İSTANBUL (Medyascope) – Hafta Başı’nda bu hafta Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Kadri Gürsel, Ekrem İmamoğlu’nun casusluk davasındaki savunmasını, Deniz Göktaş’ın tahliyesini ve fon krizini değerlendirdi.
Deniz Göktaş’ın tahliyesi
Ruşen Çakır, Deniz Göktaş’ın ilk duruşmada ceza almasının ardından tahliye edilmesini değerlendirdi. Gürsel ise kararın siyasi konjonktürle ilişkili olduğunu savundu.
Gürsel, Göktaş’ın tahliye edilmesiyle ilgili olarak, “Bağlamla, konjonktürle alakalı” dedi. Ardından siyasi davalarda tutuklama ve tahliye kararlarının siyasi fayda gözetilerek verildiğini ifade etti:
“Bir kişiyi içeri atacakları zaman ondan bir siyasi fayda umuyorlar ama çıkaracakları zaman da umuyorlar. Bu süreçler siyasi bir değerlendirme ve eşgüdüm içerisinde yürütülüyor. Bir siyasi akıl var.”

Casus davası
Ruşen Çakır, İmamoğlu’nun duruşmada 62 dakika konuştuğunu ve siyasi bir savunma yaptığını belirtti. İmamoğlu’nun casusluk suçlamasıyla dalga geçtiğini söyleyen Çakır, konuşmanın siyasi iktidara yönelik bir pozisyon içerdiğini ifade etti. Çakır, İmamoğlu’nun duruşma salonundaki tavrının miting konuşmasını andırdığını söyledi.
Kadri Gürsel “İmamoğlu’nun sanık kürsüsünü miting kürsüsü gibi kullanmak istemesinden daha doğal bir şey olamaz” dedi. İmamoğlu’nun seçmenleriyle kurduğu ilişkinin ve seçmenlerin beklentilerinin davaların kamuoyundaki karşılığını etkilediğini savunan Gürsel, İmamoğlu’nun seçimlere katılamama ihtimalinin seçmen açısından önemli bir gelişme olduğunu söyledi.
Gürsel, İmamoğlu’nun duruşmalarda siyasi savunma yapmaya devam edeceğini belirterek şöyle konuştu:
“İmamoğlu’nun bütün dava süreçleri boyunca duruşma salonlarını bir miting kürsüsü gibi kullanması ve siyasi savunma yapması bekleniyor. İddia makamının arkasındaki siyasi iradeyi kendisinin ahlaki ve siyasi zeminde yargılaması lazım. Böyle bir şeyi sürdürmeye mahkûm. Bunu sürdürmek zorunda. İmamoğlu’nun sürekli bir duruşmadan çıkıp ertesi gün bir başkasına girmesi çok yorucu bir şey.”
Fon krizi derinleşiyor
Ruşen Çakır, fon kriziyle ilgili haberlerin erişim engelleriyle karşılaştığını belirtirken Gürsel, krizin yönetilemediğini savundu. Gürsel ayrıca olayın siyasi aktörler arasındaki güç mücadeleleriyle bağlantılı olabileceğini öne sürdü ancak bunun farklı açıklamalarının da bulunabileceğini belirtti.
Gürsel, “Bu fon rezaleti nereden bakarsan bak korkunç bir olay. Sistemi temelinden sarsabilecek bir olay” diye konuştu.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Hafta Başı’ ile karşınızdayız. Kadri Gürsel’le haftayı konuşacağız. Kadri merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Yayını dün yapmamız gerekiyordu ama bugüne ertelemek durumunda kaldık.
Kadri Gürsel: Hâlâ hafta başı sayılır.
Ruşen Çakır: Ben bu sabah Silivri’ye gittim. Bir casus davamız var biliyorsun, 4 kişi yargılanıyor; Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Merdan Yanardağ ve Hüseyin Gün. Hüseyin Gün’ün haricinde diğerlerinin hepsini tanıyorum. Necati arkadaşım, Merdan’la aynı mahallenin çocuğuyuz, Ekrem İmamoğlu malûm, Hüseyin Gün’ü daha önce de konuştuk, esrarengiz bir şahıs. O casusmuş ve bunlarla da casusluk yapmış gibi çok abuk subuk bir dava. Abuk subuk ama hâlâ tutukluluk hâlleri de sürüyor o davadan. Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluk hâli olan iki dava varmış: birisi Büyükşehir, birisi de bu. Ama hakkında 20 dava var, bugün onu anlattı. Abes bir dava, dava hakkında fazla konuşacak bir şey yok belki ama şu önemliydi bence; benim izlediğim sabahtan öğlene kadarki bölümde, Ekrem İmamoğlu 62 dakika konuştu ve bir tür siyasi savunma yaptı. İçinde casusluk davası da vardı, onunla dalga geçiyor. Ama bu fon olayı ve başka olaylardan hareketle doğrudan Erdoğan’a ve siyasi iktidara yönelik siyasi pozisyon aldı. Ben bunu yarın sabahki yayınlarımda daha uzun anlatmayı düşünüyorum ama şu dikkatimi çekti ki açıkçası böyle bir şey beklemiyordum; Normalde bu davada mahkeme tarafından MİT’ten “Gerçekten böyle bir casusluk hikâyesi var mı, nedir?” diye bilgi istenmiş ve hâlâ gelmemiş. Çok da fazla bir şey olmayacaktı, bir iki tanık dinlenecekti. Hâkim Ekrem İmamoğlu’na söz verdi. Ekrem İmamoğlu hazırlanmış gelmiş, bayağı uzun bir konuşma yaptı ve bir yerinde “Politika yapıyoruz, yapmaya devam edeceğiz” dedi. Uzun zamandır Ekrem İmamoğlu’nu böyle dinlememiştik, miting konuşması gibiydi. Bir de salon küçük, o büyük salonda değil, dönerek konuşuyor, herkesi görüyor. Ailesi orada, gazeteciler orada, avukatlar orada, izleyiciler orada. Bir miting konuşması gibi bir şey yaptı. Ama büyük bir ihtimalle bu konuşma Türkiye’nin bu gündeminde çok fazla dolaşıma girmeyecek. Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart’tan bu yana içeride olduğu düşünülürse, bir anlamda etkisi azaltılmış birisi. Bana tekrar bir siyasi silkiniş gibi geldi o olay.
Öteki taraftaki büyük mahkeme salonunda, ki sen oraları görmedin, bu konuşma o kadar etki yapmayabilir çünkü çok büyük bir salon. İnsanlar arkadan duyuyorlar da göremiyorlar. Burada izleyiciler var, görüyorsun, duyuyorsun, hatta tavır alıyorsun. O anlamda benim ilgimi çekti. İmamoğlu siyasi olarak “ben buradayım” konuşması yaptı. Ama buna medyanın geniş yer vereceğini de sanmıyorum, verse de insanların da çok detaylı bir şekilde o konuşmanın tamamını okuyacağını da sanmıyorum. Mesela şimdi Özgür Özel mitingde konuşma yapıyor, bir iki televizyon kanalı canlı veriyor. Neredeyse bütün sosyal medyada en azından bir kısmını yayınlanıyor. Ekrem İmamoğlu biraz sanki geride kaldı gibi. Bugünkü hissiyatım o oldu, yani onun bir tür kendini hatırlatma girişimi gibi geldi. Konuşmasının bazı yerlerinde coşuyor, bazı yerlerde sakin konuşuyor. İddia makamına, sadece o davanın savcısına değil, genel olarak iddia makamına, savcılara, kendisi hakkında açılan davaların nasıl açıldığını anlatırken onları küçümseyen, sert bir konuşma yaptı. Sen orada olmadığın için ya da insanlar orada olmadığı için bunu ne kadar anlatabilirim bilemiyorum. Şu âna kadar takip ettiğim kadarıyla biz çıktıktan sonra bir iki tanık dinlenmiş. Necati Özkan kendisinin casuslukla suçlanmasının abes olduğunu söylemiş ki daha önce de söylemişti. Herhâlde Merdan da benzer şeyler söyleyecektir. Çünkü dava o kadar abes ki, “Ne casusluğu kardeşim?” dediğin zaman bitiyor zaten, başka bir şey söylemenin çok anlamı yok. Çünkü suçlama yok, delil yok. Ama bu bağlamda Ekrem İmamoğlu’nun öteki davada pek yapamadığı mahkemeyi kürsüye çevirme eylemini yaptı bugün, ama çok da fazla karşılık bulacak mı, emin değilim.
Kadri Gürsel: Sanıyorum İmamoğlu’na oy verenler İmamoğlu’yla beklentilerinin kısa vadede gerçekleşmeyeceği gerçeğini görüyorlar. Bu en başta bir handikap tabii. Bu beklenti “Bizi Erdoğan’dan kurtarsa kurtarsa bu adam kurtarır” idi. O adamın önümüzdeki seçimlere katılamayacağı, Türkiye’de çok sürpriz bir gelişme, bir değişiklik olmazsa ortaya çıkıyor, gözle görülür, elle tutulur hâle geliyor. Bir ideolojik yakınlık yahut bir siyasi adanmışlık veya bir örgüttaşlık, yoldaşlık ilişkisi ve bunun etrafında kurulmuş bir vefa duygusundan ziyade, kendilerini Erdoğan ve onun rejiminden seçim sandığında kurtaracak olan kişinin bunu ilk seçimde yapamayacağının anlaşılması, görülmesi nispetinde, İmamoğlu’na karşı davaların eskisi kadar yakından izlenmiyor oluşu, bir doğal handikap kendisi için. Tabii onun da sanık kürsüsünü bir miting kürsüsü gibi kullanmak istemesinden daha doğal bir şey olamaz. Bunu yapmasına Casusluk Davası’nda izin verilmesiyle, İBB davasında buna pek izin verilmemesi arasında, iki davanın arasındaki kamuoyu ilgisi bakımından oluşmuş farkın etkili olduğunu düşünüyorum. Burada da sanıyorum ince taktikler izleniyor. Ama artık İmamoğlu’nun da bir sosyal medyası var.
Ruşen Çakır: Ama hep engelleniyor biliyorsun.
Kadri Gürsel: Engelleniyor, engellenebilir; engelleyenler açısından da sonu olmayan bir mücadele aslında. Orada paylaşabilir, kayda geçirebilir. Tabii ki İmamoğlu’ndan beklenen, bütün dava süreçleri boyunca kürsüsünü bir miting kürsüsü gibi kullanması ve siyasi savunma yapmasıydı. Buna siyasi saldırı mı diyordu? “Ben yargılayacağım” diyordu, değil mi? Yer değiştirmeye çalışması, iddia makamının arkasındaki siyasi iradeyi kendisinin ahlaki ve siyasi zeminde yargılamasını sürdürmeye mahkûm, bunu sürdürmek zorunda. Bu yorucu bir şey tabii ki. Yani İmamoğlu’nun ilânihaye davalara, duruşmalarla götürülmesi, sürekli bir duruşmadan çıkıp ertesi gün bir başkasına girmesi çok yorucu bir şey. Genç de olsa, zinde de olsa, güçlü de olsa, bu, İnsan bünyesinin kolay kolay kaldırabileceği bir şey değil. Burada İmamoğlu’na karşı da çok sayıda dava açarak onu bezdirmeye ve gücünü, enerjisini tüketmeye de çalışıyorlar. Karşısında koskoca bir mekanizma var. İmamoğlu ise kendi ekibinden, sanık arkadaşlarından ve YENİ Parti’den aldığı destekle buna karşı koymaya çalışıyor.
Diğer taraftan, akıp ilerleyen bir Türkiye, bir Türkiye gündemi var. Her şeye rağmen durağanlaşmış bir ülke değil burası. Burası olumsuz anlamda da olsa dinamik bir ülke; olumsuzun da çok dinamik şekilde hareket ettiği bir ülke. Bu bakımdan, artık bir yerde İmamoğlu’nun serencamı, İmamoğlu’nun kaderi kısa vadede çizilmiş durumda görünüyor. İmamoğlu’nun destekçileri ve genel olarak muhalif toplum bunu da içselleştirdi, bunu da bir noktada kabul etti ve yapabileceği fazla bir şey olmadığını da görüyor. Ama dışarıdan bir baskıyı, dayanışmayı hâkim kılmanın ve canlı tutmanın da yolu, bir ideolojik ve siyasal angajman olmasından geçiyor ve İmamoğlu ilişkisini bu angajman temelinde ne seçmeniyle ne partisiyle kurdu.
Ruşen Çakır: Zaten o çıkıyor ortaya.
Kadri Gürsel: Tabii şuur kaidesi, fikri altyapısı, verdiği mesajların içeriği şimdi ortaya çıkıyor. Mesela bazen bakıyorsun, içeri atılan, tutuklanan bir gazeteci için meslektaşlarının gösterdiği dayanışma çok daha canlı.
Ruşen Çakır: Birazdan konuşacağımız Deniz Göktaş olayı gibi.
Kadri Gürsel: Buna benzer şeyler. Burada şaşırtıcı bir durum yok. İmamoğlu’nun takatini sağlam, ayakta tutması lazım, bir kere kendisine çok iyi bakması lazım.
Ruşen Çakır: Evet, biraz da Deniz Göktaş’tan bahsedelim. Ben duruşma başlamadan önce gittim. Duruşma saat 10.00’daydı, saat 11.00 oldu, daha 30-40 dakika daha bekleyeceğimiz söylendi. Çorlu’dan geliyor biliyorsun. Hava yağmurluydu. Benim burada işlerim vardı, hesapta 10.00’da başlayacak mahkemeyi saat 11-12’ye kadar izleyip buraya gelecektim. Gelmeyeceğini görünce çıktım geldim. Dava 11.30’da başlamış dava. Ama tabii bütün detayları takip ettik. Deniz Göktaş’ın savunmasını görmüşsündür; mahkemede adeta stand-up yapmış, Biz de savunmasının tam metnini yayınladık. Hakikaten savunmasının üzerinde çok ince çalışmış ve ilk duruşmada ceza alıp tahliye edildi. Ben açıkçası Fatih Altaylı’nın başına gelen gibi, iki duruşma, ceza ve tahliye bekliyordum. Ama Fatih’i duruşma biter bitmez tahliye etmemişlerdi, o çok kötü bir sürpriz olmuştu. Az bir ceza veriyorlar, ondan sonra tahliye ediyorlar.
Kadri Gürsel: Hükümle tahliye ediyorlar. Yatarı olsa bile risk olmuyor.
Ruşen Çakır: Burada da böyle bir ihtimal olduğunu düşündüm ama ilk duruşmada olacağını beklemedim. Şöyle bir şey var: Bak Türkiye’de neler konuşuyoruz? Bir hukuki davadan bahsediyoruz. Deniz Göktaş olayı çok popüler bir dava oldu. Bu davanın bir günde, tek celsede bitmesi, az bir ceza alması ve tahliye edilmesi kararları kesinlikle siyasi bence.
Kadri Gürsel: Tabii ki konjonktürle alâkalı. Bu fon rezaleti olmasaydı muhtemelen biraz daha yatıracaklardı. Gaz almaya çalışıyorlar.
Ruşen Çakır: Evet. Tabii iyi oldu sonuçta, bir an önce çıktı.
Kadri Gürsel: Hepsi böyle. Bütün siyasi davaların kurgulanışı ve koordinasyonunda çok uzun süreden beri bu gözetiliyor. Bir kişiyi içeri atacakları zaman ondan bir siyasi fayda umuyorlar, ama çıkaracakları zaman da umuyorlar. Bir kişi içeri girdiği zaman o siyasi fayda tahakkuk etti, o zaman bir süre sonra çıkarsın. Yok hayır, içeri soktukları adamı dışarı çıkarırken ‘’biz bundan nasıl bir fayda elde ederiz?’’ diye düşünerek yapıyorlar bunu. Bu başlı başına bir siyasi değerlendirme ve eşgüdümle olacak bir şey. Artık bilemiyorum, orada bunu yöneten bir siyasi akıl var.
Ruşen Çakır: Bir de çok sayıda gözaltı, tutuklama, yargılama var. Mesela dün gazeteci Fatih Ergin tutuklandı, çok yakından tanımıyorum. Yine bir başka gazeteci Ali Tarakçı tutuklandı. Onlar çok popüler olmuyorlar ve onların niye girdiği, ne zaman girdiği, çıkıp çıkmadığı o kadar yakından takip edilmiyor. Ama Deniz Göktaş olayı, ya da Merdan Yanardağ ilgi çekiyor. Mesela bugün Merdan için gelen çok sayıda gazeteci vardı. Gazeteciler casus davasını izliyor ama bir de özellikle Tele1’de Merdan’la beraber çalışmış kişiler özel olarak geliyorlar, davayı takip ediyorlar. Birçok kişi giriyor, çıkıyor, haberimiz bile olmayan insanlar da var. Bir de şimdi buna yeni furya olarak sosyal medya hesabı engellemesi eklendi biliyorsun.
Kadri Gürsel: Evet, “engelledik” dedikleri sosyal medya hesapları da aslında X platformu bazen engellemiyor. Engellendi diye kayda geçiyor ama bakıyorsun hesap aktif. Çok ilginç bir hâl aldı bu.
Ruşen Çakır: Her an herkesin başına gelebilir. Mesela ben o konuda bir yayın yaptım, Profesör Bilge Yılmaz’ı engelliyor, Uğur Gürses’i engelliyor.
Kadri Gürsel: Ama Uğur Gürses’in hesabı açık, ben de onu diyorum,
Ruşen Çakır: Onun teknik bir şeyleri var. Şirin Payzın engelleniyor, Bunların hepsi İngilizce tabiriyle mainstream yani popüler, çok bilinen insanlar. Bunun Fransa’da, ABD’de, İngiltere’de yapıldığını düşünebilir misin? Radikal olana bile olmaz da, hele bu kadar mainstream birisine hiç olmaz. Bilge Yılmaz, Amerika’da hoca. Amerika’daki hoca kimliğiyle onun sosyal medya hesabını engellemek gibi bir şeyi tasavvur etmenin imkânı yok.
Kadri Gürsel: Geçmişte jüristokrasi diyorlardı hatırlarsın. yani eski rejimi tasfiye etmeden önce askerî vesayet ve jüristokrasi diyorlardı. Tabii o zaman jüristokrasiye atfedilen mana başkaydı, daha çok devletin ve rejimin bekası için bir özne gibi davranan, kendi aklıyla hareket eden ve bu manada gücünü iktidar kurarak, bir paralel iktidarmışçasına yahut da bir rejimin iktidar odağıymış gibi aktörleşen bir güçten söz ediyordu. Güçler ayrılığında, o gücün, kendi başına buyruk hareket edip kararlar alması ve ülkede siyaset mühendisliği yapması anlatılıyordu. Tabii şimdi Türkiye’de artık jüristokrasi yok. Çünkü böyle bir güç kendi başına belli bir otonomiyle hareket ediyor olsa, jüristokrasinin feriştahı var diyebilirdik. Ama bu jüristokrasi değil. Bu, bunun doğrudan bir güç olarak, silah olarak kullanılması. Fakat sonuçları itibarıyla bu kadar büyük bir güç gibi kullandığın zaman, o vasıta zamanla kendisine de büyük bir güç olma vasfı atfetmeye başlar. Orada nerede neyin gerçekten siyasi iradeyi yansıttığını, neyin re’sen yapıldığını ayırt etmek güçleşiyor. Şu an Türkiye’de iktidar konvansiyonel siyaseti bıraktı, siyasetini yargı üzerinden sürdürüyor. Evet, kovuşturma soruşturma ve tutuklama müessesesi ile yürütüyor ve gerçekten her gün bir eylemi var. Mesela bugün Merkez Hakem Kurulu, yani hakem yapılanmasına karşı bir operasyon yapıldı. Bu operasyonun da zamanlaması manidar.
Ruşen Çakır: Fon kriziyle tabii ki alâkalı.
Kadri Gürsel: Tabii ki. Türkiye’de büyük ve ciddi bir hakemlik sorunu var ve hakemlerden memnun olan bir camia yok. Herkes hakemlerden çok şikâyetçi ve burada bir yaraya, bir iltihaba neşter atmış.
Ruşen Çakır: Akın Gürlek’in bu konudaki açıklamasını okudun mu? Açıklamada “Ülkemizin manevi değeri olan futbol” gibi bir laf var, futbolu millî manevi değermiş gibi tarif etmiş, acayip bir şey. Ben olayın detaylarını, şu ana kadar MHK ile ilgili neler söylendiğini bilmiyorum.
Kadri Gürsel: MHK Başkanı çok şikâyet edilen biri. Özellikle YouTube’da şikâyet ediliyor, YouTube’daki spor kanallarını yakından izliyorum; MHK başkanı herkesin yaka silktiği, herkesin, ayrılmasını istediği gerçekten bir anti-kahraman pozisyonunda.
Ruşen Çakır: Tamam da hoşlanılmayan MHK başkanı tarihte çok oldu ama gözaltına alınan ilk defa oluyor.
Kadri Gürsel: Sadece o değil.
Ruşen Çakır: Tabii başkaları da var.
Kadri Gürsel: Daha önce şike ve bahiste her kesime bir şekilde bir dokunup üzerinden geçme şeklinde böyle bir furya olmuştu ve devam ediyor bu. Benim genel olarak gördüğüm, bütün toplumu tedip etmek ve seçimler yaklaşırken bunun daha da artacağını zannediyorum, ki şu anda çok artmış durumda. Tedip etmek ve nasıl bir hizasızlık varsa artık hizaya sokmak, güç kullanmak ve evet, itirazların cezasız kalmayacağı veyahut bazı alanlarda da dikkatleri buna çekmek gibi bir amaç taşıyor. ‘’Gündem değiştirmek’’ deniyor ya, hiç sevmediğim bir kavram. Yani hem fon rezaleti konusundaki tartışmayı gölgeleyebilir mi, ikinci plana itebilir mi? Hem de yürekleri soğutmak gibi de bir gayesi var, çünkü verdikleri zararın farkındalar. Toplumu gerçekten çok geriyorlar ve özellikle yargıya duyulan güven ciddi manada yıpranıyor. O anlamda güven tesis etmek için de yapılıyor bu. Uzun bir süredir kangrenleşmiş hakemlik sorunu, Türkiye’deki hakem müessesesindeki problemlerin sanki kaynağı olarak görülen bazı figürlerin gözaltına alınarak, toplumun bir yerde öfkesinin alınması, geçici bir rahatlama hissini doğurmak gibi psikolojik amaçlar güttüğünü zannediyorum, bu operasyonların zamanlaması bakımından.
Ruşen Çakır: Şimdi futbol denince dün İtalya’ya karşı çok kötü bir maç oynadı.
Kadri Gürsel: Ben maçı seyretmedim.
Ruşen Çakır: Ben 2-0’da kapattım. İlk yarı 3-0 olunca Federasyon Başkanı tribünü terk etmiş.
Kadri Gürsel: Bu biraz “Evet, tüm sorumluluklarımdan kendimi azat ediyorum” demek gibi bir şey, değil mi?
Ruşen Çakır: Evet, acayip bir şey bu. Ne oluyoruz? Benim televizyonu kapatmamı ya da taraftarın maçtan çıkmasını anlarız.
Kadri Gürsel: Bu, fon rezaletinden de yarın öbür gün Mehmet Şimşek’in sorumlu tutularak cezalandırılacak olmasındaki gibi.
Ruşen Çakır: Adam kendisi gitmiş.
Kadri Gürsel: Fark etmez, sonuçta o da kendi sorumluluğu yokmuş gibi Montella’yı cezalandırmış oluyor. Giderek cezalandırılmış olmuyor, giderek bir sorumluluk kabul etmiyor. Oradan çıkarak, sanki kendisi sorumlu değilmiş gibi Montella’yı ve teknik heyetini bir yerde sorumlu tutuyor.
Ruşen Çakır: Takımı sahipsiz bıraktı diyeceğim ama sahip çıkmaması daha iyi olabilir.
Kadri Gürsel: Aslında yapması gereken istifa etmek çünkü ne üslubu, ne iş görme tarzı ile o makama yaraşan bir insan değil, Kurtlar Vadisi üslubuyla konuşan bir adam, inanılmaz bir şey.
Ruşen Çakır: Belki de o yakışıyordur.
Kadri Gürsel: Her ülke, her camia layık olduğu şekilde yönetilir. Demek ki Türkiye futbolu bu adama layık. O zaman yapacak bir şey yok.
Ruşen Çakır: Gelelim fon meselesine. YENİ Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın fon meselesi konusunda bir basın toplantısı yaptı ve orada “Bize içeriden bilgi sızıyor” dedi. Hatta yarın bir basın toplantısı yapıp bir konuda yine açıklamalar yapacak.
Kadri Gürsel: Hangi içeriden? İki türlü içeriden var: Bir, fon rezaletinde gözaltına alınan, tutuklananlar içerideler. İçeriden derken onlar mı? Yoksa siyasi iktidar içinde mi?
Ruşen Çakır: Siyasi iktidarın içinden.
Kadri Gürsel: Her yerden bilgi sızabilir, ama burada muhalefetin siyasi amaçlarla kullanıldığı çok açık.
Ruşen Çakır: Biliyorsun, Fatma Betül Sayan Kaya’yı Zeynel Emre açıkladı.
Kadri Gürsel: Ona o bilgi nereden geldi? Orada da tevatür çok. Kimi bu bilgi “Hepinizi yakarız, bizim üzerimize fazla gelmeyin” diyen bu işin baş yürütücülerinden yani azmettiricilerinden değil de faillerinden geldi” gibi bir şey diyor, ama farklı da olabilir. Neticede bu fon rezaleti iktidar içindeki fraksiyonların veyahut mihrakların birbirlerine zarar vermesi ve artık benzer her tartışmada karşımıza çıkan ‘’Erdoğan sonrası’’ güç kazanmak veya başkasının gücünü azaltmak gibi amaçlarla da hareket ettikleri pekâlâ akla yatkın bir açıklama. Ama burada gazetecilik giderek gerçekten çok zor. Mesela gençler İSKİ skandalını, Ergun Göknel’i hatırlamaz. Onu bırak, mesela rahmetli Turan Yavuz, Çiller’in Amerika’daki mal varlığını Çiller Başbakanken yazmıştı. Belki onun kariyerine mâl oldu ama yazılabildi bunlar, gazetenin patronu engel olmadı buna, “Yok, bunu yazamazsın. Bu niye çıktı böyle?” demedi.
Ruşen Çakır: Şimdi böyle bir imkân yok.
Kadri Gürsel: İSKİ skandalını Hürriyet Gazetesi çıkarmıştır ve İSKİ skandalı neticede İstanbul’a mâl oldu.
Ruşen Çakır: Hem de yıllarca. Burada şöyle bir şey var: Sürekli bir yasak geldiği için çok fazla yansımıyor; mesela fon krizi ile ilgili yapılan birçok habere sürekli erişim engeli geliyor elbette. Dümdüz haberlere bile ki haberde hiçbir şey yok, “Şunlar gözaltına alındı” haberi bile olabiliyor. Çok garip ve neyi nasıl yapacaklarını fazlasıyla şaşırmış gibi gözüküyorlar.
Kadri Gürsel: Bu kriz yönetilemiyor gerçekten. Ama şu an eminim, olmadığını belki bu işi organize edenler de biliyordur; fona girip çıkmış bir YENİ Partili, bir CHP’li, bir muhalif figür arıyorlardır mutlaka. Bulsalar müthiş bir şey olacak. Ama bulabilirler mi, var mıdır böyle bir şey? Ama ararlar mutlaka. Çünkü herkesin dediği gibi ki ben de buna katılıyorum, son iki yıldır yaptıkları yolsuzluk ve hırsızlık kavramı artık siyasetin lügatinden çıkmıştı; çok siyasallaştığı için etkisini yitirmişti. İmamoğlu ve eski CHP’ye karşı tekrar kullanılır oldu ve yolsuzluk ve hırsızlık oradan tekrar dolaşıma iktidar tarafından sokuldu bu kez. İktidar burada kendi tabanı üzerinde ve bir miktar da muhalefetin tabanını pasifize etmekte de etkili olduğunu düşündüğüm bir söylem geliştirdi. Şimdi bu fon skandalı patladı tabii. Bu fon rezaleti, neresinden bakarsan bak korkunç bir olay. Temelinden sarsabilecek bir olay bu, ama burada iktidar kendisini bundan ayrıştırarak ve kendisini süratle tarafsızlaştırarak buradan kazançlı bile çıkabilir, böyle bir ihtimal var.
Ruşen Çakır: Sanmıyorum.
Kadri Gürsel: Şunu yapar: Hiç acımaz, burada ibretlik cezalandırma yollarına gidebilir, bazı isimler tekrar çıkabilir. Ben CNN Türk gibi iktidar mecralarını ya da Habertürk’ü izliyorum. Orada gördüğüm, bunu izole bir vaka olarak Erdoğan’dan ayrıştırarak, “Bakın, Erdoğan fon rezaletine karşı” gibi bir ikilik yaratarak, buna müsaade edilmeyeceğinin, üzerine gidileceğini söyleyerek ‘’Erdoğan’ın bundan haberi yoktu’’ ön kabullenmesini yaratmaya çalışıyorlar. Tabii o da bir diğer taraftan kendileri açısından sorunlu bir iddia ama yapabilecekleri başka bir şey yok. Bu işlerin Erdoğan’ın bilgisi dışında yapıldığını söylemek, en kolay ve bir çırpıda yapabilecekleri şey.
Bunu bir an için kabul edecek olsak, o zaman, aralık ayında Mehmet Şimşek “Maalesef borsada manipülasyon var” derken, eğer Mehmet Şimşek’e “Mehmet Bey, ne diyorsun böyle? Ne demek istiyorsun? Varsa tedbirini al” dememiş mi? diye de sorulur o zaman. Bunun da tedbirini alabileceklerini zannetmiyorum. Sorulduğunda buna bir cevaplarının olacağını da zannetmiyorum. O da “görevi ihmal” oluyor.
Ama bu fon spekülasyonuna “Ben 163 milyon koydum” diyen biri, 3-5 ay sonra onun kaç katı para kazanıyordu? Bilemiyorum, herkes bir şey söylüyor, 2,3 milyar diyenler var. Ne kadarsa o kadarıyla ayrılacağını bilmeden buna girmez. Ayrıca bunu organize edenler en başta, bunun failleri, bu balonun patlayacağını bilirler. Bunu bilecek kadar da akıllı, zeki, eğitimli ve tecrübeliler. Bu, en başından itibaren suça dönüşeceği bilinen bir organizasyon; bunun gizlenmesi mümkün değildi. Cirosu küçük, zavallı bir denizcilik şirketinin, herkesin söylediği gibi TÜPRAŞ’tan, Koç’tan daha değerli olabilmesinin sürdürülebilir bir durum olmadığı çok belliydi. Bütün Ponzi ve saadet zincirleri günün sonunda kopar, bunlar da kopacaklarını biliyorlardı. Bunu yapabilmiş olmaları bir kolektif salaklık mıdır yoksa bir güvence sayesinde mi bunu yaptılar, örtbas edileceğini mi düşünüyorlardı?
Ruşen Çakır: Bugünün iddiası, Ekonomim’in haberine göre Fatma Betül Sayan Kaya Hazineye 2 milyarı iade etmiş. Ama etkin pişmanlıktan yararlanabilmesi için söz konusu olan paranın iki mislini vermesi lazım. Söz konusu olan para 2,3 milyar olunca…
Kadri Gürsel: Etkin pişmanlığa gelmeden önce ifadesi bile alınmadı, ifadeye davet edilmedi.
Ruşen Çakır: İşte onun ön hazırlığı gibi. Onu oradan kurtarabilmenin ilk adımı, en azından parayı vermesi. Ama senin demin dediğin gibi mesela YENİ Parti’den ya da CHP’den, hatta DEM Parti’den birtakım insanlar o 500 bin kişinin içinde olabilir, ama önemli olan 500 bin kişinin içinde olmak değil, az sayıdaki para çekenleri belirlemek.
Kadri Gürsel: Vurgunu yapmış arasında olanlar olması lazım,
Ruşen Çakır: Onların arasında kimin olduğu önemli.
Kadri Gürsel: Mağdur değil, vurguncular arasında olması lazım.
Ruşen Çakır: Ama öyle bir ekmeği onlara yedirmezler.
Kadri Gürsel: Çok doğru. Çok isterler olmasını ama olmaz. Kimin ne kadar götürdüğünü devlet biliyor.
Ruşen Çakır: Bir de birtakım isimler var, o isimlerin aslında gerçek kişiler olmadığı söyleniyor.
Kadri Gürsel: Bunlar arayüzler, vekil bunlar. Bu hep kullanılan bir yöntem. Mesela bir çaycı, hiçbir sermayesi yok, devlet kamu bankasından korkunç bir kredi alıyor. Çaycı bu, daha önce hiç inşaat yapmamış, bir bakıyorsun hazine arazisi tahsis edilmiş, dikmiş binaları. Ondan sonra müşteriler de hazır geliyorlar, böyle başlıyor. Maalesef pek çok isim böyle. Mesela 28 yaşındaki AK Partili Muhammed Yarız, tam anlamıyla kontrolden çıkmış. Özel jetle umreye gitmeler, arabalar, yatlar, daha neler neler.
Ruşen Çakır: AK Parti içerisinden birkaç yerde karşıma çıktı; ‘’arınma’’ diyorlar.
Kadri Gürsel: Ama arınmaya kalkarsan geriye bir şey kalmayabilir.
Ruşen Çakır: Ama arınma kimin lafı? Kılıçdaroğlu’nun. Neyse. Evet, ‘Hafta Başı’na burada noktayı koyuyoruz. Hepinize çok teşekkürler, haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.








