Aykut Erdoğdu Ruşen Çakır’a konuştu: “CHP, Erdoğan’ı padişah ilan etmeye çalışan mekanizmanın aparatına dönüştü”

İSTANBUL (Medyascope) – Eski CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a konuştu. Erdoğdu, CHP’den istifa etme nedenini, tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun dört gün süren savunmasını ve muhalefet içinde ayrışmaları anlattı. Aykut Erdoğdu, “CHP, Erdoğan’ı padişah ilan etmeye çalışan mekanizmanın aparatına dönüştü” dedi.

aykut erdoğdu

Eski CHP milletvekili Aykut Erdoğdu, İBB’ye yönelik başlatılan soruşturma kapsamında 31 Mayıs 2025’te gözaltına alındı. “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek, üye olmak”, “rüşvet”, “ihaleye fesat karıştırma”, “edimin ifasına fesat karıştırma”, “irtikap” ve “nitelikli dolandırıcılık” suçlamaları nedeniyle gözaltına alınan Erdoğdu, 3 Haziran 2025’ten beri tutuklu. Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Aykut Erdoğdu, 9 Mart’ta başlayan İBB davasının ilk duruşmasında savunma yapan ilk isimlerden.

Erdoğdu, Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a konuştu. Cezaevindeki koşullarını, Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa etme sebebini, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun dört gün süren savunmasını değerlendirdi. Aykut Erdoğdu, “CHP, Erdoğan’ı padişah ilan etmeye çalışan mekanizmanın aparatına dönüştü” dedi.

İşte röportajın tam metni.

“CHP, Erdoğan’ı padişah ilan etmeye çalışan mekanizmanın aparatına dönüştü”

CHP’den neden istifa ettiniz?

Ülkemizde “laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti” olarak tanımlanan Cumhuriyet rejimini ilga ederek Erdoğan’ı padişah ilan etmeye çalışan mekanizmanın siyasi bir aparatına dönüştürülmüş bir kurumda daha fazla kalamazdım.

Belki “Bir kurultay olur, bir ihtimal Yargıtay karar verir, baba ocağını bırakmayalım” diye bir süre bekledim. Ancak yaşadığımız hüzün verici olaylardan sonra daha fazla dayanamadım.

İnsanların tutuklanmamak veya hapisten kurtulmak için bütün CHP’sine yönelmesi hüzün verici. Ben kanunsuz bir biçimde tutulduğum hapishanede uzun yıllar kalmayı göze alarak istifa ettim. Bu kararımın sonuçlarının farkındayım ve bu sonuçları göze alıyorum.

İmamoğlu’nun savunmasını nasıl buldu?

Ekrem İmamoğlu’nun dört gün süren savunmasını nasıl buldunuz?

Dört gün boyunca Başkan’ın iki metre arkasından tüm savunmayı dikkatle dinledim. Siyasi tarihimizin en önemli konuşmalarından biriydi. Tüm iddiaları hukuki dayanaklar ve delillerle çürüttü. Yakın siyasi tarihimizin tüm önemli gelişmelerini mantıksal bir bütünlük içinde dava ile birleştirdi. Bu davanın milletimize yüklediği tüm maliyetleri sebep-sonuç ilişkisiyle anlattı.

Davayı “siyasi darbe” olarak tanımladı ve bu darbeye karşı meydan okudu. Duygularını gizlemedi. Samimiyetle gözleri doldu, öfkelendi, bağırdı, isyan etti. Hem sesini hem bedenini çok etkili kullandı. Konuşmasında Türkiye için kapsamlı bir vizyon ve yol haritası ortaya koydu. Konuşmayı dinlerken “Keşke bu konuşmayı millet canlı olarak izleseydi” diye iç geçirdim. İşte o zaman bu davanın neden TRT’den canlı yayınlanmadığını bir defa daha anladım.

Sizce Türkiye erken seçime mi gidiyor?

Hayır, bence Türkiye erken seçime gitmiyor. Ben başından bu yana seçimlerin 2027 yılının sonbaharında yapılacağını düşünüyorum. Sonbahar seçimler iktidarlar için en ideal mevsimdir. Ancak bu tespitimi değiştirebilecek önemli gelişmeler yaşanıyor. Seçim kazanma şansı olmayan iktidar, seçimleri 2028 Nisan ayına kadar öteleyebilir. 2028 Nisan ayında yapılacak seçimlerde Erdoğan’ın aday olup olamayacağı da belirsiz.

Fon krizinin siyasi iktidarı ciddi olarak sarsacağı ileri sürülüyor. Katılır mısınız?

Çok büyük bir sarsıntı olduğu kesin. Ben bu durumu büyük depremin ilk saatlerine benzetiyorum. Büyük bir deprem olduğunu biliyoruz. Büyük bir yıkım olduğunu biliyoruz. Ancak henüz birkaç kişi ve kurum dışında gerçek yıkımı görmedik. İktidar tüm gücüyle enkazı gizlemeye çalışıyor ama saklanacak gibi değil.

Deprem metaforuyla devam edeyim. İktidarın yönetim anlayışı binaların kolonlarını ve sütunlarını kesmişti. Fon krizi şiddetli bir sarsıntıyla beklediğimizden çok daha fazla yıkıma neden olmuş olabilir. Bu yıkımın şiddetini borsada tüm müdahalelere rağmen yaşanan düşüşle, döviz rezervlerinde erimeyle, CDS’de yükselmeyle görüyoruz. Ancak daha işin başındayız.

İktidarın tüm bastırma çabasına rağmen kriz ağır çekim domino etkisiyle tüm sektörlere yayılıyor. Özel sektör tahvillerinden, kredi teminatlarına kadar birçok alana risk yayılıyor. Burada en önemli soru, fon krizi ana deprem mi? Öncü deprem mi? Yani fon krizi çok daha büyük bir krizi tetikleyebilir mi? Örneğin reel sektörde bir iflas dalgası yaşanabilir mi? Bu iflas dalgası bankacılık sektörüne sirayet edebilir mi? Bir döviz krizini tetikler mi? Seçimler yaklaştıkça faize duyarsız bir kur krizi yaşanabilir mi? Böylesine bir kriz ülkemizden büyük bir sermaye göçüne yol açabilir mi? Bütün bunlar uzak olmayan riskler.

“Durum seçime kadar dahi sürdürülemez”

Fon krizi ülkede yaşanan genel ekonomik krizden ayrı düşünülebilir mi?

Hayır düşünülemez. Aksine fon krizi yaşadığımız siyasi ve ekonomik krizin kaçınılmaz sonuçlarından sadece bir tanesi. Fon krizi için açıklananlar “Buzdağının görünen kısmı” deniliyor. Bu tespiti eksik buluyorum. Asıl fon krizinin kendisinin buzdağının görünen kısmı olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de 25 yıldır kamu gücünün kötüye kullanılması suretiyle iktidar elitlerine kaynak aktarılıyor. Ben en ihtiyatlı hesaplamayla aktarılan kaynağı 418 Milyar dolar olarak hesaplamıştım. Banka ve sermaye piyasalarında 25 yılda yapılan yolsuzluklarla oluşan kamu zararını ise toplamda 50 milyar dolar olarak hesaplamıştım. Bu tutarın içerisinde haksız kredilerden döviz manipülasyonuna, komisyon karşılığı kara para aklamadan borsa manipülasyonuna, sanal bahisten kamu bankalarının reklam ve ilan giderlerine kadar onlarca başlık vardı.

418 milyar dolar tutarını hesapladığımda bu tutarı fazla bulanlar olmuştu. Görüyoruz ki sadece fon yolsuzluğunda 20 milyar dolarlık dolandırıcılık, 100 milyar dolarlık kamu zararı var. Şimdi bu tutara imar-inşaat, özelleştirme, YİD (Yap-İşlet-Devret), kamu ihaleleri, gümrük ve dış ticaret, ulaştırma ve iletişim gibi yüksek riskli alanları da dahil edip hesaplandığında ortaya devasa bir tutar çıkıyor.

Yolsuzlukla elde edilen servetin bir kısmını fon yolsuzluğunda görüyoruz. Bu toplam tutarın küçük bir kısmı. Yurtdışına kaçırılmış milli servetimiz konusunda bir bilgimiz var mı? Piyasalarımızda yabancı sermayenin ne kadarı yabancı sermaye? Bunlar bıyıklı yabancılar olabilir mi? Man Adası, Cayman Adası veya Lüksemburg gibi yabancı ülkelerden gelen yabancı sermayenin sahipleri Türkiye’de önemli siyasetçiler olabilir mi? İktidar neden sürekli torba yasalarla servet aklama yoluna gidiyor? Neden vergi cennetlerinin listesini yayınlamıyor? Sonuç olarak fon yolsuzluğunun kendisi buzdağının görünen kısmı.

Türkiye ekonomisinin genel durumuna gelince, tarihimizin en derin en şiddetli ekonomik çöküntüsü içerisindeyiz. Büyük bir patlamaya doğru gidiyoruz. Bu tespitimin delillerini anlatmaya kalkarsam bu röportaj çok uzar. Bu konuyu ayrı bir başlık olarak başka bir röportaja bırakalım. Bu aşamada sadece Türkiye ekonomisinin görülmedik bir üretim krizine doğru sürüklendiğini ve hem hazinenin hem de bankaların yüksek risk altında olduğunu söyleyeceğim.

Özellikle bankaların tahsili gecikmiş alacaklar sorununu ve döviz kuru riskinin çok yüksek olduğunu görüyorum. Bu büyük risk dolayısıyla kur baskılanarak yoksul milletimiz yabancıya tefeci faizi ödemek zorunda bırakılıyor. Durum sürdürülemez. Seçime kadar dahi sürdürülemez. Büyük patlamaya koşar adım gitmekteyiz ne yazık ki.

“Erdoğan muhtemelen aday olamayacak”

Kamuoyu yoklamalarında Cumhur İttifakı’nın oyları yüzde 40 civarında görünüyor. Ancak muhalif kamuoyunda bile iktidarın değişebileceği duygusu çok yüksek değil. Neden?

Bu soruya cevap verip vermeme konusunda, cevap verirsem nasıl cevap vereceğim konusunda tereddüt yaşıyorum. Hem bu tespit hem de bu düşünce doğru değil. İktidar yanlış bilgiye dayalı bu yanlış düşünce oluşsun diye devasa bir çaba gösteriyor. Bu yanlışlık birkaç mantık testiyle biraz derin düşünceyle hemen düzeltilebilir. Benim için sorun tam bu noktada. Bu yanlış düzeltilmeli mi? En azından şimdi düzeltilmeli mi? Seçimleri kaybetme dehşetine düşmüş böylesine bir iktidar milli güvenliğimizi riske atacak işlere girişir mi? Bu kaygılarımı bir kenara bırakarak sorunuzu olduğu gibi cevaplayacağım. Şimdi meseleye biraz daha yakından bakalım:

Anketlerde Erdoğan’ın oylarının yüzde 30’un altında olduğu ve yapılacak seçimleri kaybedeceği anlaşılırsa ne olur? Mesela bu savcılar bu kadar cesaretle bu hukuksuzlukları yapabilir mi? Valiler ve emniyet müdürleri bu kadar hukuksuzluğa alet olur mu? İş dünyası Erdoğan’ın yanında durur mu? Dış dünya Erdoğan’la işbirliği yapar mı? Partisi içinde eleştirilerin dozu artar mı?

Hepimiz bu sorulara istisnasız aynı cevapları veriyoruz. Yani Erdoğan için küçük kıyamet seçimleri kaybedeceğinin düşünülmesidir. Seçimleri kaybedeceği düşünülürse kağıttan bir kule gibi yıkılır. Yapayalnız kalır. Aday olması imkansız hale gelebilir.

Bu açık gerçek karşısında Erdoğan ne yapıyor? Seçimleri kesin kazanacağı, kazanamazsa dahi asla iktidarı devretmeyeceği kanaatini oluşturmaya çalışıyor. Sizin bana sorduğunuz soruda yer alan yüzde 40 manipülasyonu da muhalefetin seçimleri kazanamayacağı algısı da seçimleri kaybetse de iktidarı teslim etmeyeceği safsatası bu çaresizliğin iletişim aldatmacası.

Erdoğan muhtemelen aday olamayacak, aday olsa dahi kazanamayacak, seçimleri kaybettiğinde elinde çiçeklerle iktidarı yeni Cumhurbaşkanı’na devredecek.

Erdoğan’ın bu gerçeği değiştirmek ve sahte bir algı yaratmak için en çok ihtiyacı olan nedir diye düşünürsek, seçim anketlerinin kilit rolü ortaya çıkıyor. Ülkemizde açıklanan anketler üç açıdan tartışmalı ve güvenilmez:

İlk olarak anket firmalarının çoğu manipülasyon amacıyla kurulmuş. Sahada ölçüm yapmadan uydurma sonuçlarla siyasi mühendislik yapmaya çalışıyorlar. Gerçekten alanda anket yapan kurumların yöntem, örneklem ve soru setlerinde sorun görüyorum.

Anketlerin güvenilmez olmasının ikinci nedeni, ülkemizde olan baskı ve korku ortamı. Düşünün hiç tanımadığınız biri sizi arayarak oy tercihinizi soruyor. Cevap verir misiniz? 10 telefondan sadece birine cevap verildiğini biliyorum. Muhalefete oy verecek olsanız bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilir misiniz? Yoksa “Kararsızım” veya “İktidara oy veriyorum” mu dersiniz? Anket şirketlerinin bunu aşmaya yönelik çapraz kontrolleri ne kadar etkili olabilir?

Anketlerin güvenilmez olmasında üçüncü neden, seçimleri varlık-yokluk meselesi haline getiren iktidarın anket şirketleri üzerinde kurdukları baskı. Önüne geleni tutuklayan iktidarın anket şirketi yöneticileri üzerinde baskı kurmadığını söyleyebilir misiniz?

Bakın, meseleye daha yakından baktığımızda başka bir gerçeklik ortaya çıkıyor. Oysa aklı başında insanların saha gözlemlerinden Cumhur İttifakı’nın toplam oyunun yüzde 30’un altında olduğu anlaşılıyor. Bu oy seçime kadar eriyip yüzde 25’in altına inecek. Muhalefet seçimlerde toplamda yüzde 75’e yakın bir oy alacak. Bu muhalefetin Cumhurbaşkanı adayı ilk turda seçilecek. Muhalefet TBMM’de Anayasayı halk oyuna götürecek 360 eşiğini rahat rahat aşacak.

Bizim gördüğümüzü Erdoğan da görüyor. Bir yandan tabanını bir arada tutmaya çalışırken diğer yandan muhalefeti parçalamaya çalışıyor. Muhalefeti parçalama çabasının ilk aparatı butlan CHP’si. Butlan kararı ilk çıktığında butlanın seçimlerde yüzde 1 oy alamayacağını söylediğimde insanlar abartılı bulmuştu. O günlerde yüzde 10 tahminiyle başlayanlar yavaş yavaş benim bulunduğum noktaya geliyorlar.

Türkiye’de yaklaşık 65 milyon seçmen var ve 55 milyonu seçim sandığına gidecek. Şimdi gözünüzü kapatın, seçim gününü hayal etmeye çalışın. Türk siyasi tarihinin en gergin, en kutuplaşmış seçiminde oy kullanacaksınız. İktidarın ne yapacağını öngöremiyorsunuz. Akşam saat 9’da ne olacağını endişeyle bekliyorsunuz. Böylesine bir ortamda 550 bin seçmen yani yüzde 1 oyunu götürüp butlan CHP’sine vererek yakacak.

Direkt AKP’ye oy vermek gibi daha doğrudan bir yol varken butlan CHP’sine oy verecek. Böylesine bir sonuç bekleyenin aklında sorun yoksa vicdanında sorun vardır. Göreceksiniz butlanda siyaset yapanların eşleri ve çocukları dahi bunlara oy vermeyecek. Ben bunu ön seçimde yaşadım. Rakiplerimin çocukları ön seçimde babalarına değil bana oy verdiler. Rekor oyla birinci oldum. Ben bizim tabanımızı bilirim. Kızar, öfkelenir, bağırır ama günü geldiğinde değerlerine siyasetçilerden daha fazla sahip çıkar.

İşte bu bilgi ve tespitlerle iktidarın butlan tezgahının tutmayacağını görüyorum. Bugünlerden yarınlara butlan yöneticileri için büyük bir utanç ve sorumluluk kalacak. Hapislerde çürütülen yüzlerce masum ahını aldılar. Bu masumlar ve yetimlerin ahı peşlerini bırakmayacak. Vicdan azabıyla kalan ömürlerini geçirecekler.

Anketlerle siyaset mühendisliği konusunda bir diğer önemli konu milliyetçi ve muhafazakar siyasetin “butlan” lider ve partileri. İktidar eliyle üretilen “Sinan Oğan 2.0” versiyonlar. Erdoğan muhalefetin enerjisini “aikido tekniğiyle” muhalefete karşı kullanmak için “truva atı muhalefet” üretme derdinde. Geçenlerde İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu milliyetçiler için birleşme çağrısı yaptı. Bu birleşme çağrısına verilen cevaplara bakarsanız Sinan Oğan 2.0 versiyonu truva atlarını görebilirsiniz.

Bu konuda son bahis olarak DEM Parti ve Kürt siyasetini yazma haddim olmadan konuşmak isterim. Açılım sürecinin milli birlik ve beraberliğimizi güçlendirecek şekilde başarılı olmasını tüm kalbimle isterim. Ancak süreç o kadar yanlış aktörlerle, o kadar yanlış bir motivasyonla ve o kadar yanlış pazarlıklarla başlayıp yürütülüyor ki “Aman barış olsun da gerisi önemli değil” noktası çoktan aşıldı. Demirtaş gibi samimi ve önemli bir aktörü saha dışına itip Öcalan gibi hükümlü bir teröristi kahramanlaştırmak ve bunu kabul ettirmeye çalışmak büyük hata. Hele bütün bu sürecin bir yönüyle İran’ı parçalamak ve Erdoğan’ı tekrar seçtirmek gibi amaçlara yönelmesi beni çok rahatsız ediyor. Biz demokrasi, özgürlük ve eşitliği ne ABD’den ne Erdoğan’dan ne de Öcalan’dan dilenecek değiliz.

İBB davası nasıl sonuçlanacak?

Hepimiz hüküm giyip mahkum edileceğiz. Ortada hukuki bir dava yok. Siyasi algı mühendisliği var. Uydurma bir iddianame, ayarlanmış bir mahkeme var. Hepimize hüküm verilerek bizlerin yolsuz olduğu algısı yaratılmaya çalışılacak. Benim nazarımda bu dava TCK’nın 309. maddesinde belirtilen “Anayasa’nın öngördüğü düzenin veya bir kısmının cebir ve şiddet yoluyla ilga edilmesi” sürecinin en önemli ayağıdır. İddianamenin düzenlenmesinden bu aşamaya kadar Anayasa’nın ve TCK’nın onlarca hükmü ihlal edildi. Hukuka aykırı bir biçimde hürriyetimiz tahdit edildi.

“Benim bir gün dahi yatarım yok”

Davayı yakından takip eden meslektaşlarım sizin çoktan tahliye olmanız gerektiğini söylüyorlar. Nedir durumunuz?

Benim bir gün dahi yatarım yok. Ama mesele ben değilim. Yüzlerce masum arkadaşımız Türkiye’nin dört bir yanında hapishanelerde tutuluyor. Kadın yoldaşlarımız, bürokratlarımız, çalışanlarımız haksız yere zindanlarda tutuluyor. Bu kadar masumiyetin arasında kendimi düşünecek fırsat bulamıyorum.

Benim en çok canımın yandığı yer bir evlat sahibi olmamıza engel olmaları. Biliyorsunuz ben ve Tuba büyük bir aşkla ve çok ağır bedeller ödeyerek evlendik. Bize yapılan saldırı Türkiye’de başka hiçbir çifte yapılmamıştır. Ama biz birbirimizden hiç vazgeçmedik. Tek hayalimiz bir bebek sahibi olmaktı. 2 yıldır tüp bebek tedavisi görüyorduk. Tedavinin tam ortasında ben tutuklandım. Kaç defa dilekçe yazdım. Beni bir günlüğüne hastaneye götürün ve örnek vereyim. Bir bebeğimiz olsun. Bir evladımız olsun. Bu talebimi düşmanca bir tavırla ve insan haklarına aykırı şekilde reddettiler. Oysa bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bile var. İşin acısı geçmişte bu talepler kabul de edilmiş. Ama bizimki doğrudan reddedildi. Bunu ömrüm boyunca unutmayacağım. Düşündükçe içim yanıyor, isyan ediyorum. Çok ağır bir vebaldir bu.

Son soru olarak geçmişte “Hapishane en önemli direnme alanıdır” demiştiniz. Hapishane günleriniz nasıl geçiyor?

Eğer inandığınız bir dava uğruna canınızı vereceğiniz mücadeleniz, ilkesel bütünlüğü olan bir ideolojiniz varsa hapishane hayatın bir parçasıdır. Bunlar yoksa hapishane cehenneme dönüşür. İlkesiz ve omurgasız girilen hapishaneden ya butlancı ya da itirafçı olarak çıkarsınız.

Bizler yüksek güvenlikli hapishanelerde hücrede ve tecritte tutuluyoruz. Hapishane yönetimi de burada yeterince zor olan hayatı daha da zorlaştırmak için elinden geleni yapıyor.

Bu koşullar altında “Nasılsın?” diye sorarsanız “Aslanlar gibiyiz!” derim. Allah bize Milletimizin iradesi ve istikbali için bedel ödemek gibi bir fırsat verdi. Allah’a bin şükür olsun.

Burada muhteşem dostluklar kurdum. Bundan sonra üzerime toprak atacak, üzerine toprak atacağım onlarca öz kardeşim var. Hangisinden bahsetsem diğerine haksızlık olur.

Ama Ekrem İmamoğlu’ndan özel bahsetmek istiyorum. Dışarıda da tanır, bilir, severdim. Ama hapishanede, nezarette aylarca yan yana dururken çok yakından tanıdım. Ekrem Başkan başka biri. Bir insan bu kadar düzgün, bu kadar samimi, bu kadar kibar ve mesafeli olabilir mi? Hayatın en zor 18 ayını paylaştık. İnsan bir defa dahi sarsılmaz mı? Sendelemez mi? Yok olmadı. İyi ki bu insanı tanımışım. İyi ki birlikte mücadele ediyoruz. Gözünüz kapalı güvenebileceğiniz birisi.

Bir de hapishaneye düştüğüm ilk günden bu yana her seferinde ziyaretime gelen can kardeşim, Genel Başkanım Özgür Özel. Gördükçe içim sızlıyor. Ben can kardeşimi iyi tanırım. Sanki dünyanın yükü omuzlarına vurulmuş da gıkını çıkarmadan taşıyor. Her ziyaretime geldiğinde acıyla kavrandığımı hissediyorum. Moral vermeye teselli etmeye çalışıyorum. Ziyaret biterken o sımsıkı sarılmasından çektiği acıyı hissediyorum.

Özgür Başkan gördüğüm en düzgün, en samimi insanlardan birisidir. Gerçek bir vatanseverdir. Hata yapabilir ama asla hile yapmaz. Allah yardımcısı olsun. Ayağına taş değmesin.

Son olarak bizleri bir an yalnız bırakmayan milletvekillerimize ve avukatlarımıza yürekten teşekkür ediyorum.

En büyük teşekkürümü de 18 aydır sadece benimle değil, tüm tutuklularla aile bireyimiz gibi ilgilenen hemen her gün Kadıköy’den Silivri’ye koşan azimli yoldaşım, avukatım ve büyük aşkım Tuba’ya ediyorum.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş