Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Hatice Karakuş Öztürk “Sevmemek başka, ölümünü istemek başka” başlıklı yazıyı kaleme aldı.

Başlıktaki ifadeler Cem Yılmaz’ın rahatsızlığı sonrasında abisi tarafından verilen mülakattan alınmıştır. Can Yılmaz’ın kardeşi için yazılan yorumlara verdiği bu tepki aslında, sosyal psikolojik bir derinliğe sahip. Göz önünde olan insanlara yönelik ön yargı içeren yorumları belli aralıklarla okuyoruz. Benzer bir tabloyu 2018 tarihli bir uçak kazasının ardından da görmüştük. Yüksek sosyeteden bir grup genç kadın bekarlığa veda partisi dönüşünde meydana gelen uçak kazasında hayatını kaybetmişti. Kazanın ardından sosyal medyada “jet sosyete jet hızıyla öldü” gibi ifadeler üzerinden yapılan yorumlar bir hayli tartışılmıştı. Cem Yılmaz’ın yakın zamanda yaşadığı sağlık sorunu benzer bir tutumu yeniden görünür hale getirdi. Sosyal medyada klavyenin arkasındaki pek çok kişi ölüm ya da hastalığın kendisinden çok ölen ya da sağlık sorunu yaşayanların ayrıcalıklı konumlarına atıf yapan ifadeler kullanmakta. Şöyle ki servet, özel uçak, sosyal çevre ve yaşam tarzı öne çıkarılarak, ölümün bir adım önüne bireyin sosyal sınıfı yerleştirmekte. Böylece insani bir durum olan hastalık ya da ölüm bile sınıfsal konumdan bağımsız değerlendirilemiyor. Bu kitle acıdan çok acıyı kimin deneyimlediğine odaklanmakta.
Peki ama neden? Bu sorunun sosyal psikolojik açıdan birkaç cevabı var. İlk olarak sosyal karşılaştırmadan bahsetmek gerekli. Bireyler kendilerini başkaları ile kıyaslayarak değerlendirirler. Bizden daha güzel, başarılı, zengin ya da görünür bireyler ile karşılaştığımızda yukarı yönlü bir sosyal karşılaştırma yaparız. Bu aslında bazı durumlarda olumlu sonuçlara da gebedir. Örneğin bu kıyaslama bizim için ilham kaynağı olabilir. “O başardı ben de başarabilirim” diyebiliriz. Ancak bu yazının da konusu olan örnek olaylarda ise kıyaslama ters bir etki ile bireyin kendi eksikliklerini daha görünür hale getirebilir. Bu aşamada haset ve hayranlık arasındaki o ince çizgi belirmeye başlar. “Onun sahip olduklarına ben de sahip olmak isterim” düşüncesi “peki ama o neden bunlara sahip?” sorusuna evrilebilir. Bu düşünsel döngünün bir sonraki aşaması ise biraz daha tehlikeli bir duyguya gebedir. Orijinal hali Schadenfreude olan bu duygu hali kısaca, başkasının talihsizliğinden haz duymaya karşılık gelir.
Yüksek statülü insanların yaşadığı ölüm, iflas ya da hastalık gibi felaketler bazı insanlarda rahatlama hissi yaratır. “Bu dünyada her şey para değildir, zenginlik de onu kurtaramadı” şeklindeki duygu halleri, faniliğe dair masum ifadeler gibi görünebilir. Ancak bu ifadelerin altını kazıdıkça farklı bir savunma mekanizması karşımıza çıkar. Bireyler büyük eşitsizliğin ölüm ile ortadan kalktığıı ve dünyanın bu şekilde yeniden eşitlendiğini hissederler. Böylece ölüm, sınıfsal farka nokta koyan bir eşitleyiciye dönüşür. Sosyal-psikolojik, bir diğer ifade olan Stereotip içerik modeli de bize bu duygu halini tamamlayıcı bir içerik sunar. Şöyle ki üst tabaka insanları yetkindir ama soğuktur, paraları vardır ama kibirlidirler ve hatta duyarsızlardır. Yolculuğunu özel jet ile yapanlar şımarıktır, ünlüyse burnu havadadır, çok parası var ise mutlaka birisinin hakkını yemiştir, lüks içinde yaşayan benim gibi acı çekmez gibi değerlendirmeler için, o kişiyi gerçekten tanımanıza gerek yoktur. İşte burası önyargının da başladığı yerdir. Bir insanı tanımadan, bilmeden ait olduğu sınıfsal konumun etkisi ile onun ne tür bir insan olduğuna karar vermek sorunu özetler. Ekonomik eşitsizliği ve servetin adaletsiz dağılımını eleştirmek sosyoloji ve siyaset biliminin kadim meseleleri arasındadır. Ancak bir insanın servetini eleştirmek ile ölümüne sevinmek aynı şey olmasa gerek. Tartışma Cem Yılmaz için de geçerli. Yılmaz’ı sevmeyebilirsiniz, hatta eleştirebilirsiniz de. Bu duygu hallerinin hepsi doğal ve meşrudur. Ancak sanatçıyı sevmemek ile onun kalp krizi geçirmesine sevinmek aynı şey değildir. Çünkü eleştiri düşünceye yöneliktir. Ölümüne ya da sağlık sorununa sevinmek ise insana yönelir.
Sosyal medya çağının en hastalıklı ruh hallerinden birisi bu olsa gerek. Utandığımız, kendimize söylemekten bile sakındığımız düşünce ve duygularımız yüzlerce beğeni alan yorumlara dönüşmekte. Üstelik kalabalıklar ahlaki sınırları zorlamakta, hatta yok saymakta. Gündelik hayatımızda söylemekten çekindiklerimiz yüzlerce yorum ve beğeni alarak normalleşmekte. Bu sürecin sonunda ise karşımızdaki bireyin bir insan olduğunu unutuyoruz. Bireyler özgün varlıklarının ötesinde elit, zengin, varsıl gibi etiketlere dönüşüyor. Etiketler öne çıktıkça insan küçülüyor ve yok oluyor. Ölen, iflas eden ya da hastalanan bir insan değil aslında etiket oluyor. Jet sosyete jet hızıyla öldü yorumları da isimleri değil etiketleri öne çıkararak yapılmıştı.
Yazının başlığına tekrar dönecek olursak sevmemek başka ölümünü istemek gerçekten başka bir duruma karşılık gelmekte. Hiçbirimiz bir başkasını sevmek onaylamak ya da benimsemek zorunda değiliz. Ancak ahlaki standart sevdiklerimize gösterdiğimiz merhamet ile sınırlı değildir. Asıl mesele kişinin sevmediği bireyin acısı ile karşılaştığında ne yaptığı ya da yapmadığıdır.








