Okurlarımızı, takipçilerimizi, izleyicilerimizi ve tüm destekçilerimizi görüşlerini Medyascope’ta dile getirmeye davet ediyoruz. Yazınız editoryal ilkelerimize uyar ve Yayın Kurulumuz tarafından da uygun görülürse, web sitemizde imzanızla yayınlanacaktır. Konuşan, tartışan, farklı fikirlerin dile getirildiği bir Türkiye istiyoruz. Cihan Aydın, “Barışa giden yol: Sabır, kararlılık ve küçük jestler“ başlıklı yazıyı kaleme aldı.

İki yılını dolduracak olan çözüm süreci ağır aksak da olsa ilerliyor. Sürecin nihai olarak ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını ve nereye varacağını şimdiden kestirmek elbette mümkün değil. Silahların susması elbette çok önemli ama çözüm anlamına gelmiyor. Yasal ve anayasal reformlar yapılmadan, sorunun asıl sebepleri tespit edilip kalıcı çözüme kavuşturulmadan nihai bir çözümden bahsetmek mümkün olmayacak.
Bu reformların da bir çırpıda gerçekleşmesini beklemek gerçekçi bir yaklaşım değil. Bir fikir vermesi açısından Kuzey İrlanda barış sürecinin uzun yıllara yayıldığını hatırda tutmak lazım. 1993’teki Downing Street Deklarasyonu’ndan 1998 Hayırlı Cuma Anlaşması’na kadar geçen dönem bile barışın ne kadar uzun ve zahmetli bir süreç olduğunu gösteriyor. Üstelik Hayırlı Cuma Anlaşması’nın imzalanmasıyla süreç sona ermedi; anlaşmanın uygulanması, kurumların işler hale gelmesi ve taraflar arasındaki güvenin yeniden inşa edilmesi yıllar aldı.
Yıllarca süren çatışmanın toplumda derin bölünmelere yol açtığı, çatışan tarafların birbirine karşı öfke duyduğu, hasılı daha pek çok sebeple barış süreçleri zaman alır, kırılgandır ve sabotajlara açıktır.
Nitekim Kuzey İrlanda ile İngiltere arasında imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması’ndan birkaç ay sonra IRA’dan ayrılan ve kendilerine Gerçek IRA ismini veren bir grup, Omagh kasabasında gerçekleştirdikleri bombalı saldırıda 29 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Bu saldırı, barış sürecini rayından çıkarmaya yönelik en ağır girişimlerden biriydi. Ancak taraflar, bu saldırının barış iradesini belirlemesine izin vermedi.
Kuzey İrlanda deneyiminin asıl öğretici tarafı da burada. Barış, yalnızca silahların susması veya bir anlaşmanın imzalanması değildir. Farklı kimliklerin ve siyasal tercihlerin tanınması, güç paylaşımı, demokratik kurumların oluşturulması ve taraflar arasındaki güvenin yeniden tesis edilmesi de barışın ayrılmaz parçalarıdır. Dolayısıyla barış anlaşmasının imzalandığı gün değil, anlaşmanın uygulanmaya ve toplumun dönüşmeye başladığı günlerde asıl sınav verilir.
Yine Filistin-İsrail barış görüşmelerinin mimarlarından İsrail Başbakanı İzak Rabin, Oslo sürecine karşı çıkan aşırı sağcı bir kişinin suikastı sonucu hayatını kaybetti. Oslo süreci daha sonra kalıcı bir barışa ulaşamadı. Ancak Rabin suikastı, barış süreçlerinin yalnızca çatışan taraflar arasındaki sorunlardan değil, toplumların içindeki radikal ve barış karşıtı aktörlerden de etkilenebileceğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak hafızalarda kaldı.
Dünyadaki çatışma çözüm süreçlerinde bu ve benzeri sabotajlara tanıklık etmek pekâlâ mümkün. Ama hem İrlanda’da hem de farklı ölçülerde Güney Afrika ve başka ülkelerde yaşanan deneyimler bize, barış sürecinin karşılaştığı her krizin sürecin sonu anlamına gelmediğini gösteriyor. Asıl önemli olan, tarafların sağduyu ve kararlılıkla süreci yeniden rayına oturtabilmesidir.
Güney Afrika deneyimi de bu açıdan son derece öğretici. Mandela’nın Güney Afrika rugby milli maçını milli formayı giyerek izlemesi, yıllarca birbirine düşmanlaştırılmış toplum kesimleri açısından yalnızca sembolik bir jest değildi. Beyaz Güney Afrikalılara yeni Güney Afrika’da onların da bir yeri olduğu mesajını veren güçlü bir güven inşa etme hamlesiydi. Mandela’nın bu jesti, geçmişi unutturmaya değil, geçmişin yarattığı düşmanlıkların üzerine yeni bir ortaklık inşa etmeye yönelikti.
Sürecin jestlere ihtiyacı var
Özcesi bizim sürecin de bu ve benzeri jestlere ihtiyacı var.
Türkiye’de de, Filistin ve İrlanda örneğindeki kadar sert olmasa da bazı sabotaj girişimlerine tanıklık ediyoruz. Belki bunları sabotaj olarak tasnif etmek biraz ağır bir tanımlama olabilir ama mevsimlik işçilere yönelik ırkçı saldırılar, Kürt kimliğini ve dilini hedef alan ırkçı ve nefret söylemleri, yüzleşme ve yas hakkı bağlamında şiddet içermeyen taziye törenlerine yönelik nefret söylemleri, kayyum politikasında ısrar, hasta mahpuslara yönelik kayıtsız tutum ve infaz yakma gibi daha pek çok tutum ve davranışı, sürece olan güveni ve desteği, nihayet sürecin başarısı açısından önemli kırılganlıklar olarak tespit etmek mümkün.
Çünkü barış süreçlerinde güven yalnızca müzakere masasında inşa edilmez. İnsanlar gündelik hayatlarında karşılaştıkları uygulamalara bakarak sürecin gerçekten yeni bir dönemin başlangıcı olup olmadığına karar verirler. Bir yandan barıştan söz ederken diğer yandan kimliği, dili, yas hakkını veya demokratik temsili hedef alan dışlayıcı tutumların devam etmesi, sürece olan güveni zedeler.
Bu tür sabotaj ve kırılganlıklara karşı süreci dirençli hale getirmenin yollarından biri küçük jestlerdir. Bu tür jestler güven inşası, düşmanlıkları sona erdirme ve yeni bir sayfa açmaya vesile olabilir. IRA komutanı Martin McGuinness ve Kraliçe Elizabeth’in tokalaşması, Mandela’nın Güney Afrika rugby milli maçını milli formayı giyerek izlemesi, takip eden zamanlarda barış sürecine muazzam ivme ve direnç kazandırmıştır.
Küçük jestler önemsiz değildir. Tam tersine, yıllarca birbirine düşmanlaştırılmış insanların birbirini yeniden insan olarak görmesini sağlar. Toplumdaki korkuyu azaltır, karşı tarafın varlığını ve onurunu tanıdığını gösterir ve yeni bir siyasal dilin önünü açar.
Özcesi bizim sürecin de bu ve benzeri jestlere ihtiyacı var.
Örneğin MGK kararını beklemeden hasta mahpusların ve otuz yıllık infazlarını tamamlayan mahpusların serbest bırakılması, kayyum atanan belediyelerin görevlerine iade edilmesi, AİHM ve AYM kararlarının uygulanması, yasaya ve pek tabii MGK kararına bağlı olmayan ve ancak hukuki ve meşruiyet alanı geniş jestlerdir.
Kaldı ki bu jestler bir taviz değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi için elzem reformlardır. Nitekim TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 18 Şubat 2026 günü kabul edip kamuoyuna açıkladığı raporun “Demokratikleşme” başlıklı 7. bölümünde de bu hususa vurgu yapılmıştır.
Çatışma ve savaş yorgunu olan bir toplumda bu tür jestler; tansiyonu düşürmek, düşmanlıkları ortadan kaldırmak, barış fikrini yaygınlaştırmak için küçük ama önemli adımlardır.
Kırk yıllık çatışmanın insani, siyasi, ekonomik ve psikolojik yükünü bir çırpıda ortadan kaldırmak, koşar adımlarla çözüme ulaşmak dünya deneyimlerinde de hiç rastlanmayan bir durum. Filipinler-Moro çözüm sürecinde 6 devlet başkanı ve hükümet değişmiştir. Keza İrlanda’da 2, Kolombiya’da 3 iktidar/devlet başkanı değişmiştir.
Kolombiya deneyimi bu açıdan özellikle önemli. FARC ile Kolombiya hükümeti arasında 2016’da imzalanan barış anlaşması da uzun ve sancılı bir sürecin ürünüydü. Anlaşmanın imzalanmasından sonra hükümet değişti, anlaşmanın uygulanması konusunda ciddi siyasi tartışmalar yaşandı ve süreç çeşitli yönleriyle yeniden müzakere edildi. Buna rağmen barışın temel hedefi tümüyle ortadan kalkmadı. Bu deneyim, barışın bir hükümetin veya bir liderin kişisel projesi olmaktan çıkarılıp daha geniş bir siyasal ve toplumsal zemine oturtulmasının önemini gösteriyor.
Devlet ve hükümetin kararlılığı
Burada asıl önemli olan nihai barış konusunda devletin ve hükümetin kararlılığı, siyasal ikbali çözüm projesinin önüne koyup koymama meselesidir. Barış süreçleri hükümetler değiştiğinde sona ermemeli; aksine devletin ve toplumun ortak meselesi haline gelmelidir.
Elbette her siyasi parti nihai olarak iktidarı hedefler ve iktidarda olan da iktidarını korumak ister. Mevcut iktidarın siyasal ikbal açısından handikapı Kürt Meselesi’nin çözüm girişimi değil, aksine demokrasi ve hukuk devleti ilkelerinden gittikçe uzaklaşması, bunun sonucu olarak da yaşanan ekonomik çöküştür.
AKP çözüm ve demokratikleşme reformlarını eş zamanlı olarak birlikte hayata geçirme cesareti ve becerisi gösterebilirse iktidarını hukuki ve meşru bir zeminde koruma şansı daha yüksek. Diğer türlü muhalefete siyasi operasyonlar yaparak, gayrimeşru yollarla belediyeleri ele geçirerek, ifade ve medya özgürlüğünü yerle yeksan ederek, yani yargı-emniyet ortaklığıyla yürüttüğü siyasi operasyonlarla belki iktidarını koruyabilir. Ama gerçek şu ki;
Kürtlerle barış, muhalefetle “savaş” politikası, yaşadığımız bu toplumsal ve ekonomik çöküşün önüne geçemez.
Son dönemlerde moda olduğu gibi süreci sabote etmek isteyen birileri çıkıp beni ya da temsil ettiğim kurumu süreç karşıtı olarak ilan edebilir. Buna hiç şaşırmam, çünkü deveye binip çalı arkasına saklanan hatırı sayılır bir barış karşıtı cephe ve kalemşor var.
Ama hemen belirteyim: Burada yazılanlar benim kişisel görüşlerim. Şahsen ben de ve temsil ettiğim kurum da canı gönülden süreç ve barış savunucusuyuz.
Neden süreci savunuyorum, hiç dolanmadan dosdoğru söyleyeyim: Çünkü iki yıldır Kürdü, Türkü demeden bu ülkenin gençleri toprağa düşmüyor, ocaklar sönmüyor, nefret ve düşmanlıklara yenisi eklenmiyor.
Benim de süreç karşıtlarına bir çift sorum var: Siz neden sürece karşısınız?
Sürece karşı olmak aynı zamanda “çatışma sürsün, canlar toprağa düşsün, önemli değil” anlamına gelmiyor mu?
2013-15 sonrası yaşadığımız felaket, yitirdiğimiz canları hatırlatıp bundan yeniden bir çatışmadan ısrar ve çözüm karşıtı senaryosu çıkaranlara sormak lazım: Bu tutum yeni felaketlere davetiye çıkarmaktan başka ne işe yarar ki?
Tabelalardan ve yas törenlerinden korkmamak lazım
İktidarı, süreci siyasi ikbaline malzeme yapmakla suçlayıp, kendi siyasi ikbali için sürece sırt dönenlere şunu söylemek lazım: Önce gözünüzdeki merteğe bakın, sonra başkasının gözündeki çöpe.
Barış süreçlerinin en büyük sınavlarından biri de budur. Başkasının hatasını görmek kolaydır; zor olan, aynı ölçüyü kendimize uygulayabilmektir. Bir tarafın attığı adımları sürekli sorgularken, kendi tutum ve davranışlarının barış sürecine ne kattığını veya ne götürdüğünü sorgulamamak, barış fikrini zayıflatır.
Son olarak bu süreçten, Kürtçe tabelalardan ve yas törenlerinden korkmamak lazım.
Olacak olan silahlı güçlerin doğdukları topraklara dönmesi, hapishanede olanların serbest bırakılması ve yurtdışında olanların Türkiye’ye dönmesi ve birlikte demokratik bir dönüşüm hedefiyle siyaset yapmalarıdır.
Silahın gölgesinde siyasetin yerini sözcükler ve cümleler alacak.
Kürtlerin bu coğrafyanın kadim halklarından biri olduğu anayasaya işlenecek; Kürtler diliyle, edebiyatıyla, müziğiyle ve kültürüyle bu ülkede eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşayacak.
Bu bir hayal değil.
Cesaretli davranırsak sadece bir kol mesafesi uzağımızda.








