Türkiye-PKK barış sürecinin (hükümetin adlandırmasıyla “Terörsüz Türkiye” sürecinin) kamuoyuna yansıyan başlangıcını, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2024’te Meclis açılışında yaptığı konuşma olarak kabul edebiliriz. Erdoğan bu konuşmasında, Hamas’ın 7 Ekim saldırısından bir yıl sonra, İsrail’in bir sonraki hedefinin Türkiye olacağını iddia etmiş ve “iç cephenin güçlendirilmesi” çağrısında bulunmuştu. Devlet Bahçeli de Erdoğan’ın bu çağrısını desteklediğini ve bu konuşmanın ardından DEM Parti milletvekillerinin elini sıkmaya karar verdiğini açıklamıştı. O günden bu yana sürecin nasıl geliştiğini burada yeniden anlatmaya gerek yok. Ancak “iç cephenin tahkimi” söyleminin sürecin ilk anından itibaren merkezî bir yer tuttuğunu vurgulamak, başlıktaki soruya yanıt ararken önem taşıyor.

Bu vurgu, sürecin iç siyasi hesaplardan ziyade bölgedeki gelişmelerin tetiklediği bir refleksle başladığını varsayar. Bu yoruma en çok karşı çıkan ve onu sert biçimde eleştirenler ise Erdoğan iktidarına, özellikle de onun otoriter yönelimine muhalefet edenler oluyor. Erdoğan iktidarının otoriterleşmesinin son 15 yılda hız kazandığını kabul edersek, bu sürecin büyük ölçüde hem Türkiye içinde hem de sınır ötesinde Kürtlerle çatışarak ilerlediğini de göz önünde bulundurmalıyız. Başka bir deyişle Erdoğan, otoriterleşme sürecinde Kürtlerin desteğine pek ihtiyaç duymamıştır; aynı dönemde CHP ise çeşitli kritik eşiklerde belirleyici destek vermekten geri durmamıştır. Elbette hiçbir toplumsal veya siyasi olgu tek bir faktörle açıklanamaz. Ancak Türkiye-PKK barış sürecinde bölgesel dinamiklerin iç siyasi hesaplardan daha belirleyici olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Hatta, Erdoğan’ın iç siyasi kaygılarının, Bahçeli’nin bölgesel kaygılarının aksine, süreci yavaşlatan bir etken olduğu görülmektedir.
Bu durumda, eğer Bahçeli’nin tarif ettiği gibi “Gazze’de başlayan ateş, Lübnan’a sıçramış, Suriye’ye gölgelenmiş, Irak’a temas etmiş, nihayet İran’ın merkezine kadar uzanan bir sarsıntı” üretmişse ve bu ateş çemberine karşı iç cepheyi tahkim etme ihtiyacı doğmuşsa, Türkiye-PKK sürecinin gayriresmî başlangıç tarihini 7 Ekim 2023 olarak da kabul edebiliriz. Numan Kurtulmuş’un, Türkiye’de yaygın biçimde alıcı bulan antisemitik komplo teorileri çerçevesinde dile getirdiği “Büyük İsrail projesinde esas yutulması gereken ana güç Türkiye” yaygarasından bir adım uzaklaşıp İsrail ile Türkiye’nin karşılıklı hamlelerini daha somut bir bölgesel hegemonya mücadelesi çerçevesinde değerlendirirsek, daha rasyonel sonuçlara ulaşabiliriz.
ABD’nin, Obama’nın ilk döneminden bu yana dış politikasında “Asya’ya yönelim” (pivot to Asia) olarak tanımlanan ve kabaca askerî, diplomatik ve ekonomik kaynaklarını Ortadoğu’dan Doğu Asya’ya kaydırmayı öngören bir stratejisi bulunmaktadır. Ne var ki Demokrat yönetimlerin yaklaşık 15 yıldır gerçekleştiremediği bu yön değişikliği, Trump yönetiminin özgün tarzıyla Ortadoğu’dan geri çekilmeye yönelik somut adımlara dönüşmeye başlamıştır. Bu adımlar, Suriye’nin eski El Kaide üyelerine teslim edilmesine ve ABD’nin İran destekli Şii milislerin cirit attığı Irak’tan çekilmesine zemin hazırlamıştır. Körfez ülkelerine ise bölgeyi kendi kaynaklarına dayanarak şekillendirmeleri gerektiği mesajı verilmiştir. Kısacası ABD, Osmanlı’nın dağılmasının ardından Batılı devletlerin kurduğu ve ayakta tuttuğu bölgesel düzeni, bölge aktörlerinin kendi kaynaklarına ve aralarındaki dinamiklere bırakmayı tercih etmektedir. Daha önceleri çok olası görünmeyen İbrahim Anlaşmaları ve görünürde onun karşıt cephesinde oluşturulan Mekke Anlaşması’nın ABD’nin bu yaklaşımının birer sonucu olduğunu söylemek güç değildir. ABD’nin bölgeden geri çekilmesi, Kürtler açısından da daha önce pek olası görünmeyen senaryoların (hem olumlu hem olumsuz) önünü açma potansiyeli taşımaktadır.

İsrail’de hem toplumun büyük kısmında hem de devlet bürokrasisi içinde Kürtlere yönelik kayda değer bir sempati bulunmaktadır. Ancak bu sempati, Irak Kürtleriyle geçmişte kurulan gizli ilişkiler ve Suriye Kürtleriyle sınırlı bazı temaslar dışında, henüz kapsamlı ve kurumsallaşmış bir Kürt politikasına dönüşmüş değildir. Batılı devletlerin belirleyici olduğu Ortadoğu düzeninde, Kürtlerle kurulabilecek ilişkilerin sınırlarını çoğu zaman bölgedeki devletlerin hassasiyetleri ve mevcut ittifakların (NATO gibi) korunması kaygısı çizmiştir. ABD’nin bölgedeki doğrudan rolünü azaltma yönelimi ise İsrail açısından bu ilişkilerin yeniden değerlendirilmesi ihtiyacını beraberinde getirmektedir. Bölgesel güvenliğin giderek yerel aktörler arasındaki güç dengelerine bağlı hâle gelmesi, Kürtlerle ilişkilerin mevcut sempatinin ötesinde, daha kalıcı ve stratejik bir zeminde ele alınmasına alan açmaktadır.
Bu çerçevede Kürtler, Suriye’de eski cihatçı kadroların hâkim olduğu yönetime, Irak’ta ise İran destekli Şii milislerin nüfuzuna karşı İsrail açısından stratejik bir ortak olarak öne çıkmaktadır. Ancak İsrail’in gelecekteki Kürt politikasını şekillendirmede bu iki dinamikten de daha belirleyici olabilecek unsur, önümüzdeki yıllara yayılacak olan Türkiye ile yaşadığı kapsamlı bölgesel hegemonik mücadeledir. İsrail’in Kürtlerle ilişkilerini başlı başına uzun vadeli bir ortaklık olarak mı, yoksa Türkiye ile rekabetinde kullanabileceği dönemsel bir araç olarak mı değerlendireceğini, bölgesel vizyonu belirleyecektir. Ancak Ankara ile bölgesel rekabet derinleştikçe, Kürtlerin siyasi ve örgütsel ağırlığı İsrail’in stratejik hesaplarında daha fazla önem kazanacağı neredeyse tartışılmazdır. Sonuç olarak İsrail’in Türkiye-PKK savaşının sona ermesine karşı olduğuna dair herhangi bir emare bulunmamaktadır; ama Türk-Kürt ilişkilerinin stratejik düzeyde yeniden şekillenmesi hâlinde İsrail, Kürtlerle ilişkilerini geliştirmekte geç kaldığını ve aradaki mesafeyi kapatmak zorunda olduğunu görecektir.
Bu büyük resim içerisinde Kürt meselesinin kaderi, belki de Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez, önce İngilizlerin, ardından Amerikalıların şekillendirdiği bir çerçeveden ziyade, Kürtlerin kendi iradesi ve bölgenin kendi dengeleri doğrultusunda belirlenebilecektir. Irak’ta Kürtlerin merkezî hükümetle çeyrek asra yaklaşan bir hukuku bulunmaktadır; Suriye’de Kürtler, Şam ile ilişkilerini siyasi müzakere yoluyla anayasal bir zemine oturtma çabasındadır; Türkiye’de ise Kürtler, Cumhuriyet’in bugüne kadar dayattığı toksik ilişkiyi demokratik bir Cumhuriyet’le aşma arayışındadır. Bölgenin kendi iç dengelerini 50 yıldır bizzat yaşayan ve en uzun soluklu, en başarılı Kürt isyanına önderlik eden PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’ın bu süreci başarıya ulaştırma kararlılığı, karşılaşılan çeşitli engellerin aşılmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Devlet kanadından gelen çelişkili, hatta provokatif ifadeler ve sergilenen yaklaşımlar, ne bu sürecin başarıya ulaşmasının taşıdığı stratejik potansiyelin ne de başarısızlığın doğuracağı ağır sonuçların henüz tam olarak kavrandığına işaret etmektedir. Şayet bunlar kavranmış olsaydı, devletin resmî haber ajansında yazan bir Cumhurbaşkanı danışmanı, önümüzdeki on yılları, belki de yüzyılları şekillendirecek bir sürece basit bir tüccar kurnazlığını yansıtan söylemlerle yaklaşmazdı. ABD’deki 3 Kasım Kongre seçimlerinin ardından yeniden başlaması beklenen İran savaşını da göz önünde bulundurursak, devlet içindeki süreci zehirleyen yaklaşımlar, sürecin kaderi açısından İsrail’in olası karşıtlığından daha belirleyicidir.
Gıran Özcan kimdir?
Gıran Özcan, Kürt Barış Enstitüsü’nün (Kurdish Peace Institute) icra direktörüdür. Daha önce Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) yurtdışı temsilciliklerinde görev yapmış, 2017-2021 yılları arasında HDP’nin ABD temsilciliğini yürütmüştür. Warwick Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun olan Özcan, 2011-2016 yılları arasında Londra’daki Türkiye Araştırmaları Merkezi’nde (Centre for Turkey Studies) çalışmıştır. Ortadoğu’yu takip eden çevrimiçi haber sitesi The Region’ın kurucu editörlerindendir.








