takılıyor. Trafikte çok yaparız ya bunu: “Burada kestirme bir yol var, buradan gidelim” dersin, “Aman, ne olur ne olmaz bildiğin yoldan git” derler. İnsan psikolojisi böyledir. “Biz yine bildiğimize oy verelim. Bunları hiç bilmiyoruz. Anlaşabilecekler mi? Bir şey yapabilecekler mi?” Dolayısıyla, hem anlaşacaklarını hem uyum içinde olacaklarını hem daha güçlü bir kadro çıkarabileceklerini şimdide kurmaları lâzım. O aday bugün belli olsun mu olmasın mı meselesi değil. Önce, “Biz demokrasi ittifakı kurduk” diyecekler. İlkeleri bir araya koyacaklar. Çok değil, dört tane ilke var. “Bunları yeniden inşa etmek üzere geliyoruz. 1-1,5 yıl sonra yeniden seçim kararı alacağız. Herkes kendi partisine dönecek.” 

Bak bugün gelirken Özer Sencar’ın paylaşımını gördüm. Halkın yüzde 55’i, muhalefet partilerinin yeterli derecede birbirleriyle diyalog içinde olmadığını söylüyor. Bunu sadece bizler söylemiyoruz, toplum da bunu bekliyor artık. Artık cenazelerde, törenlerde, düğünde, anmalarda bir fotoğraf pozu vermekten öteye gitmeleri lâzım. Erbakan’ı anma toplantısında güzel bir muhalefet tablosu görmekten mutlu oluyoruz, tamam. Ama artık geçtik orayı. Muhalefetin bize daha heyecan verecek sahici birlikteliği görmek istiyor toplum.

Çakır: Tabii orada HDP meselesi var. Bunu aşamamış olanlar var.

Gültekin: Çok samimi bir şey söyleyeceğim. Biliyorsun Anadolu’yu çok dolaştım, gitmediğim şehir kalmadı. HDP takıntısı siyasetçilerde var, toplumda yok. Toplumun şu anda birinci derdi, ne HDP ne başka bir şey: Ekmek. İkincisi de ülke endişesi. Toplumdaki ülke endişesi o kadar yüksek ki bu endişeyi gidermenin tek bir yolu var: “Bizim Ruşen’le el ele tutuşmamız lâzım” meselesinin anlatılması lâzım. Başka bir yolu yok. Ya bu endişeyle yaşayacak ya da biz el ele tutuşacağız. Mesela, İYİ Parti’nin içerisinde yüzde 1, yüzde 2’lik çok küçük bir grup var, onlar rahatsız. CHP’de muhtemelen yüzde 1’lik bir grup var, ama ben onların dönüştürülebileceğini düşünüyorum. Birinin çıkıp doğru düzgün ikna edici bir sesle niçin bir araya gelindiğini anlatması lâzım. Mesela HDP’yi niçin burada tutmamız gerektiğini anlatacak. Tam tersine, PKK’yı daha da etkisiz hâle getirmek, siyasetin yolunu açmak, dahası, ülkeyi bu yıkımdan çıkarmak için HDP’nin de burada olması gerektiğini anlatacak. Ben asla tabanda böyle bir ayrımcılığın olmadığını görüyorum. Mesela benim HDP ile ilgili konuşmama sadece Facebook’tan 10 bin yorum gelmiş. Girip baktım. 10 bin yorumdan 300 tanesi de, “Ne saçmalıyorsun? Biz onlarla bir araya gelmeyiz” desin. Yok. Azgın azınlık dediğimiz yüzde 3’lük bir kesim var ülkede. Onlar toplumun büyük bir kesimi olduklarını düşünüyorlar. Ama öyle bir şey yok. Liderlere biraz cesaret lâzım. Tabii HDP’ye de biraz cesaret gerekiyor. “Ben de dilime üslûbuma dikkat edeyim, bunları zora sokmayayım” diyebilecek bir yaklaşım. Ben Mithat Sancar’ın bunu çok iyi yaptığını düşünüyorum. Hem üslûbu iyi, hem mizacı çok yatkın. Selahattin Demirtaş da çok iyi yapıyor; özeleştirisini veriyor. Çok dikkatle izliyorum. Eskiden beş kelimesinden üçünde Kürt vurgusu yapıyordu, şimdi artık neredeyse hiç Kürt vurgusu yok; demokrasi, Türkiye, eşitlik, özgürlük diyor. Her birimiz değişiyoruz. Ben de 10 yıl önce başka bir adamdım. Selahattin Demirtaş da 10 yıl önce başka bir adamdı. Adım kadar eminim, Meral Hanım da 10 yıl önce başka bir insandı. Ahmet Davutoğlu’nu ikimiz de iyi tanıyoruz. Bütün o İslamcılığına rağmen geldiği nokta bir değişim içeriyor.

Çakır: Seninle Medyascope’ta yaptığımız yayınlardan birinde… Epey oldu değil mi senin Medyascope’tan gidişin? Kadri’yle sen halka karıştınız artık. Biz burada elit kaldık. Yeni stüdyoya daha ilk defa geliyorsun mesela. Sen ve Kadri Medyascope’un ilk göz ağrılarımızsınız. Hatırlarsan, benim Habertürk’teki odamda ilk “Açık Oturum”u yapmıştık.

Gültekin: Evet. Medyascope’u ben kurdum diyorum zaten.

Çakır: Tabii, diyebilirsin. En son konuşmamızda, DEVA ve Gelecek Partisi hakkında çok sayıda kuşkun ve eleştirin vardı. Aradan bayağı zaman geçti. Kongrelerini de yaptılar.

Gültekin: Tek başlarına olsa eleştiririm. Şu anda onların tek başına bir anlamı olmadığı için, ittifakın içinde bir bütünün parçası oldukları için, parçayı eleştirmenin bir anlamı yok. Bana “DEVA Partisi’ni eleştirir misin?” diye sorsan, bir sürü eleştiri getirebilirim.

Çakır: Sen onları çok yakından tanıyan birisi olarak kısaca bir iki not aktarabilirsin.

Gültekin: Ben kendilerine de söyledim. Burada da söyleyeyim. Özeleştiri yapmalarını söylediğimizde, enselerinde boza pişiriyormuşuz gibi algılıyorlar. Ama kabul etmeleri lâzım. Onların da ortağı olduğu iktidarın yaptıkları, toplumda travmatik bir hâl aldı. Bir kere, temel olarak inandırıcılık sorunları var. İnandırıcı olmak istiyorlarsa, şöyle bir cümle kurmaları gerekiyor: “Eskiden böyle bakıyordum. Artık böyle bakıyorum. Ben yeni bir siyaset güdüyorum. Özür diliyorum, yanlış yaptım” de. Özeleştiri bedava bir kredidir Ruşen. O cümleyi söylediğinde toplum bir anda kucak açar. Bunu söylemedikleri için sözleri duyulmuyor. Bir kere, seküler kesim zaten duymuyor, güvenmiyor. Muhafazakâr kesim Tayyip Erdoğan tapusunda olduğu için onlar da dönüp bakmıyor. O yüzden bir varlık gösteremiyorlar. Ben özellikle DEVA Partisi için söyleyeyim bunu: Çok daha geniş bir toplum kesimini teşmil edecek bir siyaset yapısı var orada.

Çakır: Ve çok sayıda yeni katılan genç var.

Gültekin: Yeni gençler, pırıl pırıl insanlar var. Onlarla beraber henüz yeni siyasetini ortaya koyabilmiş değil. Yeni siyaset, sadece demokrasi, laiklik, özgürlük demek değildir. Aynı zamanda özür dilemek, insanların gönlünü alabilmektir. Bazen, “Yanlış yaptım, kusura bakmayın” diyebilmektir. Bunu Ahmet Davutoğlu’nda da göremiyoruz. Hatta bu enteresandır, çok da yadırgadım: Bir televizyon yayınında kendisine “Siyasette en büyük hatanız nedir?” diye sormuşlar. Ne demiş biliyor musun? “En büyük hatam arkadaşlarıma güvenmek.” Bu olur mu? Hele Ahmet Bey gibi, bu kadar entelektüel bir arka planı olana bir insana, “Benim en büyük hatam başkalarına güvenmek” hiç olmamış. İnsan hata yapar. Sonuçta hiçbirimiz peygamber değiliz. Peygamberler bile hata yaptı, “Yanlış yaptın” diye uyarıldı. Keşke “Suriye politikasında yanlış değerlendirme yaptım” diyebilseydi.

Çakır: Suriye deme. Orası tam bam teli.

Gültekin: Örnek veriyorum yani. Tamam, mesela de ki: “Benim zamanımda da medya çok baskı altına alındı, fark edememişim.” Yani bir şey de. Ama “Hiç hatam yoktu” deme. Mesela Sur’daki yıkım. “Orada insanların duygusunu hesaba katmadım. Yanlışlık yaptım” demiyorsan, siyasette varlık gösteremiyorsun demektir.

Çakır: İktidarla ilgili girişte biraz bahsettin, ama devam edelim. Seninle yaptığımız yayınlardan birinde ‘’Türkiye’yi üç kişi yönetiyor’’ dediğin bölümü kesmiştim, hâlâ çok izleniyor. Maşallah, dediğin de doğru çıktı.

Gültekin: Ama bence yeniden 3 kişi toplanıyor.

Çakır: Toplanıyor mu? Nasıl oluyor?

Gültekin: Ben Berat Albayrak’ın döneceğini düşünüyorum. Zaten 20 gün önce ilk haberini aldım, o zaman söylemiştim. Benim aldığım haber, barışmışlar.

Çakır: Niye gitti, niye geliyor?

Gültekin: Gitmesi, MHP’den dolayı. MHP’nin çok fazla müdahilliği. Hatta muhtemelen, Sayın Bahçeli’nin Erdoğan üzerindeki biraz fazla baskısı yüzünden. Bir de, ekonomi politikasında bir makas değiştirmesi, Berat Albayrak’ı kızdırdı. O “at izi it izine karıştı” meselesi, senin de benim de analizini yaptığımız gibi, iktidar, Tayyip Erdoğan, iplerin önemli bir kısmını Bahçeli’ye kaptırmış durumda. Artık ricacı pozisyonda olanın Erdoğan olduğunu düşünüyorum. Bu kadar sıklıkla evine gidiyor, demek ki bir şeylere ikna etmeye çalışıyor; belli ki bir talebi var. Bir arkadaşım, AK Partili bir bakanın anlattığını aktardı. Şöyle demiş bakan: “Diyelim ki devlete 100 kişilik bir kadro alacağız. MHP 95’ini istiyor. Pazarlıkla zar zor 90’a indirebiliyoruz. Elimiz bu durumda.”

Çakır: Sözünü unutma, bir anekdot anlatacağım: Zamanında, içinde MHP’nin de olduğu DSP hükümetinde, Hikmet Uluğbay Milli Eğitim Bakanı. DSP’nin batıdaki il başkanlarından biri, “Eşimin bir tayin meselesi var” diye Hikmet Uluğbay’a gidiyor. Ama iş olmuyor. Aradan bir süre geçiyor, karşılaşıyorlar. Uluğbay il başkanını hatırlıyor ve eşinin iş durumunu soruyor. İl başkanı da, “MHP’li il başkanı arkadaşıma söyledim, o halletti” diyor.

Gültekin: Şimdi de aynen durum bu. Anlattığına çok benzer bir hikâyeyi yeni duydum ben de. Bir savcı, bir yerden başka bir yere tayin olmak istiyor. Atamasını yapmıyorlar. Biri diyor ki, “Filanca MHP’liye git, işini halleder.” Hakikaten de yapıyor. Şu anda da durum böyle. Bunu niye söylüyorum? Muhtemelen bu tip gerginlikler yüzünden, Tayyip Bey’in de o anda ters bir ânına geldiyse, Berat Bey de resti çekip gitti. Ama sonuçta aile. Bir de, bu tip otoriter liderler, biraz gerçeklikten kopmuş olmasına bağlı olarak güven duygusunu kaybederler; kimseye güvenmezler. Biliyorsun bunun en iyi örneği Macbeth’dir. En yakın arkadaşına kumpas kurmaya başlarsın. Tayyip Bey hâlâ kendi ailesinden başka kimseye güvenemiyor. Medyanın başında Serhat Albayrak vardı. Hatırlıyorsan, o bahsettiğin programda, “Medyayı Serhat Albayrak, bürokrasiyi Berat Albayrak organize ediyordu ve ülkeyi bu üç kişi yönetiyordu” demiştim. Şimdi o üç kişiden biri dışarıda gibi duruyor. Onun yerini Bahçeli almış. Ama benim aldığım haberler, Berat Albayrak’ın ya Enerji Bakanlığı’na döneceği veya güçlü bir pozisyon olarak Saray’a geri döneceği…

Çakır: Partide yönetime girebilir.

Gültekin: Parti de olabilir. Zaten Tayyip Bey’in dünkü açıklaması, “Başınıza damat kadar taş düşsün” sözleri biraz ona meyilli.

Çakır: Peki, Erdoğan’ın AK Parti Genel Başkanlığı’nı bırakma ihtimaliyle ilgili söylenenlere itibar ediyor musun?

Gültekin: Tayyip Bey her an her türlü manevrayı yapabilir. Çünkü stratejik aklı “İktidarda nasıl kalırım?” üzerine kurgulanmış. 

Çakır: Beka sorunu.

Gültekin: Evet. Kendi beka sorunu haline geldiği için, mesela yarın sabah kalkıp “İktidarda kalmam için benim parti başkanlığını bırakmam daha faydalı” deyip bırakır. Ya da “Hayır, parti başkanlığını bırakmamam daha faydalı” deyip bırakmaz. O yüzden, şu anda bizim Tayyip Bey’le ilgili bir öngörü üzerine bir analiz yapma şansımız yok. Mesela, erken seçim konusunda kafası “hayır” diye düşünüyordur. Ama yarın öyle bir belge ya da bir şey gelir ki önüne, “Tamam, bunu kullanıyoruz ve seçime gidiyoruz” diyebilir. Çünkü bütün akıl, “Ben ne yaparım da bir 5 yılı daha muhafaza ederim” üzerine çalıştığı için, yarın nasıl bir karar alacak, partiyi mi bırakacak, öngöremiyoruz. Orada başka bir şey daha var. Muhtemelen ayrı bir pazarlık da var. Şimdi ismini vermeyeyim, Cumhur İttifakı’nın MHP kanadından, aynı zamanda çok meşhur bir siyasetçinin yakını olan birinden, “Artık devlet biziz, sadece partimiz yok. Onu da organize etmeye çalışıyoruz” cümlesini duydum. Çok yakını olan biri bu. MHP veya onun temsil ettiği milliyetçi blok diyeyim, artık devlet olduklarını düşünüyor. Çünkü yargı onlarda. 

Buraya gelirken, Kezban Hatemi Hoca aradı, geçmiş olsun dileklerini iletmek için. O da aynı şeyi söyledi. Yargıda, HSYK’da büyük ağırlık MHP’nin elinde. Milli Eğitim zaten öyle. Orduda çok önemli pozisyon aldıkları söyleniyor. Emniyet Teşkilatı, zaten FETÖ’den temizlendikten sonra ağırlıklı olarak MHP’de. Sen de görmüşsündür o videoyu, polislerin neredeyse hemen hepsi MHP işareti yapıyor. Dahası, MİT. Ben farklı yerlerden Hakan Fidan’ın etkisiz bir hâle geldiği yorumlarını duyuyorum. Çok ilgilenmiyor, neredeyse bırakmış gibi kulis bilgileri alıyorum. Bu yapı artık kendini devlet olarak konumlandırıyor. Tamam, ellerinde de, seçime kim girecek? Sadece MHP ile olmuyor bu. “Acaba bunlar Tayyip Bey’i AK Parti üzerinden, bir pazarlık sonucuyla böyle bir kurgulamaya mı gidiyorlar?” diye sesli olarak düşünüyorum. “Tamam, biz seni Cumhurbaşkanı yapacağız, ama partinin kontrolü bizde olsun” gibi mi düşünüyorlar? Çünkü öyle bir şey çıktı ortaya. AK Parti’nin başına Süleyman Soylu’nun geçme ihtimali çok tartışıldı. Ben bunu Süleyman Soylu’ya çok yakın birinden duydum. Böyle bir şey olabilir.

Çakır: Erdoğan’ın, zamanında güçlü bir ittifak yaptığı Fethullahçıları düşünelim. Bir seçim öncesi bilmem kaç tane milletvekili istemişlerdi. 4-5 tanesine razı oldular. Tabii ki o zaman daha güçlüydü, bugün daha zayıf. Ama sonuçta, partiyi iyice bıraktığı zaman, geride başka bir şey kalmayacak. Onun için, Erdoğan-Bahçeli ittifakının bozulabilme ihtimalini de akılda tutmak gerek.

Gültekin: Bu ihtimal her zaman var bence. Ben Tayyip Bey’in MHP ile ittifakı bozma aşamasına, ancak bütünüyle kaybetme duygusuna kapıldığında geleceğini düşünüyorum. Tayyip Bey için hâlâ tek bir çıkış yolu olduğunu düşünüyorum. Başka bir çıkış yolu yok. Eninde sonunda o noktaya gelecek. Ama bugün, ama 2 sene sonra. Abdullah Gül’ü, Ali Babacan’ı hepsini toplayacak, “Gelin arkadaşlar. Ben çıkıyorum partiden. Eski sistem cumhurbaşkanlığına geçiyorum. Gidin muhalefetle konuşun. Sistemi yeniden değiştirin” diyeceğini düşünüyorum.

Çakır: Onurlu çıkış.

Gültekin: Evet. Başka çıkış yolu yok. Öbür türlü, MHP ile yaptığı bu koalisyon, o pazarlık dediğim şey, hani 100 kişiden 95’ini isteme veya onların taleplerinin ağır basması… Tayyip Bey’in bu tarz siyaseti uzun sürdürebilme ihtimalinin düşük olduğunu söylüyorum. Tayyip Bey’in kişiliğine pek uymuyor. Devlet Bey’e boyun eğme, ricacı pozisyonunda çok fazla kalamaz.

Çakır: Levent, programı burada noktalayalım. Özlettin kendini. Tekrar geçmiş olsun.

Gültekin: Çok teşekkür ederim, sağ olasın.

Çakır: İletişim Fakültesi mezunu olmayan “Gazi gazeteci” ve Medyascope için çok ayrı bir yeri olan Levent Gültekin’le güzel bir sohbet yaptık. Kendisine tekrar geçmiş olsun diyoruz. İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus