Ruşen Çakır yorumladı | Kazım (Koyuncu): Yarım Kalan

İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, memleketi Hopa’da çekimleri süren ve Kâzım Koyuncu’nun hayatını anlatan “Kazım: Yarım Kalan” filminin setini ziyaret etti. Filmin kültürel mirası yaşatma çabasına dikkat çeken Çakır, Türkiye’nin yeni bir “çözüm sürecinden” geçtiğini belirterek, “Bu eşik aşılırsa Türkiye’deki tüm kültürel grupların var olmalarının önü iyice açılacak” dedi.

Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Artvin-Hopa’da çekimleri devam eden “Kâzım: Yarım Kalan” filminin setini ziyaret ederek izlenimlerini aktardı. Yönetmenliğini Hopalı Özcan Alper’in, senaristliğini Murat Uyurkulak’ın üstlendiği filmin 1 Ocak’ta vizyona girmesi planlanıyor.

“Devrimci ve kültürel kimliği bir arada”

İstanbul’da başlayan ve eylülde Doğu Karadeniz’e taşınan çekimlerde cezaevi sahnelerini izlediğini aktaran Çakır, Kâzım Koyuncu’nun 1 Mayıs tutuklaması sonrası Bayrampaşa Cezaevi’nde geçirdiği dönemin filmde işlendiğini söyledi. Çakır, “Kâzım, Türkiye’de adaletsizliklere başkaldıran devrimci kimliğiyle bir yanda; Laz kimliğine sahip çıkmasıyla diğer yanda duran bir isimdi. 33 yıllık ömrüne çok şey sığdırdı” değerlendirmesinde bulundu.

Kazım (Koyuncu): Yarım Kalan
Ruşen Çakır yorumladı | Kazım (Koyuncu): Yarım Kalan

Başrolde Cem Yiğit Üzümoğlu var

Koyuncu’ya Karadenizli genç oyuncu Cem Yiğit Üzümoğlu’nun hayat verdiğini belirten Çakır, Üzümoğlu’nun anne tarafından Koyuncu ile aynı köyden (Kıse / Sugören) komşu olduğunu ve Lazca konuşabildiğini vurguladı. Çakır, Üzümoğlu’nu rolde hiç yadırgamadığını da sözlerine ekledi.

“Çözüm sürecindeki eşik aşılırsa tüm kültürlerin önü açılır”

Lazcanın ve kaybolmaya yüz tutmuş kültürlerin yaşatılmasını “bölücülük değil, birleştiricilik” olarak tanımlayan Çakır, Kâzım Koyuncu’nun bu yoldaki mücadelesini Türkiye’nin güncel siyasi gündemine bağladı:

“Şu anda Türkiye bir çözüm sürecinden geçiyor. Kürt meselesini çözme yolunda önemli bir eşik geçilmek üzere. Eğer bu eşik geçilirse Türkiye’deki var olan diğer tüm etnik, kültürel, mezhebi ya da dinsel grupların her birinin kendi ayakları üzerinde, kendi kültürlerine sahip çıkarak var olmalarının önü iyice açılacak. Bu anlamda Kâzım’la ilgili yapılan bu filmin çok ilgi göreceğini düşünüyorum. Özcan Alper’in de emin olduğu gibi; filmde Kâzım’la beraber Türkiye’yi ve bir kültürün var olma savaşını göreceğiz.”

Deşifreyi hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. Hopa’dan iyi sabahlar.

Evet, memleketimdeyim ve mutluyum. Mutluluğum tabii, yakında yine gelmiştim ama artık insan yaşlandıkça doğduğu yeri görmek ona daha bir anlamlı geliyor. Bugün benden Mansur Yavaş anlatmamı, onun hakkında konuşmamı bekleyenler kusura bakmasın. Belki sonra değerlendiririm. Ama geçenlerde yaptığım ‘‘Mansur Yavaş’ın seçimi’’ yayınında söylediklerimden farklı çok fazla bir şey yok. Bence Mansur Yavaş artık kendini unutturacak diyeyim ama ileride belki uzun uzun konuşuruz.

Bugün biraz bambaşka bir yerde sinema konuşmak istiyorum. Ama sinema konuşurken aslında bir kültürü de konuşmak istiyorum. Türkiye’yi de konuşmak istiyorum. Çünkü konumuz Kâzım Koyuncu. Kâzım’la ilgili “Kâzım: Yarım Kalan” diye bir film çekiliyor. Bu film 8 Ağustos’ta İstanbul’da çekilmeye başlandı. Ondan sonra Eylül ayında Karadeniz’e, Doğu Karadeniz’e geldi. Burada Fındıklı’da, Arhavi’de, Hopa’da, değişik yerlerde, Kemalpaşa’da film çekiliyor. İşte burada Özcan Alper’i, kardeşini ve yapımcısını birlikte görüyorsunuz. Yönetmen Özcan Alper de Hopalı. Kâzım gibi Hopalı o da. Kâzım benim teyzemin köyünden. Neresi? Kıse. Biz ona Kıse diyoruz. Resmî adı Sugören’den ve hayatının önemli bir kısmı orada geçiyor. Ama en önemlisi de Kâzım biliyorsunuz Doğu Karadeniz’in ve özellikle Lazların kültürünün taşıyıcılığını yapan birisi ve çok erken yaşta kendisini kaybettik biliyorsunuz. 33 yaşında, 2005 yılında kanserden hayatını kaybetti. Zaten filmin adının da ‘‘Yarım Kalan’’ olması bundan dolayı. Yarım kalan bir öykü söz konusu.

Üç yıldır devam eden bir çalışma var. Erman Bostan saha araştırmasını yapmış. Sonra senaryoyu yazar Murat Uyurkulak yazmış. Bir tarafımda Murat, bir tarafımda Özcan, birlikte sete gittim dün. Ve işin ilginç tarafı benim gittiğim gün arkada gördüğünüz yerde cezaevi sahneleri çekiliyordu. Cezaevi sahneleri neden? Çünkü İstanbul’da okurken Kâzım Koyuncu 1 Mayıs’ta tutuklanıyor ve 5-6 ay Bayrampaşa Cezaevi’nde kalıyor ve orada tabii ki siyasi tutuklularla birlikte kalıyor. Çünkü Kâzım bir solcu, kendisini devrimci olarak tanımlayan birisi ve gerçekten de öyleydi. Ama o devrimci kimliğinden asla vazgeçmedi fakat tüm Türkiye tarafından hızla benimsenen birisi oldu.

Size uzun uzun Kâzım’ın albümlerini falan anlatacak değilim. Zuğaşi Berepe (Denizin Çocukları) diye Lazca bir grupla başlayan bir yolculuk. Ondan sonra kendi başına yoluna devam etti Kâzım ve hem Türkiye’ye tanıklık etti ama aynı zamanda kaybolan, kaybolmaya yüz tutmuş bir kültürü yaşatma çabasını gösterdi. Bu konuda Laz kültürü ve Lazca konusunda çok ciddi çabaları olan birisiydi Kâzım. Zaten filmin de ana izleklerinden birisi bu. İşte bu yok olmakta olan bir kültür meselesi. Bir yerinde cezaevi sahnelerinde, ben de uzaktan monitörden izliyorum, ona kitaplar geliyor. Christopher Caudwell’in “Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler” kitabını gördüm. Metis, kî benim de yayınevim, onun ilk kitabıydı o. Tabii ki anlamı çok yüksek. Kitap aslında böyle ölen kültürler vesaire, kaybolan diller gibi bir teması yoktu ama başlık olarak çok önemli, tam da Kâzım’ın ele aldığı konulara denk gelen bir kitap.

Kâzım mücadeleci kimliğiyle, başkaldıran kimliğiyle, Türkiye’de adaletsizliklere başkaldıran kimliğiyle bir yanda; bir diğer yanda Laz kimliğine sahip çıkması, Lazlık üzerine konuşması ve tabii ki bütün bunları çok genç yaşta yapması, hayattan ayrılışı 33 yaş. 33 yaşa çok şey sığdırmış birisi. Ama keşke yarım kalmasaymış, daha sürdürebilseymiş. Onu filmin setinde, filmin setinin dışında… Bu arada şunu söyleyeyim, filmin setinde zaten yönetmen de Hopalı. Yapımcı da Kâzım’ın köyünden ya da idari yapımcı diyelim. Çok sayıda bölgenin insanı, figürasyonda onlar var. Mesela cezaevi sahnesinde benden iki yaş büyük bir kişiyle karşılaştım. O da yıllarca cezaevinde siyasi tutuklu olarak yatmış, orada filmde oynuyor. Bölgenin insanlarının çok aktif bir şekilde yer aldığı bir film.

Ve tabii ki şu var en çok merak edilen, Kâzım’ı kim oynuyor? Kâzım’ı Cem Yiğit Üzümoğlu oynuyor. Cem Yiğit Üzümoğlu da Karadenizli bir genç oyuncu. Oyuncular Sendikası’nda da bayağı aktif olduğunu bildiğimiz bir isim ve açıkçası ben hiç yadırgamadım kendisini gördüğümde, o rolde hiç yadırgamadım. Bu arada ilginç bir şekilde kendisi aslen anne tarafından Kâzım’la Kıse’den, yani Sugören dedikleri Kıse köyünden komşu olduğunu da öğrenmiş. Kendisi Lazca konuşabilen bir oyuncu. O da işin bence çok önemli bir yönü. Hem filmin setinde hem Fındıklı’da, Arhavi’de, Hopa’da ki bu ilçeler, bilenler bilir, birbirlerine çok yakın yerler. Şimdi bir de yollar da iyice yapıldı. Biz yıllarca tek şeritli yollara alışmış insanlardık.

Buralara gidince şunu gördüm; çok kültürlülük, bir arada yaşamak çok değerli bir şey. Ve bu anlamıyla, bilenler bilir, ‘‘Gomaşinen’’i yaptığımda hep söylediğim bir husustur; bir Laz olarak hayatta en büyük, en çok yüksündüğüm, en çok istediğim şey Lazca konuşabilmek ama 4 yaşında İstanbul’a taşındığım için bunu yapamadım. Zamanla bildiğim kelimeleri de büyük ölçüde unuttum. Bir ara ders almaya çalıştım. Mehmedali Barış Beşli, Laz Kültür Derneği Başkanı, ki Mehmedali de Zuğaşi Berepe’de Kâzım’la beraber ilk yer alan isimlerden birisi. Ama yapamadım. Bunun yerine ne yapmaya çalışıyorum? Laz kültürünü yaşatmaya, Lazca’yı yaşatmaya çalışan kişilere, kurumlara elimden geldiğince katkıda bulunmaya çalışıyorum. Ve bunu bir bölücülük değil birleştiricilik olarak görüyorum, görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Şu anda Türkiye bir çözüm sürecinden geçiyor. Kürt meselesini çözme yolunda önemli bir eşik geçilmek üzere. Eğer bu eşik geçilirse Türkiye’deki var olan diğer tüm etnik, kültürel, mezhebi ya da dinsel grupların her birinin kendi ayakları üzerinde, kendi kültürlerine sahip çıkarak var olmalarının önü iyice açılacak diye düşünüyorum. Ve bu anlamda Kâzım’la ilgili yapılan bu filmin – ki Eylül sonunda burada çekimlerin bitmesi planlanıyor ve 1 Ocak’ta vizyona girecek, ona kesin diyorlar – çok ilgi göreceğini düşünüyorum.

Ve burada Kâzım’ı ama aynı zamanda — Özcan Alper bana bunu anlattı çok emin bir şekilde, ki kendisine güveniyorum — Kâzım’la beraber Türkiye’yi, Kâzım’la beraber bir kültürün var olma savaşını göreceğiz. Şimdiden büyük bir merakla filmi bekliyorum. Biraz az siyasi bir şey oldu ama olsun. Beni çok mutlu etti burada olmak, bu sete tanıklık etmek. Kâzım’la komşuyduk. Belki bir yerlerden zorlarsak, Lazların sayısı azdır biliyorsunuz, akraba hısımlık da çıkabilir ama kendisiyle hiç tanışma imkânım olmadı. Fakat teyzemin çocuklarıyla, özellikle teyzemin oğlu Yavuz’la bayağı bir samimi olduğunu biliyorum ve burada kardeşi Niyazi ile bayağı bir sohbet ettik. 40 yıllık arkadaş, kardeş gibi sohbet ettik. Birçok ortak tanışımız çıktı. Ve Kâzım’ın adının yaşatılmasının aynı zamanda Türkiye’de bir kültürün de yaşatılmasına çok ciddi katkıda bulunacağı kanısındayım.

Ve işte bu noktada bugünün ithafı; yine bir Lazlık konusunda şu gördüğünüz adam, gençlik hali: Nedim Candemir. Nedim Candemir benim halamın, Nurten halamın eşiydi. İkisi de rahmetli oldu. Allah rahmet eylesin. Nedim enişte böyle sert gibi duran bir adamdı. Yıllarca Deniz Yolları’nda çalıştı, yurt dışı seyahatlere çok çıktı ve kendisi 1985 yılında emekli oldu ve emekli olduktan sonra kendisini neye hasretti? Lazca-Türkçe, Türkçe-Lazca sözlüğe. Bakın bunlar onun çalışmalarından bazı notlar. Ve orada hayatını buna vakfetti. Evet, gerçek anlamıyla buna vakfetti ve göremedi. Bunun basıldığını göremeden hayata veda etti Nedim eniştem. Kaç yılında ölmüş, bakıp söyleyeyim şimdi. 2004 yılında… İstanbul’da yaşıyorlardı. 2004 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti. Ondan bir süre sonra da halamı kaybettik.

Nedim enişteye sormuştum. Yani o tarihler, benim ona sorduğum 90’lı yıllardı, öyle hatırlıyorum. ‘‘Ne zaman basacaksın sözlüğü?’’ diye sormuştum. Bana, ‘‘Ruşen, şimdi zamanı değil.’’ demişti. Yani bitirmiş ama zamanı değil. Niçin bunu yapıyordu? Korktuğu için değil. Yani şöyle bir şey, böyle insanlar çok, biz Lazlarda hele çok fazla var; hem kendi kültürüne sahip çıkan ama aynı zamanda Türk vatandaşı olmak ve Türk olmaktan da şikâyet etmeyen insanlar bunlar. Ve bir Lazca-Türkçe, Türkçe-Lazca sözlüğün bir tür bölücülük vesaire gibi algılanabilme ihtimalinden korkmuyor, endişe ediyor. Bunun arasında fark var. Başıma bir şey gelir, diye değil. ‘‘Bunun yarardan çok zararı mı olur acaba?’’ endişesi vardı Nedim eniştede, onu biliyorum. Ama sonra, ölümünden sonra birçok şey normalleşti tabii. Lazca dergiler çıkmaya başladı, başka şeyler oldu. Vakıflar, enstitüler kuruldu, dernekler kuruldu ve çocukları, damadı bunu tekrar bastırabilmek için bir ara çok uğraştılar. Olacak gibi oldu, olamadı. Ortada bir sözlük var ama sözlük hâlâ elimizin altında yok. Para verip alabileceğimiz bir sözlük olarak yok. Bu yayın vesilesiyle belki birileri tekrar bu konuyu gündeme alır mı bilemiyorum ama tabii ki Lazca-Türkçe, Türkçe-Lazca sözlükler var. İnternet de bu konuda çok zengin bir külliyat da oluşmuş durumda. Her neyse… Bugünkü yayınımı bu vesileyle Nedim enişteye ve Nurten halaya ithaf etmek istiyorum. Kendilerini sevgiyle, saygıyla hatırlayacağım.

Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş