İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, çözüm sürecinde yaşanan durgunluğu değerlendirdi. Çakır, Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi ve medyaya konuşmasının sürecin geleceği açısından kritik olduğunu belirterek kararın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlı olduğunu söyledi.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “Kandil’in gözü İmralı’da, İmralı’nın gözü Ankara’da” başlıklı yayınında, çözüm sürecinin son dönemde yavaşladığını belirterek sürecin önündeki temel sorunlardan birinin PKK lideri Abdullah Öcalan’ın statüsü olduğunu söyledi. Çakır, Öcalan’ın statüsüne ilişkin somut bir karar alınamadığını, hem İmralı’nın hem de Kandil’in Ankara’dan adım atılmasını beklediğini ifade etti.
Ekrem İmamoğlu’nun savunması, fon krizi ve Halk TV’ye kayyum atanması gibi gelişmelerin çözüm sürecini gündemin gerisine ittiğini belirten Çakır, sürecin tamamen durmadığını ancak belirgin biçimde durağanlaştığını kaydetti.
Kandil’den hükümete tepki: “Söz var, eylem yok”

Çözüm sürecinde yaşanan tıkanıklığın işaretlerinden birinin PKK yöneticilerinin son dönemde yükselen eleştirileri olduğunu belirten Çakır, Bese Hozat, Mustafa Karasu ve Duran Kalkan’ın açıklamalarına dikkat çekti.
Çakır, temmuz ayında Kandil’de görüştüğü Duran Kalkan’ın o dönemde sürece ilişkin umut ve beklentilerinin yüksek olduğunu, yasanın çıkmasının ardından ise şikâyetlerin arttığını söyledi. Kalkan’ın son röportajında “söz var, eylem yok, pratik yok” diyerek Öcalan’ın statüsüne ilişkin henüz bir karar alınmamasını eleştirdiğini aktardı.
Çakır’a göre Türkiye’ye dönmesi beklenmeyen yaklaşık 800 kişinin geleceği, Irak Kürdistan Bölgesi’nde kalacakların durumu ve Avrupa’dan ya da Kandil’den dönüşlerin toplu veya bireysel biçimde gerçekleşmesi gibi başlıklar da çözüm bekliyor. Ancak bu sorunların görece daha kolay aşılabileceğini belirten Çakır, asıl tıkanıklığın Öcalan’ın statüsünde yaşandığını vurguladı.
Öcalan’ın statüsü ve medyaya konuşması
Çakır, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Öcalan’ın süreçte fiilî bir statü üstlenmesi ve bir komisyonda yer alması yönündeki yaklaşımını hatırlattı. Ancak bu rolün resmî bir çerçeveye kavuşturulması konusunda isteksizlik bulunduğunu düşündüğünü söyledi.
Çakır’a göre Kandil’in ve muhtemelen İmralı’nın öncelikli beklentilerinden biri de Öcalan’ın gazetecilere konuşması. Devletin onayı ve gözetiminde bir grup gazeteciyle görüşmesinin, Öcalan’ın statüsü tartışmasında önemli bir eşik oluşturabileceğini belirten Çakır, verilecek mesajların sürecin hızlanmasını sağlayabileceği gibi tıkanıklığı derinleştirebileceğini de ifade etti.
Çakır, Öcalan’ın medyaya konuşması konusunda mutabakat sağlandığını bildiğini, ancak zamanlamanın sorun oluşturduğunu söyledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konuda tereddütlü davrandığını ve süreci aceleye getirmek istemediğini düşündüğünü belirten Çakır, kararın Erdoğan’a bağlı olduğuna işaret etti.
Bahçeli’nin Öcalan’ın statüsü ve konuşması konusunda ısrarcı olduğunu hatırlatan Çakır, siyasi iktidarın özellikle AKP kanadındaki çekincelerin sürecin ilerlemesini yavaşlattığını savundu.
DEM Parti’den devlete adım atma çağrısı
Çakır, DEM Parti yetkililerinin de son dönemde devletin adım atması gerektiğini daha sık dile getirdiğini söyledi. Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan’ın muhalefet partilerine devlete baskı yapılması çağrısında bulunduğunu hatırlatan Çakır, DEM Parti’nin bu konuyu diğer siyasi partilerle görüşmelerinde de gündeme getirmiş olabileceğini belirtti.
Çözüm sürecinin daha hızlı ilerleyebileceğini ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tereddütleri nedeniyle gecikmeler yaşandığını ifade eden Çakır, ekim ayındaki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında yasanın yürürlüğe girmesine ilişkin bir adım atılıp atılmayacağının tartışıldığını hatırlattı. Ekim ayının sonuna yaklaşılırken beklentilerin kasım ayına ve yıl sonuna kaydığını söyledi.
Çakır, sürecin önündeki sorunların çözülmesi ve Türkiye’nin barış yolundan geri dönmemesi temennisinde bulundu.
Deşifre: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar.
Ekrem İmamoğlu’nun savunması, fon krizi ya da vurgunu, Halk TV‘ye kayyum atanması, bütün bunlar, başka şeyler de tabii, çözüm sürecinin üstünü iyice örttü. Ama örtecek de pek bir şey yok galiba çünkü bir sıkıntı var. Bir şeyler ya ağır gidiyor ya da gitmiyor. Bunu nereden anlıyoruz? Bir kere büyük bir sessizlik var ama diğeri de son günlerde Kandil’den gelen açıklamalar, serzenişler; bayağı bazen ses tonunun yükseldiğini anlamak mümkün. Değişik kişiler bunu dile getiriyor. Örneğin T24‘ten Tuğçe Tatari, Bese Hozat’la konuşmuştu. O, “Devlet adım atmıyor” dedi. Başka isimler, Mustafa Karasu bir vesileyle söyledi. En son Duran Kalkan’ın Medya Haber‘e verdiği röportajı okuyunca orada da ses tonunun yükseldiğini görüyoruz. Ki Duran Kalkan’la ben Temmuz ayında, biliyorsunuz, Kandil’de röportaj yaptım. Çok da ilgi gördü ve o zaman çok umutluydu, heyecanlıydı, beklentiler yüksekti. Ardından yasa çıktı. Yasaya itirazları olmakla beraber kapıların açılmakta olduğunu düşündüler fakat geçen süre içerisinde birtakım şikâyetleri olduğunu görüyoruz.
Bu şikâyetlerin farklı farklı yönleri var. Özellikle ilk aşamada Türkiye’ye gelmeleri söz konusu olmayan yaklaşık 800 kişinin durumunun ne olacağı meselesi var. Irak’ın kuzeyinde, Kürt bölgesinde kalıp kalmayacakları, kalırlarsa nasıl kalacakları meselesi var. Üçüncü bir ülkeye mi gidecekler meselesi var. Bir diğer husus, ülkeye dönüşlerin, özellikle Avrupa’dan ve Kandil’den dönüşlerin toplu hâlde mi yoksa parça parça, bireysel mi olacağı yolunda meseleler var. Bu, nispeten çözülebilecek, daha kolay çözülebilecek bir şey ama şu andaki tıkanmanın esas olarak Öcalan’la ilgili olduğunu görüyoruz. Öcalan’ın statüsü meselesi. Örneğin Duran Kalkan en son röportajda diyor ki: “Söz var, eylem yok, pratik yok. Önder Apo’nun statüsüne ilişkin herhangi bir karar bile alınabilmiş değil. Umarız yanlış hesap yapmıyorlardır. Bizi böyle başka bir şey yapamaz, bu işi kendi güçleriyle yürütemez sanmasınlar. Tehlikeli yaklaşımlar var. Bizim bir şeyler yapabilmemiz için koşulların yerine getirilmesi şart. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü, hukuki ve siyasi zeminin oluşturulması.”
Şimdi, “fiziki özgürlüğü” derken herhâlde İmralı’dan bir yere çıkmasını, ev hapsi falan gibi bir şeyleri istiyor değiller ama İmralı’daki koşullarının geliştirilmesini istiyorlar anladığım kadarıyla. O konuda malum bir tartışmaya konu olan “Villa” denilen yeni bir bina var ama Öcalan da o binayı kullanmıyor çünkü statü bekliyor. Statünün devlet tarafından verilmesi kritik bir iş. Aslında şöyle bir yaklaşım var: De facto, yani fiilen bir statüsü olacak Öcalan’ın. Bir komisyonda yer alacak. Bu söyleniyor. Bahçeli bunu ısrarla vurguluyor ama bunu resmîyete dökmek pek istemiyorlar anladığım kadarıyla ve Öcalan ve hem İmralı hem Kandil de bunun bir şekilde resmîyete dökülmesini istiyor. Ama anladığım kadarıyla statünün de öncesinde en büyük beklenti, Kandil’in ve galiba İmralı’nın da beklentisi Öcalan’ın konuşması. Kime konuşması? Medyaya konuşması. Galiba kritik nokta burası.
Öcalan bir şekilde devletin onayıyla tabii, devletin nezaretinde gazetecilere, bir grup gazeteciye konuşursa o zaman statü vesaire gibi tartışmalarda çok önemli bir eşik aşılmış olacak ve Öcalan’ın vereceği o mesajlarla, medyaya vereceği mesajlarla süreç ya hızlı gelişecek ya da çakılıp kalacak, öyle diyelim ve anladığım kadarıyla siyasi iktidar, iktidarın AK Parti kanadı bu konuda tereddütlü, ürküyor. Çok da aceleye getirmek istemiyor. Benim bildiğim kadarıyla Öcalan’ın medyaya konuşmasında mutabık kalınmış ama bunun zamanlaması diye bir sorun var. Özellikle şu fon krizi ile Erdoğan uğraşırken bir de böyle bir ek kriz çıksın istemiyor. Böyle düşünüyorum, böyle görüyorum. Bu, pekâlâ fon krizi ile beraber onun etkisini arttıracak bir kriz olmayabilir. Nitekim Bahçeli böyle düşünmüyor ve Bahçeli Öcalan’ın statüsü, konuşması gibi hususlarda sürekli ısrar ediyor fakat kararı Erdoğan veriyor ve orada dananın kuyruğu kopuyor. Ne kadar gecikebilir? Daha ne kadar gecikebilir? Bir geçen yayında söyledim; ben mesela konuşmak istiyorum. Beni eğer bir grup oluşturulacaksa oraya katarlar mı bilmiyorum ama umuyorum ki katarlar ve bunun bir an önce olmasını istiyorum. Şahsen de istiyorum, Türkiye için de istiyorum. Şahsen istememin bir nedeni de daha önce de söyledim; şu anda biz gazetecilerin başına her an her şey gelebiliyor. Onlar olmadan şu İmralı bahsini aradan çıkartsak fena olmaz diyorum. Ve bu bağlamda “Haber yapmadı” diye hapse atılan, tutuklanan Murat Ağırel’e buradan selamlarımı iletmek istiyorum. Gerçekten çok acayip bir şey. O haberi yapmış olsaydı bu sefer de muhtemelen dezenformasyondan yargılanacak ve belki tutuklanacaktı. Böyle bir gazetecilerin elini kolunu iyice bağlamış durumdalar.
Neyse, tekrar dönecek olursak Kandil’in gözü İmralı’da; İmralı’da Öcalan’ın ne kadar rahat hareket edebildiği, konuşup konuşmadığı, mesajlar verip vermediği ve sürecin yürütülmesinde devletin tanımladığı, onayladığı bir rolü üstlenip üstlenmediğinde ve İmralı’nın da gözü tabii ki Ankara’da. Ve bu arada, dikkat ediyor musunuz bilmiyorum, DEM Parti yetkilileri de, özellikle Tuncer Bakırhan, her vesileyle devletin adım atmasını talep ediyor ve diğer güçlere, muhalefet güçlerine bu konuda devlete baskı yapılması için çağrıda bulunuyor. Muhtemelen geçtiğimiz günlerde YENİ Parti’yle yaptıkları görüşmede de bu konuşulmuştur diye tahmin ediyorum. Şu anda süreç bir tür, ne diyeyim, durağanlaşmış, durmuş demiyorum, durağanlaşmış bir hâlde gidiyor ve kararı da Erdoğan vereceğe benziyor. Bugüne kadar zaten hep böyle oldu. Erdoğan dediği için, Erdoğan’ın tereddütleri nedeniyle iki yıl geçti. Normal şartlarda daha hızlı gelişebilirdi. Bir ara ne diyorduk? “Ekim’deki MGK toplantısında bu yasa onaylanır mı, daha doğrusu, yürürlüğe girmesi onaylanır mı?” diyorduk. Ekim’i bitirmek üzereyiz. “Kasım’da olur mu, yıl bitmeden olur mu?” demeye şimdiden başladık. Umarım sorunlar çözülür ve Türkiye girmiş olduğu bu barış yolundan geri dönmez.
Bugünün ithafı bir Fransız-Alman, aslen Alman ama aynı zamanda Fransız bir eylemciye diyelim, siyasetçiye: Daniel Cohn-Bendit. Neden bu? Çünkü Fransa’da öğrenci olayları gündemde ve Fransa’da öğrenci olayı denince akla 1968 geliyor. Cohn-Bendit o saçları nedeniyle “Kızıl Danny”, o dönemin en önde gelen öğrenci liderlerinden birisiydi. Çok meşhurdu o tarihlerde. Alman vatandaşı ama Fransa’da doğmuş ve Fransa’da okurken bu eylemlerin önde gelen isimlerinden. Sonra Almanya’ya sürülüyor vesaire ve 1980’den itibaren Almanya’da Yeşiller’de siyaset yapmaya başlıyor. Avrupa milletvekili seçiliyor. Daha sonra ilginç, Fransa Yeşilleri adına seçime girip kazanıyor ve 1994-2014 arasında Avrupa Parlamentosu’nda bayağı önde gelen bir Yeşil isim Daniel Cohn-Bendit. Şu an ne yaptığını açıkçası çok bilmiyorum. 80’ini aştı, 81 yaşında. Bir tarihten sonra Fransa’da da vatandaşlık aldı, çifte vatandaş, öyle diyelim ama zaten Avrupa vatandaşı. Benim Cohn-Bendit’le ilgili bir özel durumum var, onu söyleyeyim. O da Cohn-Bendit’in 1975’te çıkan Fransızcası “Le Grand Bazar”, Türkçeye “Kapalı Çarşı” diye çevrilebilecek kitabını biz “Hepinizi Öpüyorum” diye çevirdik, Metis‘te bastık 1987 Mart’ta. Ve bu kitabı ben çevirdim Fransızcadan. Editör arkadaşlara tekrar teşekkür ediyorum. Biraz zorladım onları, farkındayım ama ben çevirdim. Ama kitapta Cohn-Bendit anarşist birisi; yani sosyalist ya da komünist değil, anarşist birisi ve çok pervasız birisi. Kitapta birtakım hukuki sorun çıkabilecek şeyler olduğunu söyledi yayınevindeki arkadaşlar. Dediler: “Ona göre.” Ben de dedim ki: “Ya ben hapisten daha yeni çıktım, beni bir daha hapse atmayın” dedim ve bir müstear kullandık. “Kemal Başar” adıyla çıktı. O Kemal Başar benim; ki piyasada kitabın nüshası yok ama benim tarihimde özel bir yeri var. Daniel Cohn-Bendit’e buradan selamlar yolluyorum. Özel hayatı ile ilgili çok spekülasyonlar, tartışmalar, eleştiriler falan var ama onlara girmeyelim. Onu 68’in “Kızıl Danny”si ve sonra 1994-2014 arası Avrupa siyasetinde Yeşillerin önde gelen bir ismi olarak kayda geçelim.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








