İSTANBUL (Medyascope) – Halk TV ve TELE1’e kayyım atanmasının ardından Türkiye’de basın özgürlüğü, gazetecilerin geleceği ve medyanın siyasetle ilişkisi tartışılmaya devam etti. Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, gazetecilerin 10 ilde düzenleyeceği eylemlerden hareketle Türkiye’de gazeteciliğin karşı karşıya olduğu sorunları değerlendirdi. Çakır, Halk TV önündeki protestolara yönelik eleştirileri, gazeteci Onur Dalar’ın açıklamalarını ve muhalefetin basın özgürlüğü konusundaki tutumunu ele aldı.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, gazetecilerin 10 ilde düzenleyeceği eylemlerden hareketle Türkiye’de gazeteciliğin karşı karşıya olduğu sorunları değerlendirdi. Çakır, “Bugün Türkiye’nin 10 ilinde yürüyüşler olacak, mitingler olacak. Gazeteciler ‘artık yeter, nefes alamıyoruz’ diye sokağa çıkacaklar. Tabii onlarla beraber onları destekleyen insanlar da olacak. İstanbul’da Kadıköy’de, ben de orada olacağım. Çok anlamlı bir faaliyet diyelim, basın örgütleri tarafından düzenlenen ve 1. yılında, neyin, TELE1‘e kayyum atanmasının 1. yılı” dedi.
“Muhalif medya” kavramı üzerine konuşan Çakır, “Galiba bir Sözcü televizyonu ve Sözcü gazetesi, Nefes gazetesi, birkaç yer kaldı muhalif medya diye. Bu yanlış bir tanım, yanlış bir tercih. Hem yayın kuruluşları hem de orada çalışanlar muhalif sıfatını çok rahat bir şekilde, normal bir şekilde kabullenmişlerdi. Bunun doğru olmadığını düşünüyorum ve biz de Medyascope da ısrarla 11 yıldır muhalif bir medya kuruluşu olmadığımızı söylemeye çalışıyoruz. Olabildiğince Türkiye’deki kutuplaşmanın üstünde olmaya çalışıyoruz ve en önemli husus da şu: Gazetecilik her şeyden önce bir mesafedir. Herkese mesafedir. Herkesle, özellikle siyasetle, devletle, iş çevreleriyle mesafeli olma işidir. Muhalif olarak tanımladığınız zaman kendinizi belli bir yere hapsediyorsunuz ve o yere hapsettiğiniz zaman da bir anlamda bir yankı odasına dönüşüyor” diye konuştu.

“Muhalif medya söylemi büyük bir yanılsama”
Halk TV’ye destek mitingine katılımın az olmasına değinen Çakır, “Bir hafta sonra yapılan mitingde rakamlar bin, 2 bin, diyelim ki 20 bin hiç önemli değil ve YENİ Partililer bu rakamların az gösterildiğini kanıtlamak için birtakım fotoğraflar falan paylaştılar ama sonuç olarak o özellikle 19 Mart sürecinden bu yana milyonlarca insanın izlediği kanalın kapısına kilit vurulduktan sonra önüne diyelim ki 20 bin kişi geldi. Bu aslında bize muhalif medya söyleminin ne kadar büyük bir yanılsama olduğunu gösteriyor” dedi.
Çakır sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şimdi kim muhalif? Tamam, orada çalışanların önemli bir kısmı, hepsi değil tabii ki, özellikle teknik iş yapan – ki televizyonlarda çok vardır – kişilerin zaten kanalın işleyişinde çok da fazla bir müdahaleleri, siyasi olarak diyelim, müdahalesi yok ama onun dışında muhabirin, editörün, şeflerin tabii ki birtakım haberleri seçerken, ederken birtakım perspektifleri var. Onların bakışına göre şekilleniyor olabilir. Ama esas önemli olan, bu tür kurumlarda esas önemli olan maalesef patronaj. Patronaj belirliyor işi.”

“Tren kaçmış durumda”
Çözümün ne olabileceğine de değinen Çakır, “Bu işin çözümü nedir? Bir kere medyanın ve gazetecilerin öncelikle siyasete, kim olursa olsun, özellikle kurumsal siyasete karşı mesafeli olmaları ve onlardan çok da fazla bir şey beklememeleridir derim. Çünkü siyasetçinin derdi, hele şu anda söz konusu olan YENİ Parti’nin derdi kendi başından aşkın ve gazetecilerle uğraşacak, gazetecilerin dertleriyle… Biliyorum, bugün Özgür Özel İzmir’de katılacakmış mitinge, gazeteciler mitingine. Başka yerlerde de katılacaklar ama orada bir kendi söküğünü dikmesi gerekiyor gazetecilerin, biz gazetecilerin. Nasıl yapacağımız konusunda çok fazla bir şey açıkçası söyleyebilecek durumda değilim. Birçok anlamda maalesef tren kaçmış durumda” diye konuştu.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları.
Bugün Türkiye’nin 10 ilinde yürüyüşler olacak, mitingler olacak. Gazeteciler “artık yeter, nefes alamıyoruz” diye sokağa çıkacaklar. Tabii onlarla beraber onları destekleyen insanlar da olacak. İstanbul’da Kadıköy’de, ben de orada olacağım. Çok anlamlı bir faaliyet diyelim, basın örgütleri tarafından düzenlenen ve 1. yılında, neyin, Tele1‘e kayyum atanmasının 1. yılı. Ama bu karar alındıktan sonra, bu Tele1‘in 1. yılında bu eylemin yapılması kararı alındıktan sonra Halk TV‘ye de kayyum atandı biliyorsunuz ve Halk TV‘ye kayyum atanmasının 1. haftasında da önünde bir miting yapıldı. YENİ Parti düzenledi ve bu mitingin ardından bir tartışma çıktı. İlginç bir tartışma ama çok şey gösteren bir tartışma. Bunu tetikleyen olay Halk TV editörlerinden Onur Dalar’ın X‘te yaptığı bir paylaşım, uzun bir paylaşım. Şey diye bitiyor, “Sinirlendim, alanı erken terk ettim” diye bitiyor. Bunun YENİ Parti tarafından organize edilmesini sorguluyor. Halk TV çalışanlarına söz verilmemesini eleştiriyor. Zamanlamasını, Galatasaray’ın maçı vardı malum, Şampiyonlar Ligi maçı ve yeri… Halk TV‘nin yeri gerçekten çok zor, çok karmaşık, ulaşımı zor bir yer ve orada insanların toplandığı alan da çok büyük kalabalıklara zaten el vermiyormuş gibi birçok eleştiriyi içeriden birisi, artık işsiz kalmış bir çalışan olarak bunları dile getirdi ve bayağı bir tepki aldı. Yer yer linci andıran tepkiler oldu ve bu da bize bir kere daha şunu gösterdi: Medya ya da gazetecilik siyaset ilişkisi.
Malum, Halk TV muhalif medya organı olarak biliniyordu, artık bilinmiyor çünkü kayyum atandı ve artık böyle bir şeyi kalmayacak. Aynı şekilde Tele1 de öyleydi, artık değil. Tele1‘den ayrılan, ayrılmak zorunda kalan meslektaşlarımız önce dijital olarak Tele2‘yi örgütlemeye çalıştılar ama sonra RTÜK önlerine yeni bir sorun çıkartınca şimdi Tele3 olarak yola devam etmeye çalışıyorlar ama bir haber kanalı olan Tele1‘in etkisini yakalayabilmeleri mümkün olamadı maalesef. Şimdi de Halk TV‘nin sahibi Cafer Mahiroğlu da Halk TV‘yi bir şekilde YouTube üzerinden yaşatmaya çalışıyor ama tabii ki bir Halk TV televizyon kanalı gibi olma imkânı yok. Başka muhalif olarak bilinen birtakım medya kuruluşları da vardı. Onlar da en azından muhalif olarak adlandırılmamaya başladılar diyelim. Geride ne kaldı? Galiba bir Sözcü televizyonu ve Sözcü gazetesi, Nefes gazetesi, birkaç yer kaldı muhalif medya diye. Bu yanlış bir tanım, yanlış bir tercih. Hem yayın kuruluşları hem de orada çalışanlar muhalif sıfatını çok rahat bir şekilde, normal bir şekilde kabullenmişlerdi. Bunun doğru olmadığını düşünüyorum ve biz de Medyascope da ısrarla 11 yıldır muhalif bir medya kuruluşu olmadığımızı söylemeye çalışıyoruz. Olabildiğince Türkiye’deki kutuplaşmanın üstünde olmaya çalışıyoruz ve en önemli husus da şu: Gazetecilik her şeyden önce bir mesafedir. Herkese mesafedir. Herkesle, özellikle siyasetle, devletle, iş çevreleriyle mesafeli olma işidir. Muhalif olarak tanımladığınız zaman kendinizi belli bir yere hapsediyorsunuz ve o yere hapsettiğiniz zaman da bir anlamda bir yankı odasına dönüşüyor.
Burada şu notu düşmeme izin verin: Halk TV son dönemdeki yayınlarıyla, yani bu kayyum olmadan önceki yayınlarıyla muhalif olmayan kesimlerin de en azından arada sırada baktığı bir kanal hâline gelmişti. Onu da vurgulamak lâzım. Ve haber kanalları içerisinde en çok izlenen kanaldı. Ve sonra ne oldu? Bir kayyum, patronun birtakım para hareketleri bahane edilerek kayyum atandı ve Halk TV artık yok oldu. Çalışanların durumu belirsiz. Kendileri istifa edenler var, haklarını almak için bekleyenler var ama orada bir gelecek yok. Ve o zaman ne geliyor akla? Bir muhalif medya kuruluşunun, en büyüğünün kapısına kilit vurulduğu zaman bunun muhalefeti, toplumsal muhalefeti çok ciddi bir şekilde harekete geçirmesi bekleniyor; ama olmadı. Olmadı. Olmadığına şaşıran var mı bilmiyorum. Daha ilk gün, kayyum atandığı gün bizim meslektaşımız, Medyascope‘a da program yapan Hilmi Hacaloğlu neye uğradığını şaşırmıştı. “Burada bir grup gazeteci ve 5-6 vatandaş var” demişti. Ve ondan sonra da Onur Dalar’ın şikâyet ettiği o miting yaşandı. Bir hafta sonra yapılan mitingde rakamlar 1.000, 2.000, diyelim ki 20.000 hiç önemli değil ve YENİ Partililer bu rakamların az gösterildiğini kanıtlamak için birtakım fotoğraflar falan paylaştılar ama sonuç olarak o özellikle 19 Mart sürecinden bu yana milyonlarca insanın izlediği kanalın kapısına kilit vurulduktan sonra önüne diyelim ki 20.000 kişi geldi. Bu aslında bize muhalif medya söyleminin ne kadar büyük bir yanılsama olduğunu gösteriyor.
Şimdi kim muhalif? Tamam, orada çalışanların önemli bir kısmı, hepsi değil tabii ki, özellikle teknik iş yapan – ki televizyonlarda çok vardır – kişilerin zaten kanalın işleyişinde çok da fazla bir müdahaleleri, siyasi olarak diyelim, müdahalesi yok ama onun dışında muhabirin, editörün, şeflerin tabii ki birtakım haberleri seçerken, ederken birtakım perspektifleri var. Onların bakışına göre şekilleniyor olabilir. Ama esas önemli olan, bu tür kurumlarda esas önemli olan maalesef patronaj. Patronaj belirliyor işi. Mesela Halk TV muhalif bir kanal ama sendika yoktu. Biliyor muydunuz bilmiyorum ama sendika yoktu. Sendikanın örgütlenmesi bir şekilde engellenmişti. Şimdi bu kadar muhalif olup ama sendikanız olmadığı zaman oraya bir kere bir soru işareti koymakta çok ciddi bir şekilde yarar var. Neyse, çok uzatmak istemiyorum ama Onur Dalar’ın demin bahsettiğim tweet’indeki, ne derler, işini kaybetmiş, yıllarca emek verdiği yerde kapı önünde kendini bulmuş bir basın emekçisinin bir tür şikâyeti… Yani ne diyeyim? Çok zor durumda arkadaşlar. Yani bu zor durum sadece işsizlikle ilgili bir şey değil. Olayların bu kadar kolay olabilmesi yani bir sabah bir bakıyorlar ki kanallarına insanlar arabalarla geliyorlar, TMSF elemanları, kayyumlar geliyor ve yayını kesiyor. Bu kadar, bitti, yok. Ve ondan sonra bir hafta sonra kapının önünde birkaç bin kişiyle oturup “özgür basın susturulamaz” diye bağırıyorsunuz ve bunun devamında pek bir şey gelmeyeceğini de görüyorsunuz.
Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: 19 Mart olayının, Erdoğan’ın 19 Mart hamlesinin geri tepmesinde tabii ki Saraçhane ile başlayan o büyük toplumsal hareketlilik çok etkili oldu. Özgür Özel’in burada gösterdiği liderlik ve başta İstanbul olmak üzere dünkü CHP örgütünün başarısı çok etkili oldu. Ama burada o muhalif basın denen basın olmasaydı bunlar çok kısa bir süre içerisinde yok olup gidecekti. Çünkü mitinglere gelenlerin kat kat fazlası insan evlerinde bu televizyon kanallarından o mitingleri izlediler ve o yolla bir şekilde politize oldular, sürece bir şekilde dâhil oldular. Zaten önce Tele1‘e, sonra Halk TV‘ye kayyum atanmasının en önemli nedeni bu toplumsal muhalefetteki rolleriydi. Ve şimdi bakalım, 19 Mart sürüyor. Üstüne 21 Mayıs eklendi. Hâlâ belediyelere operasyonlar oluyor. Hâlâ YENİ Parti birtakım eylemler yapmaya çalışıyor. Ama bunu medyada aksettirecek bir, ne deniyor, muhalif medya konusunda çok ciddi bir zayıflık var. Çok az yer kaldı. Onlar neyi nasıl yapacaklar bilmiyorum ama oralarda da çok ciddi sıkıntılar olduğunu, olabileceğini de biliyoruz. Bu işin çözümü nedir? Bir kere medyanın ve gazetecilerin öncelikle siyasete, kim olursa olsun, özellikle kurumsal siyasete karşı mesafeli olmaları ve onlardan çok da fazla bir şey beklememeleridir derim. Çünkü siyasetçinin derdi, hele şu anda söz konusu olan YENİ Parti’nin derdi kendi başından aşkın ve gazetecilerle uğraşacak, gazetecilerin dertleriyle… Biliyorum, bugün Özgür Özel İzmir’de katılacakmış mitinge, gazeteciler mitingine. Başka yerlerde de katılacaklar ama orada bir kendi söküğünü dikmesi gerekiyor gazetecilerin, biz gazetecilerin. Nasıl yapacağımız konusunda çok fazla bir şey açıkçası söyleyebilecek durumda değilim. Birçok anlamda maalesef tren kaçmış durumda.
Ama yine de bugün meydanlarda olacağız. Çünkü içeride arkadaşlarımız, meslektaşlarımız var. Mesela, birinci yıl oldu, Merdan Yanardağ var. Şaban Sevinç’i niye aldılar? Dört ismi sembol olarak seçtim. Şaban Sevinç, ki Şaban Sevinç’in özellikle YENİ Parti’yle ilişkisi çok yoğundu. Ama onun da içeride olduğu artık çok fazla konuşulmuyor maalesef. En son olarak İsmail’i aldılar Birgün’de. Ne oldu? Neden aldılar İsmail’i? Eski RTÜK başkanının hakkında yazdığı ya da söylediği bir şeyden aldılar. Eski RTÜK başkanının. O eski RTÜK başkanı kendisi nedeniyle genç bir gazetecinin cezaevinde olmasını nasıl kabulleniyor? Ve en son dün okudum, yine yerlerde yatıyorlarmış koğuşta. İsmail de yerde yatıyormuş. Çok acı. Şaban Sevinç neden içeride? AK Parti’nin en entelektüel isimlerinden olarak bilinen Ömer Çelik hakkında söylediklerinden dolayı içeride. Ömer Çelik bir gazetecinin, ki bir gazeteci değil bir başka meslektaşımız da, kendi sebebiyle içeride olmasını nasıl kabulleniyor? Acı bir durum. Ve en son Murat Ağırel. Orada da mesela bakıyorsunuz bütün olay Mustafa Sarıgül üzerinden yürüyor. Sarıgül’ün çocukları da içeride. Evet, tutuklandı ama Sarıgül’ün dokunulmazlığı var. Murat Ağırel içeride, haber yapmadığı için içeride. Bunlarla uğraşıyoruz ve her an hepimizin başına bir şey gelebileceğini bilerek uğraşıyoruz. Bir yayında da dediğim gibi aslında biz gazeteciler bu ülkede yalnızız. Siyasetin bizimle kurduğu ya da kurmuş gibi yaptığı ilişkilerin büyük ölçüde, yetersizlik falan değil, aldatıcı olduğu kanısındayım.
Son olarak bu bahsi kapatmadan önce dünün en büyük haberi… Ne oldu? Türkiye Sigorta‘nın başı Taha Çakmak daha önce gözaltına alınmış, ev hapsi ile bırakılmış. Bizim İsmail Saymaz da ev hapsinde biliyorsunuz. İsmail Saymaz ne yaptı, neden ev hapsinde? Hikâye. Ama bu kişi, Türkiye Sigorta, Türkiye’nin devletin sigortası, özellikle işsizler için çalışması gereken bir yapı. Gözaltına alındı tekrar ve istifa etmişti. Gözaltına alındı. İddia şu: Tera Portföy ona demiş ki “Sen oradaki paraları bizim fonlara aktar.” Bayağı büyük meblağlar tabii ve “Al sana 1 milyon dolar.” Elden… Bunu NTV ilk haber yaptı. İktidar yanlısı medya da bunu yapabiliyor. Onun için biz de söyleyebiliriz diyeyim. 1 milyon dolar elden almış çünkü kamunun parasını bu portföylere yatırdığı için ve üstelik o 1 milyon doları da fonda işletmeleri için onlara vermiş. Ve bu kişi bildiğim kadarıyla paraların üzerinde imzası olan, düne kadar Merkez Bankası’nda yöneticilik yapmış, BDDK, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu galiba, onun başkanlığını yapmış, belli ki AKP iktidarının en gözde ekonomik bürokratlarından birisi. Böyle olayların yaşandığı bir ülkede gazetecilerin nasıl sudan sebeplerle başlarına neler geldiğini bugün mitinglerde söylemeye çalışacağız. Ne kadar etkili olacak? Umarım bir nebze etkili olur ama en azından gazeteciler teslim olmadıklarını, olmayacaklarını göstermiş olacaklar.
Bugünün ithafı… Geçen Shirley MacLaine’i konuşurken onun “The Apartment” (“Garsoniyer”) filminden bahsettiğimde pat diye karşımıza çıkmıştı. Aynı zamanda yine onun bir başka filmi “Tatlı Irma”da da beraber oynadığı oyuncu Jack Lemmon, Amerikan sinemasının en büyük isimlerinden birisiydi. 25 yıl önce 76 yaşında öldü. Daha çok komediyle biliniyor. Çok sayıda ödülü var. İki kere Oscar almış. Evet, bu “Garsoniyer”den bir şey. Ama “China Syndrome” nasıl oynanmıştı Türkçede unuttum açıkçası, orada da vardı. Ama en önemlisi “Missing”, Costa-Gavras’ın o politik filminde, çok önemli filmde Sissy Spacek ile beraber oynamıştı. Bir büyük oyuncu gerçekten. Tiyatrodan gelmiş. Birçok Amerikalı büyük oyuncu gibi, önce tiyatro sonra sinema. Ve iki yıl kolon kanseriyle… Evet, bu da Marilyn Monroe ile, ne bu? “Bazıları Sıcak Sever”, evet. Tony Curtis ile birlikte ki Tony Curtis, Jack Lemmon’ın hayattaki en yakın arkadaşlarından birisi. Birlikte çok film çevirdiler, ikili olarak çok film çevirdiler. İki yıl kolon kanserinden sonra 2001 yılında hayatını kaybetmiş, tam 25 yıl önce. Jack Lemmon’a saygılarımla.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








