2023 yılında Pew Research Center’ın yayımladığı kapsamlı araştırmaya göre, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki genç nüfusun yüzde yetmişinden fazlası, bölgedeki ekonomik sorunların baş sorumlusu olarak “dış müdahale ve Batı politikaları”nı gösterdi. Aynı araştırmada, yolsuzluk ve kötü yönetimi başlıca sorun olarak işaret edenlerin oranı yüzde kırkın altında kalıyor.
Yaklaşık 1,8 milyar insanın yaşadığı İslam coğrafyasında, dışsal suçlamanın içsel hesaplaşmayı ezici biçimde geride bıraktığını bunun gibi pek çok örnekte görebiliriz.
- İhsan Umun yazdı: Avrupa Birliği çöküyor mu?
- İhsan Umun yazdı: Wei Xiaodong’un Tayvan yazısına eleştirel bir bakış
Örgütlü mağduriyet, kurumsallaşmış eleştiri yasağı ve bunların bir arada ürettiği toplumsal felç, İslam dünyasının modernleşmesi önündeki büyük engellerden biridir.

Hedef, bir inancın mensupları değil, o inancı ve tarihi kendi siyasi çıkarları için bir kalkan olarak kullanan aktörler ile bu kalkanın gölgesinde büyüyen zihinsel tembellik kültürüdür.
Elbette önce dürüst olmak gerekir: Tarihsel mağduriyetin gerçek bir zemini vardır.
Sömürgecilik, İslam coğrafyasını fiilen parçaladı. Sykes-Picot Anlaşması (1916), harita cetveliyle çizilen yapay sınırlarla onlarca farklı etnik ve mezhepsel grubu bir arada hapseden kurgusal devletler yarattı. Bunların sonraki yüzyıl boyunca ürettiği çatışmalar ve istikrarsızlık tesadüf değil elbet.
İran’da 1953’te Musaddık’ın devrilmesi, Cezayir’de yüz yılı aşan Fransız sömürgeciliği, Filistin meselesinin bugün hâlâ çözümsüz kalması — bunlar paranoya ürünü değil, belgelenmiş olgulardır.
Dolayısıyla mesele, bu şikâyetlerin meşruiyetini reddetmek değil, şunu sormaktır: Bu meşru şikâyetler nerede biter ve manipülasyon nerede başlar?
Neden Japonya, Güney Kore ve Singapur başarabildi de İslam coğrafyası başaramıyor?
Tarihsel haksızlık, bugünkü her sorunun otomatik gerekçesi hâline geldiğinde, somut dönüşüm mücadelesi durur.
Mağduriyetin piyasa değeri
Günümüzde mağduriyet, soyut bir psikolojik durum olmaktan çıktı, son derece somut bir siyasi ve ekonomik çıkar aracına dönüştü.
Buna birkaç somut örnek verilebilir:
2018 yılındaki Cemal Kaşıkçı cinayetinin uluslararası kamuoyunda yarattığı baskıya karşılık, Riyad yönetimi hem saldırı kurbanı hem de saldırgan pozisyonu arasında bocaladı. Ancak asıl çarpıcı olan, bu ağır insan hakları ihlaline içerideki kamuoyunun tepkisiydi. Devlet medyası, cinayeti eleştirenleri “ülkemize saldıran Batı medyası” çerçevesine oturtarak eleştirel sesi hızla susturdu. Mağduriyet söylemi, bir katil için kalkan oldu.
Türkiye’de gazeteciler dünya genelinde en yüksek tutuklanma oranlarından birine sahipken, hükümet söyleminin odak noktası hep dışarıdan gelen “darbe tehditleri” ve “Batı’nın tahrik ettiği ekonomik kriz”dir. 2016 darbe girişiminin yarattığı travma, ardından bir “ebedi mağduriyet şarkısına” dönüştürüldü ve her muhalif sesi susturmak için kullanıldı.
Pakistan’ın kendi istihbarat örgütü ISI, yıllarca Taliban’ı ve çeşitli militan grupları gizlice finanse etti ve destekledi. Bu, Batılı kaynaklarda da Pakistanlı gazetecilerin haberlerinde de belgelenmiş bir gerçek.
Ama Pakistan’da siyasetçiler ve devlet medyası, Taliban terörünü kamuoyu önünde tartışırken bunu genellikle “Amerika’nın bölgeye karıştığının sonucu” veya “Batı’nın Pakistan’ı istikrarsızlaştırma planı” olarak çerçeveliyor.
Yabancı el arama, iç hesaplaşmayı engelleyen bir işlev görmeye devam ediyor.
Örneklerde gördüğümüz gibi mağduriyet söylemi, kötü yönetimlerin muhasebe erteleme mekanizmasıdır.

İslam’ın eleştiriyle ilişkisi
İslam, tarihinin erken dönemlerinde entelektüel bir dinamizme sahipti; bu durum Avrupa sosyolojisinden öndeydi.
Ama şu an İslam dünyası, eleştirinin sistematik olarak bastırıldığı bir entelektüel iklimdedir.
2014 yılında Suudi Arabistan’da Raif Bedevi, kurduğu liberal bir web sitesinde dini otoriteleri eleştirdiği için bin kırbaç ve on yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezanın infazının bir bölümü dünya kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşti.
2011’de Afganistan’da bir üniversite öğrencisi, kadın haklarını savunan bir makaleyi çevrimiçi paylaştığı için ölüm cezasına çarptırıldı.
Mısır’da romancı Alaa Abdel Fattah, Suriye’de düşüncelerini ifade eden aktivistler, İran’da sosyal medyada yorum yapan gençler… Coğrafyadan coğrafyaya değişse de mekanizma aynıdır: Fikir, bir suça dönüştürülür.
Eleştiriye kapalılığın dini bir temeli de vardır. Her dinin kendine has bir anlatısı ve onu korumayı hedefleyen dogmatik ön kabulleri vardır. Bu kendi içinde tartışmalı bir konu. Ancak tartışılması gereken başka bir boyut da şudur: Bir inanç sistemi kendisini ancak yasal zorlama ve şiddet tehdidiyle ayakta tutabiliyorsa, bu o inancın gücü müdür, yoksa kırılganlığının itirafı mıdır?

Karikatür krizleri ve orantısız öfke
2005’teki Danimarkalı karikatür krizi, 2015’teki Charlie Hebdo saldırıları ve defalarca tekrarlanan “kutsal değerlere hakaret” protestoları, tek tip bir örüntü sergilemektedir.
Bir çizimden veya filmden kaynaklanan küresel kriz, günlerce ana haber olur. Onlarca ülkede gösteriler düzenlendi, büyükelçilikler önünde ateşler yakıldı, hatta zaman zaman insanlar öldü.
Aynı coğrafyada, aynı hafta, Boko Haram bir köyü yaktı, Suriye rejimi varil bombaları attı ya da Yemen’de çocuklar açlıktan öldü. Bunlar çoğunlukla büyük protestolara yol açmadı.
Bu orantısızlık rastlantı değil. Dışsal tehdide öfke örgütlemek, içsel acıya öfkelenmekten çok daha kolaydır; çünkü içsel acıya öfkelenmek, onu üretenleri de eleştirmeyi gerektirir.

Tarihsel hesaplaşma
Almanya, 1945 sonrası mazeretlere sığınmak yerine geçmişle yüzleşmeyi (Vergangenheitsbewältigung) bir ulusal proje olarak kurumsallaştırdı. Buna karşın Japonya, savaş suçlarını tartışmaktan kaçınarak bu tarihsel yükü bugünkü bölgesel krizlerine miras bıraktı.
Bir devletin geçmişini yasal bir zırhla kuşanmış bir tabu hâline getirmesi, tarihin bilim olmaktan çıkarılıp iktidarın hizmetindeki bir kutsal emanete dönüştürülmesidir. Bu durum, tarihsel acıların bugünkü otoriterliği meşrulaştırmak için bir “dokunulmazlık kalkanı” olarak kullanıldığı mağduriyet siyasetinin en somut dışavurumudur.
Özgürlük ve inanç arasında temel bir ayrım
Modern siyasi söylemde sürekli birbirine karıştırılan iki kavram vardır:
Birincisi: Bir inanca sahip olan bireyin hakları — yaşama, ayrımcılığa uğramama, inanç ve ibadet özgürlüğü. Bunlar tartışmasız, evrensel, korunması zorunlu haklardır.
İkincisi: O bireyin sahip olduğu inancın, eleştiriden ve alaydan muaf tutulma talebi.
Bu, bir hak değildir. Hiçbir zaman olmamıştır. Olması da mümkün değildir. Böyle bir talep insanın aklına, onuruna ve özgürlük anlayışına aykırıdır.
Hristiyanlık yüzyıllar boyunca Avrupa’da eleştirildi, karikatüre döküldü, dramatik biçimde alaya alındı. Monty Python’ın “Brian’ın Hayatı” filmi İngiltere’de bazı kentlerde yasaklandı. Ama bu filmin yönetmenlerine ölüm tehdidi gönderilmedi. Günümüzde Papalığı, Hristiyan dogmasını veya İncil’i hicveden sayısız roman, film ve karikatür var.
Bu asimetri önemlidir: İnsana zarar verilmez, ama fikir her türlü eleştiriye açıktır.
“Nefret söylemi” kavramının suistimali
“Kutsal değerlerime hakaret, nefret söylemidir” argümanı, özellikle Batılı ülkelerdeki Müslüman nüfus tarafından sıkça dile getiriliyor. Bu argümanın altında gerçek bir ihlal kaygısı yatmış olabilir, ancak argümanın kendisi kavramsal bir çarpıtma içerir.
Nefret söylemi, bir grubu ırkı, dini, etnik kökeni veya cinsiyeti nedeniyle aşağılayan, şiddete kışkırtan ifadelerdir. “Şu din anlamsızdır” veya “şu dinî figür eleştirilmeye değer” demek, nefret söylemi değil, fikir özgürlüğüdür.
Bir inanç biçimi olarak sunuluyor diye kadınların siyah çarşaflara mahkûm edilmesini meşru kabul edemeyeceğimiz gibi, Hindu hassasiyetlerini incitmemek adına dana kavurma yemekten vazgeçmemiz de beklenemez. İnançlara duyulan nezaket, bireylerin yaşam tarzını ve evrensel özgürlüklerini kısıtlayan bir prangaya dönüşmemelidir.
Bu sınırı kasıtlı olarak bulanıklaştırmak, eleştiriyi otomatik olarak saldırıya eşitleyen bir söylem stratejisidir.
Özgüvensizliğin kültürel yapısı
Sosyal kimlik teorisi, grup kimliklerinin sıklıkla “dışarıdaki tehdit” üzerine inşa edildiğini gösterir. İnsanlar ve toplumlar, “biz kimiz?” sorusuna çoğu zaman “onlara karşı duranlarız” diye cevap verir. Ortak bir düşman, grubun iç çatışmalarını örter ve insanları yapay bir birlik içinde tutar. Bu yüzden zayıf yönetimler, halkın dikkatini içerideki sorunlardan dağıtmak için her zaman bir dış tehdit ararlar — bulamazlarsa da icat ederler. Ortak bir düşman, iç bölünmeleri örtbas eder, grup uyumunu yükseltir ve liderlerin otoritesini pekiştirir.
Bu mekanizma evrenseldir. Ancak İslam coğrafyasında son derece sistematik ve kurumsal bir boyut kazanmıştır. Devlet medyası, dini otoriteler ve popülist politikacılar, “bize saldırıyorlar” söylemini neredeyse eş zamanlı olarak yeniden üretmektedir.
Bu söylemin işlevselliğini besleyen iki temel kaynak vardır: Meşru tarihsel hafıza ve bu hafızanın manipülasyonu. Haçlı Seferleri, sömürgecilik, Afganistan ve Irak’taki işgaller — bunlar gerçek olaylar ve toplumsal bellekte derin izler bıraktılar. Aynı olaylar, bugün her türlü iç sorunu dışsallaştırmak için araçsallaştırılıyor.
Yani üretilen şey şu: Gerçek bir travmanın gölgesinde sürekli kendini yenileyen yapay bir kurban kimliği.

Mağduriyet kimliğinin entelektüel seyri
Filistinli akademisyen ve aktivist Edward Said, “Oryantalizm” adlı eserinde Batı’nın İslam ve Doğu algısını çarpıtan egzotize edici bakışı parlak biçimde analiz etti. Bu analiz bugün hâlâ önemli ve geçerli.
Ancak Said’in mirasının başına gelen şey düşündürücü: “Oryantalizm” eleştirisi, günümüzde pek çok İslam dünyası aydını tarafından her türlü öz-eleştiriyi susturmak için bir silah olarak kullanılıyor. “Bunu eleştirirsen oryantalist olursun” kalıbı, düşünceyi tıkayan bir kapan hâline gelmiş durumda.
Eminim Said’in kendisi bu fikri ortaya atarken fikrinin şu anki dönüşmüş versiyonunu kastetmemiştir. Hayatının son yıllarında Filistin liderliğini, Arap otokrasilerini ve kendi toplumunun entelektüel teslimiyetini sert bir dille eleştirdi. Ama mirası, tam tersine bir dokunulmazlık zırhı olarak sahiplenildi.
Bu coğrafyada, yüksek bedeller ödeyerek eleştirel bir ses taşımaya çalışan insanlar da var elbet.
Iraklı yazar ve aktivist Kanan Makiya, “Korku Cumhuriyeti” adlı kitabında Saddam rejimini, İslam dünyasında çok önce ve büyük bir cesaretle analiz etmişti.
Mısırlı feminist yazar Nawal El Saadawi, onlarca yıl boyunca hem dini muhafazakârlığı hem de bölgesel ataerkil yapıları eleştirdi. Birçok kez hapsedilme ve ölüm tehdidiyle yüzleşti.
Somalili-Hollandalı Ayaan Hirsi Ali, tartışmalı görüşleri ve abartılı bazı genellemeleri ne olursa olsun, İslam’ın bazı yorumlarının kadına yönelik şiddeti meşrulaştırdığı tezini dünya kamuoyuna taşıdı ve bunun için hayatını tehlikeye attı.
Suudi aktivist Loujain al-Hathloul, araba kullanma hakkı için hapsedildi.
Bu isimlerin ortak özelliği: Mağduriyet anlatısının konforunu reddedip asıl sorumluluğun içeride aranması gerektiğini söylemeleridir. Ama bu cesareti göstermenin bedeli, bu coğrafyada çoğu zaman ağır olmaktadır.
Sonuç: Aynaya bakmak
Eleştirel olmak, düşmanlık değildir.
Bir toplumun hatalarını saymak, o toplumun insanlarını aşağılamak değildir.
Bir inancın bazı yorumlarını sorgulamak, o inancın tüm mensuplarına saldırmak değildir.
İnsan hakları evrenseldir ancak fikirlerin dokunulmazlığı yoktur. Bir bireyin en saçma bulduğunuz şeye inanma ya da hiçbir şeye inanmama hakkı, herkesin saygı duymak zorunda olduğu sarsılmaz bir hukuki kaledir. Fakat bu hak, o kişinin inandığı “saçmalığa” da saygı duyulacağı anlamına gelmez. İnanma hakkı bir “hak”tır; inancına saygı beklemek ise ancak bir “talep” olabilir. Kimse sizin kutsallarınızı alkışlamak, onları mantıklı bulmak ya da onlara hürmet etmek zorunda değil. Saygı insana gösterilir, fikre değil. Fikirler ancak tartışılır, eleştirilir ya da gülünüp geçilir.
Mağduriyet kültürünün en tehlikeli boyutu, tam da bu ayrımları yok etmesidir. “Bizi eleştiren hepsi düşmanımızdır” çerçevesi kurulduğu an, iç ses tamamen susturulur ve toplum kendi hastalığını göremeyen kör bir aynaya dönüşür.
İslam coğrafyasının bugün yaşadığı sorunların tümünün dışsal nedenleri olduğunu iddia etmek ne kadar yanlışsa, tümünün içsel nedenleri olduğunu söylemek de o kadar yanlıştır. Gerçek, her zaman daha karmaşıktır.
Ama şunu söylemek mümkündür: Dışsal etkenler üzerinde bir toplumun kontrolü çok sınırlıdır. İçsel dönüşüm üzerindeyse tam kontrolü vardır — eğer o kontrolü kullanmayı seçerse. Bu seçim, her zaman “mazeretleri bırakıp aynaya bakmakla” başlar.
Umarım bu coğrafyada insanlar “bize ne yaptılar?” sorusunun kabuğundan çıkıp “biz kendimize ne yapıyoruz ve bunu nasıl değiştiririz?” diye sorabilecek cesareti bulurlar. Bu cesaret, bir toplumdaki en devrimci eylemdir. Bu cesaret, mazeret atlasını yakıp gerçekliğin haritasını çizmenin tek yoludur.














