Levent Köker ile Hukuk ve Demokrasi (98): Cumhuriyet ve devletin bekâsı | Esneklik, zorunluluk, zorbalık ve hukuk

Elimde bir kitap, adı “Uluslararası Kuralların Yapılması ve Bükülmesi” diye tercüme edilebilir. Alt başlığı, Ticaret Hukukunda İstisnaların ve Kaçış Kurallarının Düzenlenmesi”. İlk bakışta özel hukuk alanıyla ilgiliymiş gibi görünüyor. Hani kazara kamu hukuku-özel hukuk ayrımını mutlaklaştıran türden disiplinli ve de “disiplinci” biriyseniz, ilgi alanınız da kamu hukuku diye târif edilmişse, bakmadan geçebilirsiniz. Ama başlıkta istisnâ, içinde kural ve hukuk da olunca, merak edip baktım. Yazarı, Montreal’deki McGill Üniversitesi Siyâset Bilimi Bölümü’nde öğretim üyesi. Tamamı 300 sayfaya yakın bu ilginç kitabın uzunca bir bölümü hukukta esneklik ve zorunluluk kavramlarının târihi seyrine ayrılmış. Burada amacım bu kitabın bir özetini yapmak değil. Üzerinde durmak istediğim konu, bu kitapta enine boyuna işlenen ve kuralların katılığı ile esnekliği arasında vâr olan bir ikilem.

Önce bir tesbitle başlayalım. Hukuk kuralları, uygulanmak için konulur. Dolayısıyla, geçerli bir hukuk kuralı varsa, bu kurala uyulur, uyulmadığı zaman da mutlaka bir yaptırımla karşılaşılır. Buna karşılık, hukuk kuralları her ayrıntıyı, her somut olayı veya durumu düzenlemezler, genel ve soyut niteliktedirler. Buna karşılık, özel ve somut durumlara uygulanırlar. İşte, bâzen koşullar öyle oluşur ki, kuralların uygulanmasında bir esneklik gerekir, o kadar ki bu esneklik kuralların hiç uygulanmaması ile de sonuçlanabilir.

Karşı karşıya bulunduğumuz problem, esnekliğin hukuk tarafından kabûl edilmesi ve düzenlenmesi ile ilgilidir. Hukuk, düzenlemeye çalıştığı ilişkiye göre, kuralların uygulanmasında esneklik tanıyan bir takım ilkeleri, kavramları veya kuralları kabûl ederek, kendi varlığını da teminat altına almaktadır. Bir diğer deyişle, esnetilemeyen, zorunlu durumlarda askıya alınmasını öngörmeyen düzenlemelerin uygulanmaları hemen hemen imkânsızdır. O yüzden hukuk, hangi durumlarda kuralların esnetileceğini ve askıya alınabileceğini de düzenlemektedir. Problem de burada ortaya çıkmakta: Hukukun vâr olmak için gerek duyduğu esnekliği gereğinden fazla tanıması veyâ kabûl etmesi de, hiç esneklik kabûl etmemesi gibi, hukukun
varlığına engel olacaktır.

Lâtince “zorunluluk hukuk tanımaz” (necessitas legem non habet) deyişi bu problemin de ifâdesidir. Hukukun kabûl ettiği koşulların varlığı hâlinde, hukuk yokmuş gibi davranma imkânı veren “zorunluluk” nasıl tanımlanacaktır? Bu durumun cezâ hukukunda, borç ve ticâret ilişkileri alanında, uluslararası andlaşmalarda nasıl düzenleneceği, hukukun varlığını yakından ilgilendiren ciddî bir mes’eledir. Cezâ hukukunda suçu ortadan kaldıran meşrû müdafaa ve zaruret hâli, özel hukukta sözleşmeden doğan yükümlülükleri borçlunun üzerinden alan “emprovizyon teorisi”, uluslararası sözleşmelerin değişen şartlara bağlı olarak
uygulanmayabilecekleri düşüncesinde cevap verilmesi gereken soru, sayılan bu durumların ortaya çıkıp çıkmadığına kimin, neye göre, nasıl karar vereceğidir ki, bu bir hukukî düzenleme konusudur.

Buradaki ikilem bizi yakından ilgilendirmektedir zirâ, esneklikten yoksun bir hukuk olamayacağı gibi, esnekliği ve istisnâları çok geniş tutan bir hukuk da mümkün değildir. Cumhuriyet’in 99 yılını geride bıraktığımız bugünlerde, hukuk düzeninin ne zaman geçerli ve uygulanır, ne zaman uygulanmayabilir olduğu konusunda yerleşik bir düzene sâhip olamadık. Bunun en önemli göstergelerinden biri, yaklaşık yüz yıllık târihin içinde, hukukun kısmen veyâ tümüyle askıya alındığını gösteren olaylarla dolu “olağanüstü” dönemlerin istisnâî olmanın ötesinde bir yaygınlık kazanmış olmasıdır. Bu dönemlerin ne gibi izler bıraktığı bir yana, hukuksuzluğa varan esnekliğin “olağanüstü, âcil, zorunluluk hâli” gibi kavramlarla birlikte hukukun tahribâtıyla sonuçlanan uygulamaları, son dönemde yoğunlaşarak izlemekteyiz. Bu durum, sıklıkla devletin bekâsı kavramına müracaatla meşrûlaştırılmak istenmektedir.

Buna karşılık “devletin bekâsı”na dayanarak, Anayasa, uluslararası andlaşma ve kânun hükümlerinin çiğnenmesi ya da yok sayılması davranışlarının gittikçe yaygınlaşması, devletin hukuksuzlaşmasıyla sonuçlanacaktır. Bu da, hemen akla şu ilk devletin ortaya çıkışı kadar eski fikri getirmektedir: “Hukuksuz bir devlet, haydutluktan başka ne olabilir!” Tabiî burada hukuk yerine eskiden “adâlet” kavramı kullanıyordu. Modern çağ ile birlikte, adâlet ile hukuk kavramları birbirlerine hayli yakınlaşmış olduğu için, böyle bir kullanım mümkün hâle gelmiştir. Adâlet, çağımızda, insan haklarına dayanan hukuka uygun olmak gibi bir anlam taşımaktadır. Devlet, kendi varlığına yönelik tehditleri gerekçe göstererek, son derece genişletilmiş bir esneklik/zarûret durumunda bulunduğunu ileri sürerek, sık sık hukukun etkili bir biçimde uygulanmasından vazgeçme yoluna gidiyorsa, ortada bir zarûret değil, artık bir zorbalık bulunduğunu tesbit etmek zorundayız. Zorbalığın olduğu yer ise, devletin değil, kaba kuvvetin hükmünü yürüttüğü bir yerdir. Buna göre, siz karar verin, Cumhuriyet’in 99. yılını geride bırakmışken, neredeyiz? Hâlâ bir Cumhuriyet’ten söz edebilecek durumda mıyız?

Medyascope'a destek olun.

Sizleri iyi ve özgür gazeteciliğe destek olmaya çağırıyoruz.

Medyascope sizlerin sayesinde bağımsızlığını koruyor, sizlerin desteğiyle 50’den fazla çalışanı ile, Türkiye ve dünyada olup bitenleri sizlere aktarabiliyor. 

Bilgiye erişim ücretsiz olmalı. Bilgiye erişim eşit olmalı. Haberlerimiz herkese ulaşmalı. Bu yüzden bugün, Medyascope’a destek olmak için doğru zaman. İster az ister çok, her katkınız bizim için çok değerli. Bize destek olun, sizinle güçlenelim.

Medyascope internet sitesinde çerezlerden faydalanılmaktadır.

Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz. Ayrıntılı bilgi için Gizlilik Politikası ve Çerez Politikası'nı inceleyebilirsiniz.

  • Medyascope
  • Medyascope Plus