Levent Köker ile Hukuk ve Demokrasi (82): Dış politikanın ‘Madrid Zaferi’ne eleştirel bir bakış

Geçtiğimiz günlerde Madrid’de gerçekleştirilen NATO zirvesinin en ilgi çekici konusu, kuşkusuz İsveç, Finlandiya ve Türkiye arasında imzalanan “üçlü memorandum” oldu. Buna, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde neredeyse yeni ve daha yakın işbirliği vaadeden bir dönemin başladığına dâir işâretleri de ekleyebiliriz. Nitekim, hem Cumhurbaşkanı hem de iktidara yakın ve yandaş çevreler de özellikle “üçlü memorandum”u esas alarak, bu zirveyi  “diplomatik zafer” olarak lânse ettiler. Muhalif çevrelerden yöneltilen eleştiriler ise iktidarın 180 derece çark ederek, daha önce yüksek perdeden dile getirdiği isteklerinden vaz geçerek, NATO’nun genişleme kararına teslim olduğu yönünde. Hangisi daha geçerli? 

Öncelikle şu noktanın altını çizmemiz gerek. Zafer, hezîmet, galibiyet veyâ yenilgi yâhût benzeri kavramların politik analizlerde kullanılmaları hayli sorunlu. Son derece değer yüklü olan bu kavramların öznel anlamları o kadar değişken olabiliyor ki, bir kişi veya gruba göre zafer denilen şey diğerlerine göre hezîmet sayılabiliyor. Objektif bir akıl ölçüleri tutturabilmek de hayli zor. Buna karşılık, şöyle bir yol denenebilir. Örneğin, bu üçlü memorandum konusunda Türkiye, memorandumdan önce ne istiyordu, memorandum ile birlikte ne elde etmiş oldu?

Bu soruların cevabına göre bir değerlendirme yapılabilir. Deneyelim: Memorandumun asıl konusu, bilindiği gibi, İsveç ve Finlandiya’nın müstakbel NATO üyeliğini Türkiye’nin de kabûl ettiğini kayda geçirmekti. Türkiye, NATO’ya üye olmaları gündeme geldiği ilk andan başlayarak,  “teröre destek” vermekle, hattâ  İsveç özelinde “terör örgütlerinin kuluçka merkezi” olmakla itham ettiği bu ülkelerin üyeliklerine karşı olduğunu beyan etmişti. Madrid zirvesi ve memorandum öncesinde gelişen süreçte Türkiye, bu iki ülkenin Türkiye tarafından terör örgütü olarak nitelendirilen örgütlere verdikleri desteğin kesilmesini, iadesini talep ettigi terör suçlularının iadesinin sağlanmasını öncelikle talep ediyor ve bunu bir “ulusal güvenlik sorunu” olarak ortaya koymuş bulunuyordu.

Peki, memorandum bu konuda ne diyor? NATO Genel Sekreteri’nin himâyesinde bir araya gelen üç ülkenin temsilcileri, NATO’nun kurucu antlaşmasında yerleşik olan ilkelere ve değerlere bağlı olduklarını te’yid edip, İttifak’ın terörizmin her türlüsüne karşı mücâdele etmekte sarsılmaz bir dayanışma ve işbirliği içinde olmayı gerektirdiğini vurguluyorlar. Buraya kadar her şey genel ve soyut terimlerle ifâde ediliyor, sorun yok. Sonra, kamu oyunda da çok atıf yapılan 4. madde geliyor: “Müstakbel NATO Müttefikleri olarak Finlandiya ve İsveç, ulusal güvenliğine yönelik tehditlere karşı Türkiye’ye tam destek vermektedirler. Bu desteğin bir gereği olarak, Finlandiya ve İsveç YPG/PYD ve Türkiye’de FETÖ diye tanımlanan örgüte destek vermeyeceklerdir. Türkiye de, aynı şekilde, onların ulusal güvenliklerine yönelik tehditlere karşı Finlandiya ve İsveç’e tam destek vermektedir. Finlandiya ve İsveç, terörizmin bütün biçimlerini ve tezâhür ediş tarzlarını en güçlü terimlerle lânetlemektedirler. Finlandiya ve İsveç, Türkiye’ye karşı saldırı hazırlığında olan bütün terörist örgütleri en kesin bir dille lânetlemektedirler,”

Bu maddeden sonra gelen 5. maddede ise, Finlandiya ve İsveç’in “PKK’nın mel’un bir terörist örgüt olduğunu” te’yid ettikleri yazılıdır. Buradan devamla, her iki ülkenin de, PKK’nın ve diğer tüm terörist örgütlenmelerin ve onların uzantılarının, bunlarla bağlantılı gruplar ve şebekeler içinde faaliyet gösteren bireylerin etkinliklerini önleme kararlılığında olduğu vurgulanmaktadır.

Memorandumun sonraki maddelerinde yer alan suçluluların iadesi konusunda ise, Türkiye’nin derdest durumdaki iâde taleplerinin hızlı ve derinlemesine bir biçimde ele alınacakları, mevcut bilgi, belge, delil ve istihbarat durumlarına göre, gerekli ikili ilişkilerin te’sis edilerek, Avrupa Suçluluların İadesi Sözleşmesi hükümlerine göre hareket edileceği söylenmektedir.

Sonraki madde ve paragraflarda, iki ülkenin terörizmin önlenmesiyle ilgili mevzuat düzenlemelerini gözden geçireceği, dezenformasyona karşı birlikte mücadele edecekleri, Avrupa güvenliği için ortak hareket edecekleri, bütün bu adımların uygulamaya konulabilmesi için üç ülke arasında, istihbarat ve güvenlik örgütleri de dâhil olmak üzere daimî ortak mekanizmaların kurulacağı, Türkiye’nin de NATO’nun Açık Kapı politikasına kalıcı desteğini te’yid ettiği, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üye olmak üzere davet edilmelerine destek vermeyi kabûl ettiği kayıt altına alınmış olmaktadır.

Şimdi, bu bir diplomatik zafer midir? Memorandumdan hemen sonra Finlandiya ve İsveç yetkilileri, en üst düzeyde, değişen bir şey olmadığını vurgulamaktadırlar. Daha somut olarak, Finlandiya ve İsveç, öteden beri terör örgütü olarak gördükleri PKK’yı terör örgütü olarak nitelendirmeyi sürdürmekte, buna karşılık Türkiye’nin “PKK ile bağlantılı terörist örgütler” olarak nitelendirdiği YPG/PYD’yi terör örgütü olarak nitelendirmekten kaçındıkları ifâde edilmek istenmektedir. Memorandumun 4. ve 5. Maddesi birlikte okunduğunda da durumun böyle olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda Türkiye, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerine yönelik vetosunu kaldırmış, bunun karşılığında ise “terörle mücadele” bağlamında soyut bâzı vaadler elde etmiş ama bu iki ülkeye Suriye’de faaliyet gösteren YPG/PYD’ye destek vermeme taahhüdünü memoranduma yazdıramamıştır. Finlandiya Cumhurbaşkanı’nın vurguladığı bu noktadan ayrı olarak, İsveç Adâlet Bakanı da, “Türkiye’nin bir kişiye terörist demesi o kişiyi terörist yapmaz” diyerek, terör tanımı konusunda da bir ortak zeminin oluşmadığını vurgulamış olmaktadır.

Sonuç olarak, Madrid Zirvesi’nin iktidar tarafından lânse edilmek istendiği gibi bir zafer olmadığı açıktır. Ancak, buradaki esas mes’ele şudur: Türkiye, kendi içinde oluşturduğu siyasî iktidar yapılanmasına göre biçimlendirdiği, buna karşılık hem insan hakları ihlâlleri konusunda hem de uluslararası politikada, AİHM gibi yetkili mahkemelere de,  NATO ve Avrupa Konseyi/Birliği bünyesindeki müttefiklerine de kabûl ettiremediği terör ve terörizm tanımını gözden geçirmek zorundadır. Madrid Zirvesi buna bir vesîle olur mu? Maalesef evet demek zor.

Prof. Dr. Levent Köker, Hukuk ve Demokrasi’de yorumladı:

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus