Fehim Taştekin & Işın Eliçin ile Puslu Kıtalar (17): Erdoğan-Biden görüşmesinden sonra ABD ile ilişkiler nereye gidiyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Joe Biden, Ronald Reagan’dan sonra Ermeni soykırımını tanıyan ikinci Amerikan başkanı oldu. Bir gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla arayan Biden, 24 Nisan’daki anma konuşmasında selefleri gibi Medz Yeghern (Büyük Felaket) demeyeceğini bildirdi ve yüz yüze görüşme için tarih verdi: 14 Haziran’daki NATO zirvesi. Bu gelişmeler bize Ankara-Vaşington ilişkileri hakkında ne söylüyor? Puslu Kıtalar bu hafta Türk-Amerikan ilişkilerine ve Türkiye’nin dış politika görünümüne odaklandı.

PUSLU KITALAR ON YEDİNCİ BÖLÜM

Erdoğan-Biden görüşmesinden sonra ABD ile ilişkiler nereye gidiyor?


IŞIN ELİÇİN:
Merhaba sevgili seyirciler, Fehim Taştekin’le hazırlayıp sunduğumuz Puslu Kıtalar’a hoş geldiniz. Rejimizde Akanda Taştekin ve Aytuğ Özçolak var, onlara da şimdiden teşekkür ediyoruz. Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye ilişkilerini konuşacağız. Malum hafta sonunda çok uzun süredir Türkiye’nin diplomasiyle, Dışişleri’yle her anlamda mücadele verdiği bir alanda kayıp oldu. ABD Başkanı Joe Biden Ermenilerin soykırıma uğradığını 24 Nisan anma konuşmasında söyledi. Bu sözcük kullanılmasın diye bayağı bir çalışılmıştı değil mi Fehim? Hemen şöyle sorayım sana: 24 Nisan üzerinden daha çok konuşuluyor ama onun bir 23 Nisan’ı var. 23 Nisan Cumhurbaşkanı Erdoğan için, Ak Parti yönetimi için önemliydi çünkü uzun süredir Joe Biden’dan telefon bekleniyordu. Sadece telefon görüşmesi değil bir yüz yüze görüşme için randevu istendiğini de kulislerden biliyorduk. 23 Nisan’da hem o telefon açılmış oldu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Biden tarafından, hem de o konuşmada yüz yüze görüşme tarihi de çıktı. Fakat tabii o konuşmayı o güne getirmesinin de bir anlamı da varmış, ertesi gün soykırım sözcüğünü kullanacağını da Erdoğan’a iletmiş. Bu tabii konuşma sonrasında kamuoyuna duyurulmadı ama kulis bilgisi olarak zaten öncesinde böyle olacağına dair haberler vardı. Nitekim Amerikan basını da Joe Biden muhatabına bu kelimeyi kullanacağını bildirdi dedi. Bu arka planı anlattıktan sonra sözü sana bırakayım, yani ondan sonra olanlara doğru ilerlemek için. Ve nasıl etkileyecek, nasıl gelişecek ilişkiler ne dersin?

FEHİM TAŞTEKİN: 24 Nisan açıklamasının arifesinde yaşananlarla ilgili birkaç şey de ben söyleyeyim, ondan sonrasına tekrar geçelim. Bu telefon bir şekilde Erdoğan’ın iyi hissetmesini sağlayacak bir şeydi. Muhtemelen de Ak Parti çevresinde, bu telefon görüşmesi Amerikan-Türk ilişkilerin devamlılığına ve güçlü bağlara dair bir propaganda malzemesi olarak kullanılacaktı. Biden bu iyiliği yapmadı. Bu kozu Erdoğan’a vermedi. Bir taraftan Türk-Amerikan ilişkilerinin devam etmesi, özellikle güvenlik alanında, NATO çerçevesinde işbirliğinin devam etmesini isterken, bir anlamda Türkiye ile ilişkileri kurtarırken diğer yandan da kendi reel politiğine uygun bir tercihte bulunup her ikisini aynı telefona sığdırdı. Erdoğan ertesi günü buruk karşılamış oldu. Bu şu açıdan önemli: Orada bir takım pazarlıklar geçiyor ya da karşılıklı diyaloglar oluyor; sadece Erdoğan-Biden görüşmesi değil gün içinde ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ile Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve iki ülke Dışişleri Bakanları arasında diyaloglar gerçekleşiyor. Ömer Taşpınar da Medyascope’ta anlattı biraz, arka plan bilgisi verdi. Orada Biden Ermeni soykırımı ifadesini kullanacağını söylüyor artık bunun kaçınılmaz olduğu anlaşılıyor, en azından Türkiye’yi hukuki açıdan sıkıntıya sokmayacak, tazminat davaları gibi süreçlere yol açmayacak ve Türkiye’yi daha az incitecek bir dil kullanılması isteniyor, bu talep Türkiye tarafından gidiyor. Osmanlı döneminde suçun işlendiği vurgusu ve İstanbul yerine Konstantinapol denilmesi, bir anlamda modern Türkiye’nin bundan azade tutulması bu görüşmelerin sonucunda ortaya çıkan bir durum. Tabii eğer doğruysa, bunlar benim açımdan teyitli bilgiler değil.

IŞIN ELİÇİN: Bir şey söyleyebilir miyim, bu söylediğin vurgu, kelimelerin kullanılma biçimi ama bunu da sahiplenmedi, Cumhurbaşkanı Erdoğan da çıkıp “Türkiye suçlanmıyor” da demedi. Gerçi pazartesiye kadar konuşmadı, pazartesi akşamı yaptığı açıklamada da son derece itidalli olduğu görüyoruz. Söylediği ifadelerin benzerini de şimdi bakıyoruz mecliste de Ak Parti, CHP, MHP ve İyi Parti hep beraber onayladılar, aşağı yukarı Erdoğan’ın söylediklerinin aynısı olan bir kınama metni çıktı parlamentodan. Ama onun ötesinde büyük bir şey olmadı, ilk günkü biraz yüksek tondan konuşmalar dışında.

FEHİM TAŞTEKİN: Aslında bunlar Erdoğan normalde verdiği tepkilerle kıyaslandığında son derece zayıf kalan tepkiler. Daha çok durumu izah eden, biraz da tarihte ne olduğuna dair Türkiye’nin resmi bakışını yansıtan, hatta resmi bakışını da biraz değiştiren uzun uzun açıklamalar yaptı. Ama ABD’ye sesini yükselten, Biden’a çatan Erdoğan görmüyoruz. Sessizliğini koruması önemli. Bilgileri olduğu halde sustular, beklediler. Aslında bugün bunu konuşacağız, neden Türkiye bu kadar tepki veremeyecek kadar zayıf? Aslında benim bakış açım bu değil, Türkiye’nin tarihi gerçekle bir an önce yüzleşmesi ve dış ilişkilerinde sürekli karşısına gelen bu ağırlıktan kurtulması gerekiyor. Benim bakış açım bu. Ancak Erdoğan’ın ya da iktidarın durduğu yerden baktığımız zaman şöyle bir şey görüyoruz: Türkiye bu kadar fazla diplomatik mesajı yaptığı ve lobicilik için milyonlarca dolar harcadığı bir müttefiki tarafından ters köşeye yatırılıyor ama buna yanıt veremiyor. Ülkenin ne kadar zayıf ve çaresiz hale getirildiğine dair bir tablo var, bu bize bunu anlatıyor. O yüzden bundan sonra ABD’ye ne yanıt verebilirler, ellerinde koz olarak ne kaldı, neyi kullanabilirler ya da bunu yapabilirler mi? Verilen tepkilere baktığımız zaman yapabilecekleri her hangi bir şeyin kalmadığını anlıyoruz. İbrahim Kalın diyor ki yeri geldiğinde, peyderpey, duruma göre yanıtlar verilecek. Biz bunu hiçbir tepki verilmeyecek şeklinde yorumlayabiliriz.

IŞIN ELİÇİN: Şöyle olabilir mi Fehim, ben kestim ama bunu, sen devam et yine de. Şu olabilir mi mesela; görüşme çok önemseniyor ya NATO marjında deniliyor, 14 Haziran’da, yani o görüşmede çok olumsuz bir şey olursa, şu anki tavır köprüleri yakmadan, itidalli. 14 Haziran bekleniyor. 14 Haziran’da bir şeyler olmazsa, mesela Türkiye bir şeyler mi yapacak? Onun ne kadar etkili olacağı ayrı bir tartışma konusu ama onu mu kast ediyor acaba? Şimdi o görüşmeyi bekliyoruz, o görüşme çok mu önemli yani?

FEHİM TAŞTEKİN: Bu süreçte önem atfettikleri ya da tutum değişiklikleri bekledikleri şeyler var. S-400’lerle ilgili yaptırımlar ve Halkbank davası; bence bu iki konu önümüzdeki süreçte önemli. (Türkiye’nin) NATO’da kalıp kalmaması meselesi değil. Her iki taraf da bu konuda paralel düşünüyor. Yani Erdoğan ABD ile ilişkileri her hangi bir şekilde geriletmek istemiyor. Arada sorunlar var ama bir kopuş senaryosu Erdoğan için bir seçenek değil. Bu ABD açısından da geçerli. ABD’nin öncelikleri değişti biraz, Türkiye’nin jeostratejik ağırlığını kullandığı süreçler geride kaldı, ABD şimdi daha fazla Asya’ya ağırlık veriyor, sadece Türkiye değin genel anlamda Orta Doğu’daki askeri, politik ve diplomatik ağırlıklarını biraz daha Asya’daki işlere harcamak istiyor. Bu Türkiye’nin emlak değerini, pazarlık masasındaki el üstünlüğünü gerileten bir durum. Ancak yine de Ukrayna krizinde görüldüğü gibi Türkiye’nin NATO içindeki rolü önemseniyor. Erdoğan da bu durumun farkında olduğu için Montrö’yü tartışmaya açtı, Ukrayna’da hiç kimsenin yapmadığı kadar katkı sunmaya hazır bir pozisyon sergiledi vesaire. Bu biraz da ABD’ye rüşvet diyebileceğimiz bir teklif ortaya koydu. Türkiye ilişkilerin sürdürülmesinde geçerli nedenler bunlar. Bu durumu zaten tartışmayacaklar. Ama ABD’nin beklediğim tutum değişikliği söz konusu. Son zamanlarda ortaya çıkan sorunlar var: Doğu Akdeniz’de Ruslar ve Yunanlardan yana bir tutum sergiledi, tabi işin içinde Doğu Akdeniz Enerji Forumu kapsamında İsrail de var. Bu bağlamda Türkiye’nin izlediği politika ABD’yi rahatsız etti. Suriye’de karşı karşıya geldiler, Kürtlere destekten dolayı. Başka dosyalar da var. Rusya ile ilişkiler en önemlisi. Rusya ile S-400’lerle savunma alanında bir başlık açıldı. Bu NATO için kritik bir alarm nedeni. Ve ABD bu dosyalarda Türkiye’den bu dosyalarda Türkiye’den ittifaka uyumlu hareket etmesini bekleyecek. Eğer Türkiye farklı bir yolda ısrar ederse Biden yaptırımlarla ya da biraz havuç biraz sopa siyasetiyle Türkiye’ye sert tarafını da gösterecek. NATO randevusunun bir satın alma hamlesi olarak görüyorum. Yani Biden evet şimdiye kadar iyi gitmedi, sen de tutumlarını değiştirirsen NATO’da el sıkıştığımızda yeni bir sayfa açılabilir demeye getiriyor.

IŞIN ELİÇİN: Sana şunu sormak istiyorum, tam da oraya getirdin. Arada şöyle bir süreç var; 14 Haziran denildi. Biliyorsun, sen de konuşmanın başında vurguladın, Halkbank meselesi Erdoğan için, iktidar için Türkiye için önemli bir konu. Halkbank süreci kritik, şu anda temyiz mahkemesinin karar vermesi bekleniyor, ne diyecek mahkeme, ya diyecek ki Türkiye’nin talep ettiği gibi tamam bu davayı ABD’de görmek doğru olmaz ki bu çok düşük bir olasılık, o zaman dava düşecek anladığım kadarıyla. Ama yok hayır görülebilir derse ki bu yönde bir karar bekleniyor o zaman New York’taki mahkeme işte o beklenen, Rıza Zerrab’ın da bir takım yeni ifşaatta bulunmasının beklendiği bir süreç başlayacak. Bu Türkiye açısından hem sonuçları hem cezası itibariyle sorunlu bir konu. Tam öyle bir zaman ya 14 Haziran öncesi, onun da konuşulmuş olabileceğini söylediğin için soruyorum, mesela bir bu süreçte Halkbank’la ilgili bir gelişme beklemeyecek miyiz? Nedir yani? Ya da ne değiştirir? Yoksa işbirliği alanlarından söz ediliyorlar ya anlaşmazlıkların bunları gölgelemesine izin vermeden işbirliği yapılacak gibi yaklaşım vardı, ne olacak 14 Haziran’a kadar?

FEHİM TAŞTEKİN: Şu anki durum, taraflar ilişkileri çok fazla türbülansa sokmadan bir şekilde ortak noktalara odaklanmak istiyor. Ki bunları belirlemek için görüşmelere başladılar. Ortak alanlar neler? İlk akla gelen Afganistan. Afganistan’da bir barış süreci olacak; Taliban ile Afgan hükümetinin görüşmelerine Türkiye’nin arabuluculuk yapması, bunları İstanbul’da buluşturması bir Amerikan teklifi olarak gelmişti. Çok büyük bir şey değil ama Türkiye’nin kendisini iyi hissetmesini sağlayacak bir Amerikan uyanıklığı. Bunun ötesinde konuşacakları başka şeyler de olacak: Ukrayna, Karadeniz ve NATO alanında başka işbirliği alanları falan. Bence bu süreçte Halk Bank dosyası yine hukuki bir neden bulunarak belki geciktirilebilir ya da başka bir yola sokulabilir. Tabi ki Amerikan sistemi diyecektir ki biz mahkeme süreçlerine müdahalede bulunamayız. Ama hukuk içerisinde birtakım mekanizmalar da olabiliyor. Amerikan başkanı, Kongre bir tercihte bulunuyor, önemli bir ülke var, bu ülkeyle ilişkileri ya da o müttefik ülkeyi batıracak bir süreci böyle kenarda durup seyretmezler. Orada başka yol bulabilirler. Nasıl ki Trump CAATSA çerçevesindeki yaptırımları bir süreliğine bekletti, buna benzer bir hukuk oyunu dönebilir mi dönebilir. Ya da hakikaten mahkum edebilirler ama bunun yansımalarını minimize edecek ayarlamalar yapabilirler ya da bunu paslaşarak yapabilirler. Mesela 20 milyar dolarlık bir cezadan bahsediliyor, başka yaptırımlardan bahsediliyor, eğer Washington-Ankara arasındaki uyum Washington’ın arzu ettiği yönde şekillenirse bu durumda bu dosyayla ilgili daha farklı arayışlar olabilir. Kategorik olarak Amerika çok ilkesel davranır, çok tutarlı davranır diye bir inancım yok zaten. Mesela Muhammed bin Selman’la ilgili CIA raporu açıklandıktan sonraki tutumda bunu gördük. Açıkçası Beyaz Saray dedi ki ‘biz bunu açıkladık ama bizim müttefiklerimizle ilişkilerimiz önemli, müttefik liderlere yaptırım uygulayan bir siyasetimiz yok’. Tabii burada bir mahkeme var, o ayrı bir durum.

IŞIN ELİÇİN: Asıl temel sorun; Türkiye’den beklenen, öyle mi diye soruyorum, sen de öyle mi görüyorsun, sonuçta Rusya ile ilişkilerin geldiği nokta, S-400’lerin gösterile gösterile alınması… Hani bir tür sen öyle ifade ediyorsun, değil mi, ‘soğuk savaş vari, herkes kendi kampını seçsin, herkes rengini belli etsin, böyle arada durmak, biraz ondan biraz bundan alayım, bu istenmiyor yani net bir şekilde, Türkiye de ne Araplar açısından ne Avrupalılar açısından ne de ABD açısından, o anlamda tam kamp seçmiş de kampın gereklerini ya da beklenenleri yapıyor gözükmüyor. Öyle değil mi? ABD açısından Türkiye ile ilgili asıl sorun Rusya mıdır? Ve tabi Rusya bunları nasıl seyrediyor? Çünkü Rusya ile de içeriğini iyi bilmediğimiz birtakım anlaşmalar sonucunda S-400’ler alındı.

FEHİM TAŞTEKİN: Erdoğan biraz da o dönemdeki Türk-Amerikan ilişkilerinin tabiatına güvenerek, biraz Türkiye’nin nazının çok güçlü bir kart olduğunu düşünerek ittifak içerisinde kabul edilmeyecek böylesi bir tercihte bulundu, S-400’leri aldı. Eğer bir ittifak içerisindeyseniz, tamamen bağlantısız bir ülke değilseniz bunun karşılığının olduğunu size diplomasi söyler. Dışişleri bunu söyler, tecrübesi buna kâfidir. Ne bileyim bağımsız danışmanlar bunu söyleyebilir. Biz gazeteciler bunu öngörebiliyoruz, dışişleri de öngörebilir. Yani Türkiye Rusya gibi Hindistan gibi İran gibi davranamaz. Sonuç itibariyle bir NATO ülkesi. Bütün savunma sistemini entegre ettiği bir yapı var. Bu yapı içerisinde hareket ediyor. Ha NATO üyesi olmasa o zaman Rusya’dan ABD’den de istediğini alabilir. Ama Türkiye ben NATO’nun önemli bir üyesiyim diyor. Erdoğan son dönemlerde bu mesajı çok verdi. Çünkü Akdeniz’de çok fazla tepki çekti, AB’den yaptırımlar gelmeye başladı, ABD bu konuda ağırlığını koydu. Türkiye baktı ki oyun istediği gibi gitmiyor bu sefer NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti diyen Emmanuel Macron’a sert çıkacak kadar NATO’cu bir ülke durumuna geldi. Ben ittifakın önemli bir üyesiyim demeye başladı. Amerikalılar S-400’lerle ilgili uyarılarda bulundu, bunlar göz ardı edildi. Şimdi isme bakar mısınız, Amerikan Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası (CAATSA), bu yasayla bir müttefike yaptırım uyguluyorlar. Eğer Türkiye geri adım atmazsa daha da ileri yaptırımlar gelecek. Sadece başkan değil Kongre’nin önemli bir tutumu var. Türkiye’nin artık Kongre’de sözünü dinletebileceği üyeler yok. O yüzden durum vahim. Bu Türkiye’nin kendi eliyle elini kolunu bağladığı bir durum. 14 Haziran’a kadar bunları bir paket halinde konuşacaklarını öngörüyoruz. S-400’ler, Halk Bank, Suriye hatta Libya… Libya konusunda da çok renk vermiyorlar, yani doğrudan Türkiye’yi suçlamıyorlar ama verdikleri mesajlar, Amerikan büyükelçisinin yürüttüğü temaslar, hatta İtalya Dışişleri Bakanı’nın ABD’yi Libya’da ağırlığını koyması için Washington’da yürüttüğü temaslar ve buralardan çıkan mesajlar çok da Türkiye’nin lehinde değil. Türkiye asıl sorunun kaynağı durumuna düşen ülke şu anda. Herkes parmakla göstermeye başladı, Türkiye’nin güçlerini çekmesi konusunda çağrılar artıyor. Mesela konuşmadıkları Ermenistan, Karabağ meselesi. Amerikan tepkisi geç kaldı, orada bir geçiş dönemi vardı. Ama Bunları not ettiklerini düşünüyorum. Bütün bunları konuşacaklardır. Ne çıkar bilmiyoruz. Zorlu bir süreç, Türkiye de zor bir ortak.

IŞIN ELİÇİN: Evet en azından bu süreçte gösterdi Türkiye kolay bir ortak olmadığını. Şunu soracağım: ABD açısından belli dosyalar var. Türkiye’nin de ABD’yle ilişkilerin kötü olmasının gerekçesi olan, ABD’ye güvensizlik duymasına gerekçe gösterdiği başka konular var. Ama şu anda biz niye bunu böyle konuşabiliyoruz, Türkiye kendisini o pazarlık gücünde bulamadığı için böyle konuşuyoruz. Daha önce Türkiye ABD’den baskı gördüğünde koz olarak Rusya’ya yanaşıyordu. Bu söylediğin dosyaların her biri Rusya ile ilişkilerin de gerilimli olduğu konular. Amerika için Ukrayna’da bir açılım yapsa, Rusya ile arasının kötüleşmesi söz konusu. Suriye’de bir şey yapsa öteki tarafta sıkıntı. Türkiye’nin manevra alanı var mı?

FEHİM TAŞTEKİN: Kendinizi mahallenin çok uyanığı olarak düşünürseniz, ABD’ye karşı Rusya’yı, Rusya’ya karşı ABD’yi kullanmak gibi bir alışkanlığı sürekli tekrarlarsanız olacağı bu. S-400’leri Türkiye niye aldı? Suriye’de yaptığı hatalar yüzünden. Rusya ile karşı karşıya kaldı ve yeni bir ilişki biçimi geliştirdi. Suriye’de yaptığı hatalar nedeniyle ABD ile ayrıştı. Ne yaptı mesela? Nusra Cephesi ve diğer cihatçı örgütleri koşulsuz destekledi. Obama yönetimi bundan rahatsız oldu ve Aralık 2012’de Nusra Cephesi’ni terör örgütleri listesine ekledi. Erdoğan o zaman çok sinirlendi. Bundan 5-6 ay sonra Beyaz Saray’da aralarında çok sert bir tartışma geçti. Obama ‘Siz radikal cihatçıları destekliyorsunuz’ suçlamasını yöneltti, ipler koptu. Sonra IŞİD ortaya çıktı. Türkiye’nin sınırları IŞİD’e kullandırması, hoşgörüde bulunması, dolaylı destek vermesi, bunu Kürtlere karşı yapması, ABD’nin Kürtlerle ortaklık kurması… Bunları niye söylüyorum? Bütün bu sahada yapılan hatalar ABD ile Rusya ile ilişkileri bozdu. Bu sefer birine karşı ötekini memnun eden ya da biri için ötekine karşı kart kullanan bir yönetme anlayışı bugüne kadar günü kurtararak geldi ve iş tıkandı. Şimdi mutlak bir açmazla karşı karşıyalar. Rusya da biraz ABD’ye fazla yaklaştığında diş gösteriyor. Mesela Ukrayna üzerinden Türkiye ABD’ye şirinlik yaptı, rüşvet vermeye kalkıştı, Rusya da öyle mi dedi turistleri göndermekten vazgeçti. Biraz daha ileri giderlerse bu sefer Suriye’de ipler yeniden kopacak.

IŞIN ELİÇİN: O zamansan şunu soracağım: Bu çok soruluyor tartışılıyor; Türkiye, sen tarif ettin, gündelik manevralarla günü kurtarıyor, belki bir dönem işine de yaradı. Belli bir güç elde etmesini ya da öyle görünmesini sağladı. Şimdi durumlar değişti. Böyle bir pozisyonda olabilmeniz için ekonomik olarak, askeri olarak daha güçlü olmanız gerekiyor. F-35 programından çıkmanın bir bedeli var yani. Şu anda çok etkilemese bile orta vadede, vesaire, bir sürü boyutu var. Bunlar olmadığı için o koşuyu durdurmak zorunda kaldı. İki taraftan da sıkıştırılabilir pozisyonunda kaldı. Sence Türkiye’nin orta vadeli ya da uzun vadeli bir stratejisi var mı? Yani biz biliyor muyuz? Türkiye bölgesinde nasıl bir güç olmak istiyor? NATO içinde kendisini nasıl bir yerde görüyor? Rusya’ya karşı bir kamplaşma keskinleşirse pozisyonu ne olacak. Ve tabi ABD’nin asıl rakip gördüğü Çin var arkada. Bağımsız bir pozisyonda olabilecek mi Türkiye? Uzun ve orta vadede plan görebiliyor muyuz? 

FEHİM TAŞTEKİN: Çok bağımsız politikalar güdebilmesi için, senin de bahsettiğin gibi, çok güçlü bir altyapı olması lazım, yetişmiş insan gücü; bizim yetişmiş insan gücümüz kaçıyor, sanayii olması lazım, Çin’in yaptığı gibi. Çin onlarca yıllık planlı bir yükselişle bugünü inşa etti, bugüne geldi. Elbette askeri savunma alanında mutlak bağımlılığı kıracak adımlar atılıyor ama burada da işler bir insansız hava aracı üretimi ile ilgili dünyaya caka satan bir tutum sergileniyor. Mesela Rusya Ukrayna’ya insansız hava aracı satamazsınız dediğinde ya biz herkese satıyoruz isterseniz size de satabiliriz’ dediler. Yani şimdi bu Rusya’ya denilecek şey mi? Uzay teknolojisi olan bir ülkeye siz motorunu Ukrayna’dan ve optik gözünü Kanada’dan, gerçi onu da kestiler, yani en önemli aksamlarını başka ülkelerden alıp monte ettiğiniz bir uçağı Rusya’ya da satarız diyorsunuz. Dış politika ve stratejik konulardaki çok temel yaklaşımda bir planlama ve öngörü söz konusu değil. Her şey nasıl yürütülüyor ya da yürütülmeye çalışılıyor; her şey Covid 19 önlemleriyle ne yapıyorlarsa dış politikada da benzer bir şekilde deneme yanılma, yoklama, etki tepki ve böyle günlük reflekslerle yol almaya çalışıyorlar. Bu olacak bir şey değil. Bunun sonuçları, bir şirket olursunuz sonunda batarsınız ama bu Türkiye gibi 80 milyonluk bir ülke olunca iş son derece karmaşık hale geliyor. Durum ne kadar kötü bunu anlamamız için Mısır’la ilişkilere bakalım: Mısır’la ilişkileri bu hale getiren kendilerinin izlediği politikalardır. İhvan’a, yani Müslüman Kardeşler’e hamilik yapan bir politika. Şimdi ilişkileri normalleştirmek istiyoruz diyorlar. Çünkü Doğu Akdeniz’de sıkıştılar, Libya’da sıkıştılar. Acınası bir durum, Mısır önlerine koşullar koyuyor, ev ödevi gibi şunları şunları yaparsanız diye. Acınası bir tablo. Mısır’a örnek verdim çünkü Mısır karşısında bu zor durumda olan bir ülkenin ABD karşısındaki Rusya karşısındaki durumunu kıyaslayabiliriz, ne kadar sıkıntılı olduklarını. Avrupa’ya bakıyoruz, elde ne kaldı? Avrupa Birliği ilişkileri yürütebilmek için mülteci kozu kaldı. AB’ye şunu yapmazsanız kapıları açarız milyonlarca mülteci size gelir sizin bütün sisteminizi, ekonominizi, sosyolojinizi altüst ederiz, tehdit. Bunun geleceği var mı? Geldiler Ankara’ya o da bir krize yol açtı. Avrupa Konseyi Başkanı ve Avrupa Komisyonu Başkanı’nın ağırlanmasıyla yeniden baktıkları dosya mülteci anlaşması. En öngörülebilir alan Avrupa Birliği çünkü daha kurumsal çalışıyorlar vs. Orada baktıkları dosya mülteci anlaşmasının yenilenmesi, hiçbir zaman yürümemiş olan Gümbürk Birliği’nin güncellenmesi ve vizesiz seyahatle ilgili artık bayatlamış dosyanın ele alınması. Oyalamaca. En öngörülebilir alan AB ama orada da belirsizlik ve bakkal defteri hesabıyla giden dış ilişkiler mevcut. O yüzden ben de ne düşünüyorlar yarına dair planları ne, her hangi bir fikirleri olduğunu zannetmiyorum. Söyleyecekleri bir söz olduğunu zannetmiyorum. Her konuda olmayacak pozisyonlarla uluslararası toplumun karşısına çıkıyorlar. Yani düşünülmüş değil bunlar. Diplomasinin intihar ettiği, tamamen iptal olduğu bir işleyiş var.

IŞIN ELİÇİN: Maalesef biraz öyle, biraz değil bayağı öyle olduğu gözüküyor ve tabi bu karşı taraftan da görülüyor, asıl sıkıntılı pozisyon o. Yani biz bilmiyoruz, karşı taraf en hafifinden, ellerinde bizim bilmediğimiz şeyler de olabilir, bir sürü şeyin kaydı tutulmuyor, kamuoyu ile paylaşılmıyor, medyaya tek taraflı sunuluyor bir takım bilgiler, her ülke kendi çıkarı açısından tek taraflı sunuyor. Ama şunu söyleyebilirler: Türkiye güvenilir bir ülke değil, biz de alternatiflerimizi ona göre yaparız yahut Türkiye ihtiyacı olduğunda bu pozisyonundan da, bir sürü konuda da geri adım atar. Sen başta kendi pozisyonunu da belirttin, Türkiye’nin de sonuçta geçmişiyle yüzleşme sorunu var.

FEHİM TAŞTEKİN: Her zaman söylediğim iki şey var; birçok ülkeyle ilişkilerde ve her sene ABD ile ilişkilerde Ermeni meselesi gelip çatıyor. Bu Türkiye’nin kendi iç barışıyla ilgili de bir şey. Kötülüklerin böyle başladığını düşünüyorum. Siyasetin, toplumsal yapının yanlış inşa edilmesinde bunun da etkisi var. Diğeri de Kürtlerle ilgili dosya. Şu an yaşadığımız birçok problem dönüp dolaşıp iki konuda Türkiye’nin verdiği tepkilerden kaynaklanıyor. İşte Suriye’de geliştirilen askeri harekâtlar, Türkiye’nin batması, aslında idare ettiğini zannediyor ama on binlerce cihatçıyı maaşa başlamış durumda, sağa sola götürüyor. Libya’ya götürdüler, Karabağ’a götürdüler, başka nereye götüreceklerini bilmiyoruz. Mesela Yemen’e götürmeyi teklif ettiler. Suudileri kafaya alabilmek için. Suudilerle barışmamız lazım. Nasıl barışalım? Ya biz Yemen’de Suudilerin işini kolaylaştırırsak Suudileri kafalayabilir miyiz? Peki bunu nasıl yapacağız? Yemen’e Suriyeli cihatçı gönderirsek üç beş tane, parasını da Katar verir belki, böylelikle Suudilere yanaşırız. Diğer Araplara da böyle yaklaşıyorlar. Bu çok feci bir durum.

IŞIN ELİÇİN: Hayır yani Suudilere yanaşmak için bunu yaparken İran’la ne olacak? Tamam yani İran’la çok sıcak bir ilişki yok ama… 

FEHİM TAŞTEKİN: O zaman da İran’la kafa kafaya gelecek. Kürtler nedeniyle Irak’la da kafa kafaya geliyor. Aslında artan oranda Aslında Arap dünyası Kürtlere biganeydi şimdiye kadar, fazla ilgilenmezlerdi. Ama Türkiye’ye karşı hissiyat yükselince Araplar da Kürtlere karşı merhametli olmaya başladılar, politik olarak da ilgilenmeye başladılar. Olayı düne kadar Kürtlerle ilgili Brüksel ve ABD ile konuşmak durumunda olan Türkiye kendi hataları yüzünden, Kürt sorunlarını çözmediği için ve Kürt sorununu sınırların ötesine ihraç edip sonra sınırların ötesinde savaşı genişletip Kürtleri daha fazla sağa sola dağıtıp sorunu daha fazla büyüttüğü için bu öyleydi. Şimdi işin içerisine Araplar da giriyor. Bağdat mesela son derece tepki gösterdi son Şengal operasyonu konuşulmaya başladığında. İran da hiç olmadığı kadar Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığına itiraz etti. O zaman bizim sorunuz ne? Herkes bize düşman bakışından kurtulup Kürtlerle Ermenilerle daha doğrusu içeride bizim iç barışımızı önleyen ne varsa bunlarla aklı başında projelerle yüzleşmek. Şu koşullarda toplumu da feci halde dönüştürdüler Sözgelimi 10 yıl önce 20 yıl önce ABD başkanı çıkıp deseydi ki Ermeni soykırımını tanıyorum sanırım Türkiye toplumunda ve siyasetinde bu kadar elektriklenme olmayabilirdi. Ama AKP-MHP iktidarı sürekli olarak nefret üzerine çarkı döndürdüğü için toplumun ve siyasetin bütün kompartımanlarını beraberinde dönüştürdü ve artık zor hakikaten zor bir durum var karşımızda.

IŞIN ELİÇİN: Fehim Taştekin, çok teşekkürler, böyle çok kapsamlı konuşmuş olduk, genel durumu da çizmiş olduk. Epey zamandır konuşmadığımız şekilde dış politikayı ve onun iç politikayla ilişkisini konuşmuş olduk. Çünkü hep burada konuşuluyor ya iç politika malzemesi yapılıyor dış politika diye aslında iç politikadaki sorunların, içerdeki sorunların çözülmeyişi ve bunun katlanarak aslında dış politikada da başka veçhesiyle yaşanıp dönüp tekrar iç politikaya malzeme edilmesi gibi bir kısır döngü var.

FEHİM TAŞTEKİN: Evet epey konuştuk, süremizi de aştık.

IŞIN ELİÇİN: Çok teşekkürler sevgili izleyiciler, bizi izlediğiniz için. 15 gün sonra yeniden görüşünceye dek hoşça kalın.

FEHİM TAŞTEKİN: Hoşça kalın, iyi akşamlar.

(Transkripsiyon: Akanda Taştekin)

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus