Transatlantik: Türkiye’nin çağrılmadığı Dünya Demokrasi Zirvesi, Suriye’ye yeni harekat olur mu? Sudan’da darbe

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Zübeyde Beyaz 

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Transatlantik”te karşınızdayız. Bu hafta sadece Ömer Taşpınar var, Gönül Tol yok. Ömer, merhaba.

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Şimdi önce seni yine bir tebrik edeyim; Demokrasi Zirvesi, en son yayında dedin, “Türkiye’yi herhalde çağırmazlar” dedin, “Bakalım kimleri çağıracaklar, kimleri çağırmayacaklar?” dedik. Bizim yayından bir gün sonra Politico listeyi ele geçirdi ve Türkiye yok, Macaristan da yok; ama Polonya var mesela. Ortadoğu’da Irak ve İsrail var; başka ülke yok, Mısır da yok, ama bu arada Pakistan var… gibi böyle bir acayip liste… 9-10 Aralık’taydı değil mi? Ya da 10-11 Aralık’ta, online olarak yapılacak. Amerikan Başkanı online olarak yapacak bunu. Bir kere öncelikle tebrik ederim, bunu gördün. Tabii şöyle de acı bir durum var: “Türkiye’yi neden çağırmıyorlar?” diyebilecek hâlimiz de yok maalesef. Ne dersin?

Ömer Taşpınar: Öyle, doğru. Her şeyden önce, bu Zirve’nin yapılacağı konusunda spekülasyonlar vardı; fakat bu, ikinci aşamaya kalmıştı. Yani bir şekilde Amerika’nın dış politikasında sorunlar, özellikle Afganistan fiyaskosu, sonrasında da bu İklim Zirvesi, G20 derken, Çin’le mücadele derken, Amerika’nın ve Biden’ın demokratikleşme projesi, dünyada otoriter rejimlere karşı demokrasileri savunma projesi ikinci plana atılmıştı. Nitekim bir sürü insan burada Biden yönetimini özellikle Suudi Arabistan ve Mısır konusunda, bazen de Türkiye konusunda, insan haklarını yeterince savunmamakla suçluyordu. Dolayısıyla bu Zirve’nin yapılması önemliydi Biden açısından. En azından sembolik olarak bir mesaj verme, yani dünyadaki otoriter ülkelere karşı, özellikle Çin ve Rusya’ya karşı, “Demokrasiler birlik içinde olmalı, ortak hareket etmeli” mesajının verilmesi açısından önemliydi. Fakat baktığımızda: Zirve’ye kim davet ediliyor, kim edilmiyor? Bu Çin ve Rusya meselesinin çok ağırlıklı planda olduğunu ve demokrasi kadar jeo-stratejik öneme sahip ülkelerin de çağırıldığını görüyoruz. Mesela senin bahsettiğin Pakistan’ın çağırılması, ama bana daha ilginç gelen, Anti-Amerikanizmiyle bilinen Filipin lideri Duterte’nin de bu zirveye davet edilmesi. Tabii dediğin gibi online yapılıyor; ama sonuçta davet edilen ülkeler bir şekilde onore edilmiş oluyor ve bir şekilde Filipinler’in de davet edilmiş olması, bir bakıma Çin’e karşı bir mücadele içinde Pakistan’ı kaybetmemek, Filipinler’i kaybetmemek için. Polonya’nın çağırılması, Rusya’nın karşısında Polonya’nın bir şekilde önemli oluşu, jeo-stratejik önemini koruyor olması açısından da bir şeyi gösteriyor. Irak’ın davet edilmesi çok önemli bence; yani Irak açısından bir mesaj bu, Ortadoğu’ya mesaj. Yani Biden açısından Irak sorunlu bir ülke; fakat Irak’ta seçimler yapıldı, iyi kötü işleyen bir düzen var ve eskisine oranla, Saddam Hüseyin dönemine oranla bugün Irak’ın daha demokratik olduğu kabul edilebiliyor. Her ne kadar bazen iç savaş sınırlarına ulaşacak kadar ileri sorunlar olsa da, Irak’ın davet edilmesi de bence önemli bir gelişme. Türkiye’nin davet edilmemesi ise başlı başına çok önemli. Çünkü bir NATO ülkesi olarak, NATO içinde ve aynı zamanda Amerikan’ın Rusya’ya karşı projelerine baktığımızda Türkiye’nin bir şekilde Rusya’ya yanaşmaması açısından jeo-stratejik bir mantıkla, böyle bir rasyonaliteyle Pakistan’a yaklaşıldığı gibi Türkiye’ye de yaklaşılabilirdi; ama Erdoğan’ın bu zirveye davet edilmemesi, Türkiye’nin davet edilmemesi, bana göre bütünüyle Kongre’deki, Amerikan basınındaki, Amerikan düşünce kuruluşlarındaki havayı da yansıtıyor Türkiye’ye karşı, Erdoğan’a karşı. Bütün bunlar niye önemli? Nihayetinde bu konferansa davet edilip edilmemek, bana göre, yani bir ülkenin demokratikleşmesi açısından çok önemli bir mihenk taşı değil. Ama bütün bunlar, “Amerika nasıl bakıyor dünyaya?” Ve bunun sembolik önemi açısından değer taşıyor. Şununla bitireyim: Amerika’da demokrasi konusunda da ciddi soru işaretlerinin olduğu bir dönemde başlıyor bu. Trump dönemi kapandı; fakat Trumpizm, Trump’ın ideolojisi bitmedi. Ve Amerika’da hâlâ ciddi bir kesim Trump’ın seçimleri kazandığını, Trump’ın geri gelmesi gerektiğini düşünüyor, Trump’ın tekrar kazanabileceğine inanıyor. Hâlâ önemli bir kesim, 6 Ocak 2021 ayaklanmasının doğru dürüst üzerine gidilmesi konusunda isteksiz. Zira o parlamento, yani o günkü ayaklanmanın nasıl bir organizasyon içerisinde olduğu konusunda şu anda Kongre’de araştırma komisyonları kuruldu. Ve Steve Bannon gibi insanlar Kongre’ye gelip ifade vermeyi bile reddediyorlar. Yani Amerika’da kurumların nasıl işlediği konusunda Trump sonrasında bir soru işareti de var. Amerika da çok prestij kaybetti demokrasi açısından. Biden ile bu prestiji tekrar toparlamaya çalışıyor, ama zarar büyük. Yani Trump sonrası Amerika’nın kendi demokrasi imajında da ciddi bir zarar var. Biden bu zirveyle biraz onu da telafi etmeye çalışıyor, fakat yeterli değil. 

Ruşen Çakır: Peki Ömer, şimdi “stratejik olarak” dedin; mesela Filipinler… geçen hafta uzun uzun Hindistan’ı anlatmıştın mesela, Hindistan’ı da çağırmış. “Hindistan ne kadar demokrasi?” Yani ortada otoriterliğe doğru giden bir yönetim var. Özellikle din meselesi, din karşıtlığı, Müslümanlara yönelik baskılar vs.. Bu arada Mısır’ın çağırılmamış olması önemli. O önemli ve mesela yakında Sudan’da bir darbe oldu, Türkiye’de çok fazla ilgi uyandırmadı; ama Amerika’nın demokrasi konusunda ne derece samimi olduğunu test etmekte bu tür olaylar herhalde önemli. Mesela bakıyorum: Venezuela, Nikaragua çağırılmıyor; çünkü oraları da ABD’nin baştan beri demokrasi olarak görmediğini biliyoruz. Mesela dünyanın çok umurunda olmayan bir darbe yaşandı Sudan’da; ama önemli bir şey olduğun tahmin ediyorum. Tahmin ediyorum diyorum, çünkü çok fazla bir bilgi akışı olmadı. Mesela ABD bunu nasıl karşıladı?

Ömer Taşpınar: Hindistan’la başlayayım, Sudan’la devam ederim. Önemli bir konu Sudan, ama ben demin Hindistan’dan bahsetmeyi unuttum. Hindistan Amerika açısından Çin’i çevrelemek, Çin’i bir şekilde izole etmek –“containment” deniyor buna–, bu projenin ana parçası; yani ana aktörü aslında Hindistan. Mesela Hindistan S-400’ler alıyor ve o konuda muafiyet kazanmaya çalışıyor. Niye? Çünkü Hindistan Çin konusunda çok önemli. Yani Çin’i karada durdurabileceği yerlerden bir tanesi Hindistan. Hindistan çok büyük bir ülke, dünyanın en kalabalık ülkesi ve Hindistan’ın rejimine baktığımızda, Hindistan’ın bir demokrasi olduğu genelde kabul ediliyor. Yani Samuel Huntington’ı biz Medeniyetler Çatışması ile biliyoruz kendisini, fakat siyasetbilimci, Harvard Üniversitesi’nden Samuel Huntington’ın bir demokrasi tanımı var: “Üç tane seçim arka arkaya yapılmalı ve iktidar değişmeli” üzerine kurulu bir tanımı var. Yani seçimlerle demokrasiyi birleştiren bir siyaset bilimi tanımı var. Yetersiz, çünkü demokrasinin kurumları, liberalizm, güçler ayrılığı, insan hakları gibi konular da çok önemli. Fakat seçimler de çok önemli. Yani seçimsiz bir demokrasi olmuyor. Bu açıdan baktığımızda, Hindistan seçimlerin yapıldığı, seçimlerin hilesiz yapıldığı ülkelerden bir tanesi. Ve aslında etnik açıdan, dinî açıdan, dilsel açıdan o kadar karışık bir ülke ki… Oranın demokrasi olması bütün dünya açısından çok önemli; zira fakir bir ülkenin de demokrasi olabileceğini gösteren bir ülke. O nedenle Hindistan son zamanlarda Modi döneminde oldukça otoriter popülist politikalara saplanmış olsa da, Amerika’nın demokratik ortağı olması açısından çok önemli. Yani Hindistan’ın davet edilmesine hiç şaşırmamak lâzım. Hem jeo-stratejik nedenlerle, hem de gerçekten, baktığımızda Modi’ye rağmen seçimlerin yapıldığı bir yer. Tabii seçimler her şeyi belirlememeli; bu hesapla gidersek, Türkiye’nin de bir demokrasi olduğu konusunda bir anlaşma çıkmalı ortaya. Fakat Türkiye ile ilgili sorun tabii son birkaç seçimde oldukça ciddi yolsuzlukların olduğu konusunda spekülasyon dışı, uluslararası raporların yazılması ve tabii ki seçimlerin medya nedeniyle âdil bir ortamda yapılmıyor oluşu var. Hindistan’a baktığımızda medya özgürlüğü var, düşünce özgürlüğü var, bireysel özgürlükler var. Türkiye’de ise bireysel özgürlükler, medyanın durumu, hukuk devleti gibi konularda ciddi soru işaretleri belirdi. O nedenle Türkiye’de seçimler yapılıyor olması demokrasi var anlamına gelmiyor. Şimdi buradan Sudan’a geçelim, Sudan konusunda ne diyebiliriz? Şimdi, bir bakıma Biden yönetiminin demokrasiye yaklaşımı Sudan’da test edildi. Çünkü 25 Ekim’de Sudan’da darbe oldu ve ordu yönetime el koydu. Ve biliyorsun Sudan’da2018-2019 yılında Beşir dönemi kapanmış ve bir geçiş hükümeti kurulmuştu. Bu geçiş hükümetinde Abdullah Hamduk isimli bir siyasetçinin başbakanlığında, bir şekilde ordu ile ortaklaşa giden bir geçiş dönemi vardı. Sudan neden önemli? Çünkü Sudan’da bu tür bir sivil hükümetin gelmesini, ordunun geri planda kalmasını Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri istemedi, Mısır da istemedi. Bana göre Ortadoğu’da çok bâriz bir blok var; o blok Müslüman Kardeşler karşıtı ve aynı zamanda seçimler karşıtı, demokratikleşme karşıtı bir blok. Bu blokun başında Suudi Arabistan geliyor; arkasından Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri de var. Bu ülkeler Müslüman Kardeşler’i ciddi bir tehdit olarak görüyorlar ve seçim istemiyorlar. Çünkü seçimler olduğunda Müslüman Kardeşler’e yakın siyasal İslâmcı hükümetlerin oluştuğunu görüyorlar. Dolayısıyla Türkiye de bu topa girdiğinde, Türkiye de nihayetinde Milli Görüş’ten gelen, Türkiye de Müslüman Kardeşler gibi görebileceğimiz Millî Görüş hareketinden gelen, ama daha reforme olmuş gözüken bir başkanlık sistemi altında Müslüman Kardeşler’e ciddi ideolojik yatırım yaptı ve destek verdi. Dolayısıyla bu mücadele Sudan’da devam ediyor. Sudan’da ordunun yönetime el koymasına Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Suudi Arabistan destek verdi; hatta sebep oldu diyenler var. Burada “Amerika ne yapacak?” sorusu çok önemliydi; çünkü asıl en önemli darbenin yaşandığı 2013 yılında, Müslüman Kardeşler’in görevden darbeyle alındığı kanlı darbede, Amerika buna darbe diyememişti. Ve bu çok önemli bir kırılma noktası olmuştu bana göre, Recep Tayyip Erdoğan’ın Amerika’ya bakışı açısından. Çünkü bu ona Amerika’nın yarın bir gün Türkiye’de darbe olursa da buna tam olarak darbe diyemeyeceğinin bir kanıtı olarak gelmişti. Çünkü bir bakıma Recep Tayyip Erdoğan kendini Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütü gibi, hükümeti gibi seçimle iktidara gelmiş bir lider olarak görüyordu ve buna Amerika’nın darbe diyememesi, Mursi’nin görevden alınması ve Sisi’nin darbeyle gelmesi, Amerika’nın demokrasi konusunda aslında çifte standartlara sahip olduğunu bana göre haklı olarak kanıtladı. Ve Müslüman Kardeşler Türkiye-Amerika ilişkilerinde yeni bir sorun ve demokrasi meselesi yarattı. Bugün geldiğimiz noktada, Sudan’daki darbeye Amerika’nın darbe demesi ve hemen askerî yardımı, ekonomik yardımı –ki 750 milyon dolarlık yıllık yatırım yapıyor Amerika, oraya yardım yapıyor–, bunu kesmesi bir bakıma Biden yönetiminin demokrasi konusunda biraz daha ciddi olduğunu gösteriyor diyebiliriz. Fakat bir soru işareti de koymalıyız buna, Sudan’ın jeo-stratejik önemi Mısır kadar ön planda değil. Eğer Sudan jeo-stratejik açıdan Mısır kadar önemli olsaydı, belki Sudan’daki darbeye de darbe diyemeyebilirdi Amerika. Zira burada bana göre Amerika açsından hâlâ bir çifte standart söz konusu: Çok önemli ülkelerde –Pakistan’da, Türkiye’de, Mısır’da– darbe olduğunda, Amerika bunlara darbe demekte zorlanıyor. Çünkü darbe dediği anda Kongre devreye giriyor, hukuk devreye giriyor ve o ülkeye ekonomik ve askerî yatırım kesilmek zorunda kalıyor. Mısır’a, Pakistan’a, Türkiye’ye bu ekonomik ve askerî yatırım kesildiğinde de, Amerika’nın çıkarları açısından, Amerikan’ın realist politikaları açısından bir sorun çıkıyor. Çünkü bu ülkelerle, iktidarda kim olursa olsun ilişkiye her zaman devam etmek, Amerika’nın dış politikasında realizm açısından, jeo-stratejik dengeler açısından çok önemli. Ama Sudan’da bunu yapmadı. Sudan’da Amerika darbeye darbe dedi ve ekonomik yardımı kesti. Ve şu anda Sudan yönetimi Çin’e dönüyor, Suudi Arabistan’a dönüyor, Birleşik Arap Emirlikleri’ne dönüyor; oralardan para bulmaya çalışıyor. Amerika da bir bakıma, “Bakın işte! Ben darbeye darbe diyebiliyorum” diyor; fakat asıl test bana göre Mısır’dı. Mısır’da darbe diyememiş olması ve bugün Demokrasi Zirvesi’ne Pakistan’ın bile çağırılıyor olması, Amerika’nın hâlâ çifte standartları olduğunu göstermek açısından önemli. 

Ruşen Çakır: Ömer, bu Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır’ı hep birlikte telaffuz eder olduk. Şimdi, bunların hepsinin birlikte hareket ettiği başka bir alan var sanki: Suriye. Mısır Suriye’yi tekrar Arap Birliği’ne aldırmaya niyetlendi, bayağı bir girişim başlattı. Birtakım mesajlar gidip geliyor; telefon görüşmeleri şu bu derken en son Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı –değil mi?– Esad’la yüz yüze görüştü. Bu senin söylediğin o blok Suriye’de… şöyle de denilebilir aslında: Bir zaman kuyunun dibine attıkları Esad bayağı yukarıya doğru çıkmış oluyor bir anda, tekrar onu kuyudan çıkartıyorlar sanki. İlginç bir şekilde de topa sonradan giren Türkiye, yine Suriye ile, Şam’la ilişkisi olmayan az sayıda ülkeden birisi olarak kalacak anlaşılan bu gidişle. 

Ömer Taşpınar: Öyle gözüküyor, Amerika’nın tepkisinden de bahsedelim. Zira program nedeniyle hep Washington’dan birazcık bahsetmek gerekiyor: Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı’nın Şam’a gitmesini Amerika da kınadı, Beşar Esad’la görüşmesini kınadı. Amerika hâlâ kendi çapında –kendi çapında diyorum; çünkü fazla bir şey yapamıyor rejime karşı, Şam rejimine karşı, Esad’a karşı–, kendi çapında izole etmeye çalışıyor. Ekonomik yaptırımlar hâlâ devam ediyor Suriye’ye. Amerika hâlâ kâğıt üzerinde bir geçiş dönemini destekliyor gibi gözüküyor. Fakat Biden yönetime geldiğinden beri, bir Suriye stratejisi çıkmadı henüz, herkes onu bekliyor. “Suriye stratejisi var mı?” sorusu soruluyor. Kısacası Amerika’nın bir Suriye stratejisi yok. Amerika’nın bir IŞİD stratejisi vardır ve o IŞİD stratejisi sonuçta Kürtlerle, Suriye Demokratik Güçleri dedikleri, aslında ana kemiği PYD/YPG olan Kürtlerle IŞİD’i yok etmek üzerine kuruluyordu ve IŞİD’i önemli bir derecede de yıprattılar diyebiliriz. Fakat IŞİD yok olmadı. IŞİD’in devam ediyor oluşu ve tehdit oluşu bir bakıma Amerika’nın Kürtlerle devam ettirdiği işbirliğinin neden devam ettiğini de anlatıyor bize. Ve Türkiye’yi çok kızdırıyor bu. Biliyoruz ki Türkiye-Amerika ilişkilerinde sorun olarak hep S-400’leri konuşuyoruz, bazen Halkbank’ı konuşuyoruz; ama bana göre Türk-Amerikan ilişkilerinde ana mesele, Amerika’nın bugün Kürtlerle Suriye’de kurmuş olduğu stratejik ortaklık. Bu artık taktiksel, operasyonel de değil, bir stratejik ortaklık; çünkü Amerika IŞİD’e karşı Kürtlerin oradaki varlığına muhtaç. Şimdi bölgeye bakalım, bölge nasıl devam ediyor? Bölgede artık şu kabul edildi: Beşar Esad bu savaşı kazandı. Bu savaşı kazandıktan sonra da yavaş yavaş onu tekrar aileye geri almak gerekiyor. Aile nedir? Arap Birliği ailesidir. Beşar Esad her ne kadar bu savaşı İran ve Rusya sayesinde kazanmış olsa da, sonuçta Suriye’nin yeri Arap dünyasında. Beşar Esad’ın, Esad ailesinin ve Şam’ın ağırlığı nedeniyle bir şekilde aileye tekrar katılacak. Tarihsel olarak Arap Birliği’nin en önemli ülkesi, en büyük nüfusa ve en ciddi stratejik öneme sahip olan Mısır. Bugün 110 milyonluk nüfusuyla Arap Birliği’nde en önemli ülke Mısır diyebiliriz ve Mısır’ın başındaki Sisi de bir şekilde Beşar Esad’ı tekrar aileye almak istiyor. Birleşik Arap Emirlikleri de buna destek veriyor, Suudi Arabistan da yavaş yavaş destek veriyor. Suudi Arabistan İran’la mücadelesi nedeniyle –Şii-Sünni mezhep çatışması diyelim– veya jeo-stratejik güçleri açısından baktığımızda, ciddi bir Suudi Arabistan-İran mücadelesi yaşanıyor Ortadoğu’da, o mücadelenin yaşandığı alanlardan bir tanesi de Suriye’ydi tabii ki. Ve ilk başlarda Suriye iç savaşı başladığında aslında Suudi Arabistan biraz kontrpiyede kaldı; yani tam ne yapacağına karar veremedi. Bir yandan İran’ın desteklediği Şam yönetimi ve Beşar Esad’ın gitmesi ve oraya bir bakıma Sünni bir yönetim, yani bir bakıma işte bu Alevilerin değil, İran’a yakın değil, Arapların çoğunluğunu oluşturan Sünni mezhebe yakın yönetimin gelmesiydi, ama Müslüman Kardeşler de olmamalıydı, öyle bir denge kurmaya çalışıyordu. Suudi Arabistan için arzu edilebilir bir şeydi; çünkü İran’a karşı düşünüyordu bu iç savaşı. Ve Beşar Esad’ın İran’la kurmuş olduğu, Hizbullah boyutu olan, Hamas boyutu olan ortaklığı Suudi Arabistan hiçbir zaman takdir etmedi, bunu bir tehdit olarak da gördü. O nedenle de Beşar Esad’ın gitmesini istiyordu. Fakat Beşar Esad kazanmaya başladıktan sonra, bir de Müslüman Kardeşler ötesi cihadist güçler, yani El-Kaide tipi, IŞİD gibi muhalefet güçlenince, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır hemen tekrar bildikleri ata, bildikleri kişiye geri döndüler. Bugün artık Beşar Esad bu savaşı kazandı. Yavaş yavaş Amerika da, Türkiye de bunu kabullenmek zorunda kalacak. Zamanla bana göre Ankara da, Amerika da Beşar Esad’a bir alternatif oluş.. (ses kesildi).. Özellikle Rusya’nın bu savaşı kazandığını da kabul edecek. Bu arada İsrail’in ne yaptığına da kısaca bakalım. Sesim geliyor mu Ruşen?

Ruşen Çakır: Evet, duyuyorum, duyuyorum. Şeyi soracaktım tam, operasyon… (ses kesildi)

Ömer Taşpınar: Tamam, tamam. İsrail sürekli olarak İran’ın Suriye’deki mevzilenmesine, Suriye’de kurduğu silah fabrikalarına, füze fabrikalarına hava operasyonları yapıyor. Suriye hava sahasını, Suriye’nin egemenliğini sürekli ihlâl eden bir İsrail var karşımızda. Ve ilginç bir şekilde artık Şam yönetimi İsrail’in bunları neredeyse her ay, bazen ayda iki üç kez yapmasına, belirli hedefleri bombalamasına Suriye de ses çıkarmaz hâle geldi. Dolayısıyla bir bakıma aslında Beşar Esad İran’ın yörüngesinde de çok kalmak istemiyor diyebiliriz. Beşar Esad şu anda İran’ın vurulmasına yeşil ışık bile yakıyor diyebiliriz. Rusya da buna yeşil ışık yakıyor biraz; çünkü Beşar Esad’ın Arap Birliği’ne dönmesi biraz da İran’ın Suriye’de zayıflamasına bağlı. Yani Suriye’de İran etkisi azalırsa, ki bunu en çok isteyen ülke İsrail, Hizbullah nedeniyle, İran’ın Hizbullah’a verdiği destek ve Suriye’nin Hizbullah’a kara yardımı yapılmasının en önemli stratejik halkası olması nedeniyle. Bu şekilde baktığımızda ilginç bir şekilde Beşar Esad’ın İsrail’e bir şekilde yeşil ışık yaktığını ve İran hedeflerinin vurulmasına ses çıkarmadığını görüyoruz. Bu da aslında Suriye’nin Sünni mezhebinin egemen olduğu, Suudi Arabistan’ın, Mısır’ın egemen olduğu Arap Birliği’ne geri dönüşünün bir sinyali olarak görülebilir.

Ruşen Çakır: Peki, operasyonu soracağım, harekâtı soracağım. Tezkere yine uzatıldı biliyorsun ve bir beklenti var: “Türkiye tekrar Suriye’nin kuzeyinde YPG/PYD’ye yönelik operasyon yapar mı?” beklentisi var; ama bu sonuçta Suriye’ye yapılacak bir operasyon olacağı için, Suriye’nin bu kadar yalnızlıktan sıyrıldığı bir dönemde, Türkiye’nin de dış politikada iyice yalnızlaştığı bir dönemde, bu hareket ihtimalini daha da zorlaştırmıyor mu? Yoksa tam tersine, “inadına” olabilir mi?

Ömer Taşpınar: Konjonktür değişti, yani çok farklı bir konjonktürle karşı karşıyayız. Dediğin gibi daha güçlü bir Suriye yönetimi var. En önemlisi Rusya’nın ve Amerika’nın Kürtlerle daha ciddi bir ortaklık içinde olduğu bir döneme de girdik. Yani bugün Türkiye bir askerî müdahale yaparsa –Amerika buna “Hayır” dedi zaten–, Amerika ile ilişkilerinde Trump dönemindekinden daha zor bir dönem yaşayabilir. Hele bir de bu konjonktürü F-16 boyutuyla da birleştirirsek — F-16’ları almak istediği bir dönemde, önümüzdeki ay F-16 pazarlıkları başlayacak, Kongre’nin onayına ihtiyacı olan bir dönemde Türkiye Suriye’ye, Kürtleri hedefleyen, orada YPG/PYD’yi hedefleyen, dolayısıyla Amerika’nın müttefiklerini hedefleyen bir operasyon yaparsa, F-16’lar konusunda bana göre artık hiçbir ümidi kalmaz. Bunun dışında Rusya’yla sorun yaşayabilir, Arap Birliği ile sorun yaşar ve bunun iç politikayla ilgili olduğu konusunda da artık her yerde yazılar çıkıyor. Yani Türkiye’nin dışarıdan göründüğü manzara, Erdoğan’ın artık çok sıkıştığı bir manzara. Yani Erdoğan ekonomi nedeniyle duvara toslamış durumda ve son dönemini yaşıyor. Fakat bir seçim daha kazanmak için elinden geleni yapacak, “Bu seçimi kazanmak için Türkiye’yi belirli maceralara sürükler mi?” analizinin yapıldığı bir Türkiye manzarası var, dış politika gazetelerinde, New York Times’da, Washington Post’ta veya buradaki think tank’lerde Erdoğan’ın zor durumda olduğu kabul ediliyor ve her zor durumda olan popülist, milliyetçi lider gibi, dış politikada bazı manevra alanları yaratmaya çalışacağı konusunda da spekülasyonlar ve korkular var. Son Roma Zirvesi’nde, G-20’de Biden’ın açık açık, “Bu bizim için kabul edilemez” dediğini biliyoruz. Yani Suriye’ye bir kırmızı çizgisi var, bunu Türkiye’nin yanlış anlamış olma ihtimali de var ilginç bir şekilde. Nasıl yanlış anlaşılıyor bilmiyorum, fakat şu anda CENTCOM tarafından ve Rusya tarafından da Mazlum Kobani’ye de iletilen mesaj, Rusya’nın ve Amerika’nın böyle bir müdahaleye sıcak bakmayacağı. O nedenle Türkiye böyle bir maceraya girerse, başta F-16’ları unutmalı, ikincisi Amerika ile yaptırımlar da tekrar gündeme gelebilir. Daha önce yaptığında, en son 2019-2020’de Türkiye askerî müdahalesini –son dört yıldaki üçüncü müdahalesini– yaptığında, Türkiye ciddi ekonomik yaptırımlara mâruz kalmıştı. Kısa sürmüştü bunlar; iki üç hafta sürdü, fakat o iki üç hafta döneminde, dışarıda, Amerika’da ödeme bile yapamaz duruma gelinmişti. Yani çok ciddi Hazine yaptırımları gelmişti. Ve bunlar “executive order”, yani kanun hükmünde kararname ile çıkarılmıştı, Kongre’ye filan gitmeden. Aynı şeyi şu anda Biden yönetimi yapabilir. Ve Türkiye’de Merkez Bankası’nın ödeme yapmasına bile engel olabilecek yaptırımlara kadar gidebilir bu. O nedenle çok ciddi bir macera olur Türkiye’nin şu aşamada bu bölgeye girmesi. Ortada girmesini gerektirecek bir neden de yok, Erdoğan’ın kendi beka korkusu dışında. 

Ruşen Çakır: Peki, kapatırken sizin orada durumlar nasıl? Enflasyon almış başını gidiyor, marketlerde yiyecek bulamıyormuşsunuz.

Ömer Taşpınar: İlk dediğin doğru, ikincisi biraz abartı. Enflasyon bizim burada %6’ya vurunca herkes panikliyor. Keşke Türkiye’de de %6 enflasyon çok yüksek sayılsa. Enflasyon ciddi bir sorun hâline geldi Amerika’da. Zira burada bir bu tedarik zinciri, supply chain nedeniyle ciddi sorunlar yaşanıyor. Ve bazı ürünlerde, özellikle de enerji fiyatlarında bir artış var, fiyat artışı var. Bu geçici olarak kabul ediliyor Amerikan Merkez Bankası FED tarafından; fakat öte yandan halk %6 enflasyona alışkın değil, benzin fiyatlarının bu kadar artmasına alışkın değil. Ve şu anda Biden yönetimi bir ciddi altyapı yatırımı geçirdi. Nihayet o altyapı paketi geçti, iki tane altyapı paketi vardı. “Fiziksel altyapı yatırımları” denilen, mesela yolların yapımı, havayollarının, köprülerin, su sisteminin, arıtma sisteminin, elektrik ağının yenilenmesini gerektirecek 1 trilyon dolarlık altyapı paketi nihayet geçti. Bir de “sosyal altyapı” deneni daha refah devletini ve sosyal hizmetlerle eğitim alanında, sağlık alanında, iklim alanında daha ciddi harcamaları gerektirecek yaklaşık 2 trilyon dolarlık bir harcama paketi de kapıda. Şimdi bu kadar büyük harcama paketleri varken, Amerika’da tabii bir yandan da sorulan soru: “Borcu nasıl ödeyeceğiz?” Yani bu borç nasıl ödenecek? Buna kısaca cevap, “Para basarak” oluyordu ve para basmanın da sınırlarına yaklaşıyoruz; çünkü para bastıkça enflasyon artıyor. Ve Merkez Bankası’nın burada yavaş yavaş artık bu likiditeyi azaltması gerekecek, faizleri artırması gerekecek. O nedenle Amerikan ekonomisinde işler iyi gitmiyor, Biden açısından işler iyi gitmiyor. Geçen hafta konuştuğumuz Virginia eyaletini kaybetti, Virginia’daki valilik seçimlerini kaybetti, bu bir sürprizdi. New Jersey gibi Demokratların kalesi gibi görünen bir yerde normalde %20’lik marjlarla kazanan Demokrat Parti’nin New Jersey’de ramak kaldı kaybetmesine —%0,5 ile, %0,4 ile kazandı oradaki Demokrat vali. Bütün bunlar ne gösteriyor? Geçen hafta senin sorduğun soruyu gösteriyor: Trump geri gelebilir mi? Trump’ın şu anda pusuda yattığını ve bir şekilde Cumhuriyetçi Parti’deki gelişmeleri yakında takip edip 2022’ye adaylık açıklamasıyla girebilme ihtimali var. Bir kesim diyor ki: “Aman yapmasın! Çünkü Trump kutuplaştırıcı, o olmadan da kazanabiliyor, bak bu valilikleri Trump’a rağmen kazandık” diyorlar — ki tam doğru değil, kazananlar Trump’a yakındı, fakat Trump’ın kampanya yapmasını da istemediler; çünkü Trump hâlâ kutuplaştıran bir isim. Öte yandan Trump’ın 2024’te aday olma konusunda da herkes hemfikir gibi. Dolayısıyla ekonominin iyi gitmediği, pandeminin tam olarak kontrol altına alınamadığı, dış politikanın da çok başarılı olmadığı bir Biden döneminden geçiyoruz. Biden’a destek oranı %40’ların çok altına düşüyor, %35’lere kadar düşmüş durumda.

Ruşen Çakır: Evet Ömer, çok teşekkürler, bu haftayı böyle noktalayalım, Gönül’e de selam yollayalım. Haftaya tekrar buluşmak üzere izleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus