Levent Köker ile Hukuk ve Demokrasi (96): 2023’ün tarihi | Seçimlerden sonra nasıl bir Türkiye ortaya çıkacak?

Siyâsî tartışmalarda bu aralar çok revaçta olan sözcükler arasında “inşâ” dikkat çekiyor. Hemen her siyâsetçi, her grup veyâ parti, toplumun temel sorunlarına ilişkin çözüm önerilerini  “inşâ” veyâ aynı anlama gelmek üzere, “kurmak” fiilinden türeme sözcükler eşliğinde ifâde ediyor. Son zamanlarda sıkça rastladığım bir diğer konu da târih, daha doğrusu târihe olan ilgi, özellikle de bu ilginin güncel siyâsete değen boyutları. Toplum olarak târihle çok ilgiliyiz. Ancak bu ilgi gerçek bir târih merakına pek dayanmıyor, eleştirel bir târih okumasını ve bilgilenme uğrasını içermiyor. Târihle kurduğumuz yüzeysel ve hamâsetle bezeli bu ilgi acaba ne kadar yeni? Buna kestirme bir cevap vermek kanımca kolay değil. Nüfusun 10 milyonlarda, okur yazarlık oranının yüzde 10 civârında olduğu, dolayısıyla ana malzemesini gazete, dergi ve kitapların oluşturduğu kamusal alanın hayli dar bir kesimi kapsadığı 1920’lere göre, bugün 90 milyona dayanmış, internet çağının imkânlarından yararlanan, okur-yazarlık düzeyi yüzde yüzlere yaklaşmış bir toplumun, kendi içinde ve kendi arasında farklılaşmış kamusal alanlarındaki târih ilgisi mukayese bile edilmez. Bu nedenle, târihe ilginin bugün, geçmişe göre daha fazla olduğu niceliksel olarak kuşkusuz doğru. Ama, nitelik için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Ayrıca, bu ilginin yine hiç kuşkusuz siyâsî sebepleri de var. En önde gelen sebep, Cumhuriyet’in bir ulus-devlet olarak varlığını bir târih anlatısı ile meşrûlaştırılmaya çalışmasıdır. Osmanlı’dan kopuş, yeni bir toplum ve devlet inşâ etme hedefi, Cumhuriyet’in târih anlatısının temelini meydana getirmiştir. Daha önceki dönemlerde de eleştirilen bu “kopuş” anlatısı yerine, Osmanlı-Cumhuriyet ilişkisinin bir târihî süreklilik içinde ele alınması gerektiği ileri sürülmekteydi, bugün de bu tartışmanın alttan alta devam ettiğini görmekteyiz. Kopuş yerine süreklilik veya devamlılık anlatısının, siyâsî kamusal alanda yaygın görülen bir versiyonu, milliyetçi-mukaddesatçılık veyâ Türk-İslâm milliyetçiliği gibi terimlerle nitelendirilebilecek ideolojilerin desteğinde sunuluyor. Bu sunumun bugün geçerli olan türü, tek adam rejimini ve o rejim tarafından inşâ edilmekte olduğu ileri sürülen “yeni Türkiye”nin de meşrûlaştırıcısı olarak işlev görüyor. Özetle, “inşâ” ile “târih” her durumda birbirine yakından bağlı. Cumhuriyet’i kuranlar, Osmanlı’dan kopuş niteliğinde bir ayrılmayla niteledikleri “Yeni Türkiye”yi inşâ ediyorlardı, şimdiki “İkinci Yeni Türkiye” tezi ise, önceki “kopuş”u târihte bir “parantez” diye niteleyip, bu parantezi kapatarak târihi süreklilik içine oturtulabilecek bir inşâ gerçekleştirdiklerini ileri sürüyor. Her bir tezin kendi içinde değişik versiyonları olmakla birlikte, açığa çıkan temel nokta şu: Târih, siyâsî iktidarın eylemlerini haklı göstermek için müracaat edilen, bu amaç için, sâhip olduğu sınırsız olgularıyla sonsuz imkânlar sunan bir alan. Yakın veya uzak geçmiş, pek fark etmiyor bu açıdan. 

Dolayısıyla târih, her durumda siyâsî hedeflerle ilişkilendiriliyor ki bu, belki de bir zorunluluk. Genellikle bir fikrin, bir tasavvurun, hattâ bir uygulamanın mutlaka kendisinden öncekilerle karşılaştırılarak ortaya konulması gerekiyor. Düşündüğümüz veyâ yaptığımız şeyin, duruma göre, bâzen köklü bir değişiklik veya bir yenilik hattâ bir “îcad” olarak, bâzen de “yeni bir şey yapmıyoruz, eskiden olanı koruyoruz veya geliştiriyoruz” biçiminde sunulduğunu biliyoruz. Her durumda, geçmişle mukayese yâni, öyle veyâ böyle târihe müracaat söz konusu. Bu da aslında çok normal. Zamanın boyutlarını düşündüğümüzde, “bugün” dediğimiz zaman diliminin gerçek anlamı “geçmiş”e referansla belirleniyor ama “gelecek” olmadan da “bugün” bir anlam taşımıyor. Siyâsî eylemin bağlamı da böyle: Siyâset, mevcut durumu ister muhafaza etmeye, ister değiştirmeye yönelsin, bu yönelişinde geleceği düzenlemeyi amaçlıyor ama bunu yaparken geçmişe de atıf yapıyor. O yüzden, târihten kaçış da kurtuluş da yok. Bu noktada şu soruyu da düşünebiliriz: Târih, acaba sâdece “geçmiş”le mi ilgilidir? “Gelecek” de târihin içinde yer almaz mı? Geleceğe ilişkin “bugün” bir tasavvurumuz, bir plânımız varsa, bu tasavvuru yâni “gelecek”te olacak olanı anlatıyoruz ve anlatıyı “geçmiş”e referansla kuruyoruz. Bu anlamda “geleceğin târihi”nden söz etmek çok da yadırganmamalı. 

Güncel siyâsetten bir örnekle konuyu daha netleştirebiliriz: 2023’te, zamanında veya erken yapılacak seçimlerle nasıl bir Türkiye ortaya çıkacak? Örneğin, parlâmenter sisteme geçmeyi kararlaştırmış olan muhalefet, bu yetkiyi ve gücü elde ederse, nasıl bir parlâmenter sisteme sâhip olacağız? Bu sorunun yanıtı için, kuşkusuz, altı siyâsî partinin imzalamış olduğu “güçlendirilmiş parlâmenter sistem” başlıklı mutabakat metnini okumamız gerekir ama bu, yeterli olmaz. Gerçekten nasıl bir parlâmenter sisteme geçileceğini anlayabilmemiz için, geçmişteki parlâmenter sistem tecrübesini bilmemiz de gerekir. Bu nedenle, 1876 Anayasası ile kurulan ilk Osmanlı Parlâmentosu’ndan (Meclis-i Umûmî) 1921, 1924, 1961, 1982 ve nihâyet 2017’de kurulan “başkancı sistem”e kadarki değişimleri bilmek gerekir. Tam olarak bilmesek bile, örneğin bâzı noktaları merak edebiliriz. Meselâ, Osmanlı Parlâmentosu’nda hiç “millet” kavramına referans yoktur. Meclis-i Mebusan, seçmenler tarafından seçilmiş temsilcilerin bulunduğu bir parlâmento kanadını ifâde eder ve seçilmişler, yâni mebuslar da “milletvekili” değildir. Acaba neden, “millî egemenlik” olmadığı için mi? 

Bir diğer merak uyandıracak husus, 2023’te geçilebilecek olan parlâmenter sistemde, TBMM’nin neden iki kamaralı bir meclis olarak düşünülmediğidir. OsmanlıParlâmentosu ve 1961 Anayasası dönemindeki TBMM iki kamaralıydı. Buradaki tecrübeler bize, 2023 için bâzı ipuçları veremez miydi? Sonuçta, parlâmenter sisteme geçişi öneren partiler, aynı zamanda kuvvetler ayrılığını da önermektedirler ve sağlam bir kuvvetler ayrılığı için parlâmentonun iki kamaralı olması daha uygun düşmez mi? Geleceğin iki kamaralı parlâmentosunu, Osmanlı Parlâmentosu’ndan ve 1961 dönemindeki TBMM’den çok daha farklı bir biçimde tasarlayamaz mıyız? 

Kezâ yargı bağımsızlığını ele alalım. “Güçlendirilmiş parlâmenter sistem” önerisinde, 1961 Anayasası’ndaki iki ayrı kurul tecrübesinden esinlenmiş gibi görünen bir öneri yer almaktadır. O zaman, buradaki “geçmiş” izini doğru değerlendirmemiz, aynı zamanda geleceğin târihini de yazmak, geleceğin târihine geçmişten bir giriş yapmak anlamına gelir.

Daha başka bir örnek, CHP’nin kânun teklifiyle güncelleştirilen “başörtüsü sorunu”. CHP, geçmişe referansı açık olan “helâlleşme” bağlamında bu öneriyi getirirken, siyâsî iktidar fırsatı bir “anayasa değişikliği” yönünde kullanmak istedi ve âile ve cinsel yönelim ile ilgili konuları da içerecek bir anayasa değişikliğini konuşabileceklerini belirtti. CHP’nin “helâlleşme” talebinin referansı “yakın geçmiş”, gelecek yakın geçmişteki gibi olmasın isteniyor. İktidarın hedefi daha farklı, önereceği anayasa değişikliği ile “inşâ” etmekte olduğunu ileri sürdüğü “İkinci Yeni Türkiye” yönünde bir adım daha atılabilir diye umuyor. Herhâlde, bütünlüklü bir yeni anayasa önerisi de seçim yaklaştıkça gündeme gelecek gibi.

Târih, geçmişten geleceğe, geleceği de kapsayacak biçimde, bize sınırsız referanslar sunuyor. Bugünün sorunlarını çözmek için ne yapılması gerektiğini düşünürken, bu sınırsızlık içinde, kendi değer, ilke ve kavramlarımızla uyumlu bir anlatıyı kurma şansımız var. İktidarın “İkinci Yeni Türkiye” tasavvuru ile “güçlendirilmiş parlâmenter sistem” hedefi bu anlatıların iki örneği. Birincisinde terim yerindeyse “Türk-İslâm Devleti” niteliğinde “yeni bir toplum/devlet” inşâ etme hedefi daha net, ikincide ise toplum ve devlet görüşüne dâir bir tasavvur göremiyoruz ama, bir izlenim olarak, 1923’te inşâ edilmeye başlanan “Birinci Yeni Türkiye”yi 2023’ün dünyâsına uyarlayarak devam ettirme hedefinden söz edebiliriz.

Bununla birlikte, gerçek bir “inşâ”, geçmişle yüzleşme/hesaplaşma temelinde yeniden yazılacak bir gelecekte mümkün olabilecektir. Bu nedenle, 2023’ün bir târihi olacaksa, bunun yazımı için “Üçüncü Yeni Türkiye” tasavvurunu ortaya koymamız gerekmektedir. Geçmişin olgular birikimi olarak târih, bize bu tasavvurun ortaya konulması için sınırsız bir evren sunuyor. Bu sınırsız olgular evreni, geleceğin târihini yazarken nelerin olmaması gerektiğini bize açıkça gösteriyor ki, geleceğin târihini nasıl biçimlendirebileceğimizi de bu geçmişten türetebiliriz. 2023’ün târihinin 1923’ün târihinden ne ölçüde farklılaşacağı, büyük ölçüde bu hesaplaşmaya bağlı.

Prof. Dr. Levent Köker Hukuk ve Demokrasi’de değerlendirdi.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus