Elif Gökçe Aras yazdı: Yumurta biriktiren adam

Bu hafta dezenformasyon yasasını protesto etmek için köşe yazısı yerine hikaye yazdım. Bizim zengin edebiyatımız yüzyıllar boyu benzer tehditlerle savaştığı için meramını hikayeler, tasvirler ve imgelerle anlatma konusunda oldukça gelişmiştir malumunuz. Eh biraz da onlar padişahçılık oynasın.

Uzaktan baktığınızda bile saf olduğunu düşüneceğiniz gözleri, biraz uzunca suratı, kırmızıya çalan pembeliğiyle şeftaliyi andıran dolgun yanakları ve o şapşal suratın tam ortasında ucu top gibi hafif, uzun, kırmızı bir burnu vardı.. Hep bir planı olurdu ama kimseyle paylaşmazdı. Bir bakarsınız bir iş bitirmiş, eli arkada tüm köyün tebriklerini bekliyor. Çocukluğundan beri hep bir “Ben yapayım, benim olsun” derdi vardı. Bir şeyler ona ait olunca ancak güvende hissedebiliyordu kendisini.

Terzi Mehmet her Nevruz sabahı önce kendi kendine kıkırdar sonra dayanamaz yeniden anlatırdı. Genç bir delikanlıyken bir Nevruz sabahı tüm köy nehir kenarında dileklerini dilemiş, yumurtalı taze soğanlı ekmeklerini yedikten sonra çocukların eğlencelerini izlemek için köy meydanında buluşmuşlardı. Hasbi dede köyün çocukları için balonlar şişirtmişti. Çocuklar balonların üzerine oturup balonları patlatacak, balonlar patladıkça kimi korkacak, kimi patlatacak yeni bir balon ararken birbirlerinin üstüne düşecek, köy halkı da onları izleyip eğlenecekti. Tüm çocuklar neşe içinde silah sesini beklerken bizimki gözü balonlarda pozisyonunu almıştı. Ateş edildiğinde tüm çocuklar balonların üzerine oturmak için koşarken bizimki balonları yakalamaya çalışıyordu. Ancak kucağına ikinci balonu dahi sığdıramıyordu. Bir anda tüm balonların patlamaya başladığını görünce bu sefer çocukların patlatmak için koştuğu balonların peşine düştü. Çocuklar daha balonları patlatamadan yakalamaya çalışıyor, yakalayamayınca sinirlenip kendini yerden yere atıyor, yerde bulduğu patlamış balon parçalarını toplamaya çalışıyordu. Diğer çocuklar oyun sonunda kahkaha atmaktan yorulmuş, kıçlarında toz lekesiyle evlerine dönerken bizimki kırmızı suratı, dudağının üzerinde kurumuş sümükleri ve toz içindeki kıyafetleriyle eğlenceden artan tüm balonların artıklarını top gibi kucağında toplamış sıkı sıkı tutarak öylece duruyordu sobanın yanında. Yüzünde her ne olursa olsun başarmış olmanın hasediyle. Patlamış olsalar da tüm balonlar kucağındaydı sonuçta.

O günden sonra köy halkı onu hırsıyla ve planlarıyla baş başa bırakmıştı. Büyüyüp adam sayılacak yaşa geldiğinde ara sıra laf atar bi yoklama çekerlerdi ama bizimki kurumlu kurumlu yaratmaya çalıştığı gizem havasıyla onları etkilemeye çalışır, ser verir sır vermezdi.

Anası bebekken yavaş hareketlerine sabır gösteremeyecek kadar işine gücüne acelesi olan bir kadın olduğundan onun yerine bir şey yapmaya davrandığında “ben dendüm, ben dendüm” diye ortalığı ayağa kaldırırdı. Kendisi yapacakmış her şeyi. Çocukluğu boyunca süren “ben dendüm” cümlesi hala kendini gerçekleştirmek için tüm canlılığıyla yaşıyordu. Kimseyi işine karıştırmaz, her yardım eline özetle “ben dendüm” derdi. Köylünün gözünde hiç büyümemiş, hala o patlak balonları elinde top haline getirip sıkı sıkı tutan sümüklü çocuktu.

Garip bir planı var gibiydi şimdilerde ama bu seferki diğer saçma sapan işlerinden daha farklı gibiydi. Evinin yan tarafındaki bahçeyi genişçe bir tel çitle çevirmiş, toprak zemini sertleştirmiş küçük küçük altı kulübeden oluşan koca bir tavuk kümesi kurmuştu. Köyde herkes yumurta ticareti yapacağını sandığından şehre yakın taşınsa da yapsa bu işi diyorlardı. Kendilerince uygun arazi planı bile yapıyorlardı. Vardı bir planı ama kimseyle paylaşmıyordu. Niye paylaşsındı, onlar değil miydi her söylediğine gülen?

Yan komşusu Atiye Hanım, her gün yumurtalarını küçük bir sepetçiğe koyup evden çıktığını söylüyordu. İşin ilginci bunu sabah veya akşam değil günde üç-dört defa yapıyordu. Yani yumurtalarını biriktirmeden taze taze bir yerlere yetiştiriyordu. Şehre götürüyor olamazdı. Babadan kalma kamyoneti kapıdaydı. Yürüyerek götürüyordu her nereye götürüyorsa. Bu deli yine neyin peşinde anlaşılmıyordu.

Köyde en çok yumurta onda olmasına rağmen zaman zaman diğer köylülerden farklı farklı sayılarda yumurta satın alıyordu. Sadece 13 tane. Sadece sekiz. Ne fazla ne az. Eli bol komşuları 13’ü 15’e, sekizi 10’a tamamlamak isterlerse işi kavgaya döküyordu. Akıl sır erdiremiyor ama yine de karışmıyorlardı işine.

Gel zaman git zaman köyü bir koku sarmaya başladı. İlk başlarda dağdan gelen esintiyle taşınan bu koku zamanla sürekli bir hal almaya başladı. Köylü ne yapacağını şaşırmış bir halde köy kahvesinde toplandı bir akşam. Herkes kendince kokuyu tarif etmeye, kimi kaynağını tahmin etmeye çalışıyordu. Bakkal Sami bu sabah üç gündür kayıp olan köpeğinin geri geldiğini söyledi. Köpeğin tüyleri leş gibiydi ve o ara ara esen esintide aldığı koku vardı üzerinde. Adamın içi dışına çıkacak gibi olmuştu. Yarası beresi var mı diye bir bakıp güç bela yıkamıştı, yıkarken iki defa kusmuştu zavallıcık. Köpek şimdi baygın gibi yatıyordu.

Bunu duyan köylülerin kafasında türlü senaryolar gezinmeye başladı. Amatör köy dedektifleri tüm adli tıp ve olay yeri inceleme uzmanlıklarını konuşturarak bir arama takımı kurmaya karar verdiler. Ertesi gün iş bitiriciler, övülme açları ve gösterişçiler üç takım halinde aramaya başladılar kötü kokunun kaynağını. İş bitiriciler dağın eteğindeki ormanı tarayacak, övünme açları dağın güney yamacına çıkacak, gösterişçiler de kuzey yamacına gidecekti. İş bitiriciler ormana ulaştığında koku kendini belli etmeye başlamıştı. Herkes bir yandan tiksinti bir yandan bir ürperti hissetmeye başlamıştı. Kimi tırpanını dikleştiriyor, kimi atkısını burnuna çekiyor, kimi bildiği duaları mırıldanıyor ama hepsi birden öğürüyorlardı. Yaklaştıkça koku arttığı gibi hayvan leşleri, sinekler, envai çeşit böcek görmeye başladılar. Gitseler mi kalsalar mı bilemedikleri ama artık dönemeyecekleri bir yerdeydiler.. Bu kadar gelmişken işi bitirmeleri gerekiyordu. Mecburen gideceklerdi. Ama nasıl? Ama şimdi mi? Hayır, şimdi asla. Hepsi birbirinden cesaret almaya çalışırken içlerinden biri birden kusuverdi de ondan güç alıp gerisingeri döndüler. Kimi bire bir, kimi bire üç kattı. Olay dağı aştı vadiye yayıldı. 

Ertesi sabah komşu köylerden gelen adamlarla birleşip hep beraber ormana daldılar. Kat kat sarılmış tülbentlerden zor nefes alıyorlardı. Ama o koku. İğnenin deliğinden geçip yine geliyordu lanet olasıca. Bir önceki sefer gördükleri böceklerden dolayı taktıkları arıcı maskesi iyi ki dedirtse de bu koku dayanılacak gibi değildi. Yaklaştıkça artan hayvan leşleri, savrulan böcekler, sinekler. Yıllarca düşünseler ormanın içinde böyle bir manzarayla karşılaşacakları akıllarına gelmezdi. Ve nihayet işte oradaydı. O akışkan yığıntı, yığıntının etrafında biriken hayvan ölüleri. Her biri bir yana dağılmış kusa kusa kaçıyorlardı. Kokudan akılları çıkmış, göz yaşları içinde içlerinde ne var ne yoksa dışarı çıkarıyorlardı. Öğürmekten artık karınlarına ağrı saplanmış, boğazları yırtılmıştı. Her biri hınçla o orospu çocuğunu bulup döve döve bayıltmak için hırs küpü olmuştu. Köye vardıklarında onları görenler “Bir insanı ne bu hale getirir?” diye düşünüyorlardı. Ormandan dönenler taze havayı içlerine çekip kokuyu unutmaya çalıştılar ama azalsa da hala oradaydı lanet olası.

Köyün azmanları yumurta biriktiren adamın kapısına dayanmışlardı. Ancak kimsecikler yoktu. Evdeki temizliği, düzeni görünce şaşa kalmışlardı. Evinde hiçbir gariplik olmayan bu adam nasıl olmuştu da bu kadar iğrenç bir şeye sebep olabilmişti. Kümeslere baktılar. Kendi kümeslerine kıyaslayınca kümesler bile neredeyse evinin temizliğindeydi. İşin ilginci tavuklar da yumurtaları da yerinde yoktu. Ancak kümesler öyle temiz öyle bakımlıydı ki akılları almadı. Nasıl olmuştu da o gerizekalı böyle bir pislik yığınına sebep olabilmişti? Elleri böğürlerinde ortadaki pisliği nasıl temizleyeceklerini düşünüyorlardı.

Aniden bastıran ve yaklaşık üç gün süren yağmur ve sel yüzünden köylüler bir müddet beklemek zorunda kalsalar da sonunda kendilerini de aşan bu yumurta ve leş yığını için devletin ileri gelenlerine başvurdular. Yağmur sularının taşıdığı pislik ve koku köyü ve köyün deresini sarmıştı. Temizlik başladığı gün anlaşıldı ki yumurta biriktiren adam tavuklarıyla birlikte orada, toprak, çerçöp, hayvan leşi ve yumurta yığınının en üzerindeydi. Yıllar önce bir olayda ifadesini almak için polis memuru olarak onunla görüşen komiser teşhis etmişti sümükleri suratına yapışmış olan bu adamın kim olduğunu. Hırsla tuttuğu tavukları, avucunda kırılmış yumurtalar ve yüzündeki o başarmışlık ifadesi. Eğilip iyice baktı suratına. Tüm kainata yıllarca yetecek kadar dersi kaydetti hafızasına.

Alanın temizliği eni konu dört ayı buldu. Kolay değildi bu şartlarda çalıştıracak adam bulmak da bu işi yapmak da. Zamana bıraktılar kalanını, o her şeyi halledecekti.

Uzun yıllar sonra bu alan bölgenin en bereketli alanı olacaktı. Toprağa yanlışlıkla bir elma çekirdeği düşse fidana dönüşecek, buraya ektiğiniz her şey kat be kat çoğalacaktı. Bu alanın bereketini ve güzelliğini duyan görmeye gelecekti. Kişinin hırsı kendine yaramaz ama evren ondan faydalanmasını muhakkak bilir. Evren kapitalisttir. Bu yüzden en çok o düzen dünyaya hakim olmaktadır. İnsanoğlunun bir kısmının eşit ve adil olma çabası bütün dünyayı karşısına alıp, doğasına aykırı bir işi başararak insan olmanın farkını kanıtlama çabası gibi.

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus