Gomaşinen (72): 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde gazetecilik

Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir

Merhaba, iyi günler. “Gomaşinen”in 72. bölümünde, 15 Temmuz darbe girişiminden bahsetmek istiyorum. O gün ve ardından neler yaptık? Ben ne yaptım, Medyascope olarak neler yaptık? Aslında anlatılacak ilginç şeyler var. Ama şunu düşünebilirsiniz; “Ne alâka şimdi 15 Temmuz?” diye. Çok samîmî bir şekilde îtiraf edeyim ki artık 72. bölüme geldik ve “Gomaşinen” rüyâlarıma giriyor. Dün gece gerçekten “Gomaşinen’de ne yapayım?” diye düşünüp, kendimi 15 Temmuz anlatmaya karar vermiş buldum. Yani uykuyla uyanıklık arası ve hemen hazırlandım, notlarımı aldım. Aslında birkaç yönü var. Öncelikle o gün olanlar, Boğaziçi Köprüsü –şimdi adı 15 Temmuz Şehitler Köprüsü olarak değiştirildi biliyorsunuz–, orada yaşananlar, askerlerin yolu kesmesi ve insanların önce ne olduğunu anlayamaması meselesi var. Hepimiz için bu durum geçerliydi. “Bu bir tatbîkat mı, operasyon mu?” vs. gibi. Tabii daha sonra uçaklar… Meclis’in bombalanması… Olayın bir darbe girişimi olduğu anlaşıldı. Darbecilerin yaptıkları açıklama, TRT’den bu açıklamanın okunması filan. Bütün bunlarla olaylar zamanla gelişti. Ama ilk aşamada tam ne olduğu anlaşılamamıştı. 

Orada ilginç bir hususu özellikle vurgulamak istiyorum. Abim Hüsnü, Anadolu Yakası’nda oturuyor ve işten evine dönecekken köprüde kalıyor olanlardan dolayı. Yazıştık kendisiyle. Bana sordu “Ne oluyor?” diye. Ben de “Askerler vs., ne olduğunu bilmiyoruz” dedim. Sonra bir daha, bir daha sordu. En sonunda dedi ki: “Bu bir darbe”. İlk darbe lâfı… Yani tabii ki aklımızdan geçiyordu, ama dedi ki: “Bu kesin darbe. Ben daha önce yaşadığım darbelerden biliyorum. Bu darbeden başka bir şey değil”. Orada ilk olarak, 15 Temmuz günü bunun bir darbe olduğuna kendimi iknâ etmem, abimin bu ısrarı sonucunda oldu. Hüsnü’yle biz, aynı darbeleri birlikte yaşadık denebilir. 12 Mart yaşandığında Çağlayan’da oturuyorduk ve o dönemde sokağa çıkma yasağını, evlerin aranmasını vs. birlikte yaşadık. 12 Eylül’ü de yine birlikte yaşadık ve ben 12 Eylül’deki darbeden hemen sonra, yani belli bir süre sonra diyeyim, Şubat ayında, yani darbeden yaklaşık 6 ay sonra cezaevine girdim. Sonra 28 Şubat, bir anlamda darbe sayılır. Bunu yaşadık ve en son da 15 Temmuz’a kadar geldik. Tabii bunun bir darbe olduğunu anlamak… 

Daha doğrusu şöyle söyleyelim; Türkiye’de bir “Darbeler dönemi kapandı, askerî vesâyet sona erdi” gibi bir söylemin çok ağır bir hâkimiyeti vardı. Biz de böyle olduğunu ummak istiyorduk. Birdenbire bu darbenin olması, gerçekten akıllara ziyan bir olaydı. Ama öyleymiş. Bu süre içerisinde neyi, nasıl yapacağımızı açıkçası bilemedik. Çok zorlandık, onu söyleyeyim. Sonrasında değişik kanallardan, yani darbecilerden ve darbe karşıtlarından birtakım bilgiler ya da görüşler akmaya başladığı zaman da bunların hangisini, nasıl vermek gerektiği konusunda çok ciddî bir şekilde sorun yaşadık. Herhalde başkaları da yaşamış. Medyascope olarak bizi orada en çok rahatlatan, o tarihte Periscope uygulaması hâlâ vardı ve çok kullanılıyordu. Sokaktan çok sayıda Periscope kaydı düşüyordu Periscope’a. Onların bâzılarını indirip, Medyascope sayfasında verdik ve çok büyük ilgi uyandırdı bunlar. Doğrudan tanıklıklar… Kimisi çok sert olan tanıklıklar vardı. Askerle sivillerin karşı karşıya gelmesi vs.. Gerçekten orada, hani vatandaş gazeteciliği denen olayı bir kere daha gördük. Ama vatandaş gazeteciliği şu: Vatandaş onu gazetecilik olarak yapmıyor, kaydediyor; ama biz gazeteciler onları alıp, seçip, gazetecilik filtrelerinden geçirip yayınladık ve bayağı da ilgi uyandırmıştı. Hâlâ Medyascope’un YouTube sitesinde, 15 Temmuz döneminden kalma birçok videonun çok ciddî bir şekilde izlendiğini biliyorum. 

Onun dışında, 15 Temmuz’un benim için başka bir anlamı da şu: O gün, yani 15 Temmuz Cuma günü öğleden sonra Henri Barkey ile bir yayın yaptık. Yayının başlığı, “Ankara, Suriye politikasını değiştiriyor mu?” Olay şuydu: Normalde “Transatlantik” yapmamız gerekiyordu. Ömer ve Gönül müsâit değildi. Onlar müsâit olmayınca ve onu bir şekilde doldurmak istediğim için, bir kere daha olmuştu böyle bir şey, Henri ile konuştum. Henri’ye dedim ki: “Seninle ‘Transatlantik’in yerini dolduracak bir yayın yapalım mı?” Bana, “Olur, ama ben İstanbul’dayım” dedi. Ben bilmiyordum İstanbul’da olduğunu, Washington’da olduğunu sanıyordum. “O zaman stüdyoya gel, stüdyoda yapalım” dedim. O zaman Sanayi Mahallesi’ndeki stüdyodaydık. Daha önce gelmişti. Yayın yapmıştık stüdyoda. Dedi ki: “Ya, ben şimdi gelemem, Büyükada’dayım. Burada konferans gibi bir şey var. Onun için buradayım. Ama istiyorsan otel odasından Skype üzerinden bağlanabiliriz.” O zaman Zoom filan yoktu. Onları kullanmıyorduk. Biz Henri ile o yayını yaptık. “Ankara, Suriye politikasını değiştiriyor mu?” yayınını yaptık. Fakat biliyorsunuz, ardından, 15 Temmuz darbe girişiminin sorumlularından biri olarak Henri Barkey ve o toplantıya katılanlar gösterildi. Büyükada’daki İran üzerine yapılan toplantının, aslında 15 Temmuz’la alâkalı olduğunu söylediler ve bayağı yargılanıyor Henri. Diğer Türk ve yabancı katılımcılara ne yaptılar açıkçası çok bilmiyorum. Tâkipsizlik olabilir; ama Henri Barkey’i bayağı ciddi bir şekilde 15 Temmuz’un örgütleyicilerinden birisi olarak suçluyor Türk yargısı ve siyâsetçileri. Amerika’ya döndükten sonra ve Büyükada’da olması nedeniyle adının darbeyle ilişkilendirilmesi üzerine, kendisiyle 27 Temmuz’da da bir yayın yaptım. O, bu sefer Washington’daydı. O da bunların çok gülünç iddialar olduğunu vs. anlatmıştı; ama hâlâ Henri Barkey deyince, “15 Temmuzcu” diye. Yıllardır tanıdığım birisi. Özellikle Washington’da gazetecilik yaptığım zaman çok da sık görüştüğüm birisi. Bir Türkiye Yahudisi. Henri, Fethullahçılar’la, başkalarıyla, herkesle ilişkisi olan –Amerika’daki tüm Türkiye çalışan uzmanlar gibi– öyle birisidir. Çok nev’i şahsına münhasır birisidir. Ama 15 Temmuz’la bir alâkası olmadığı kesin. Bir de üstelik tabii biliyorsunuz, geçtiğimiz günlerde tekrar tutukluluk îtirâzı reddedilen Osman Kavala da casusluk suçlamasıyla yargılanıyor — onun, Henri Barkey ile aynı anda telefon sinyallerinin benzeştiği vs. gibi saçma sapan bir gerekçeyle. Bunların da 15 Temmuz olayını aslında çok ciddî bir şekilde değersizleştirdiğini düşünüyorum. Bunu özel olarak vurgulamak isterim. Hattâ geçenlerde The Atlantic’te yanlış hatırlamıyorsam, yine uzun bir yazıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve yargısının, 15 Temmuz’un biletini nasıl kendisine kesmeye çalıştıklarını yazdı — komik bir vaka olarak kayıtlara geçti bu olay. O gün, yani 15 Temmuz’da biz kendisiyle tesâdüfen yayın yaptık. Hiç öyle darbe hazırlığı içerisinde olan vs. birisi gibi değildi. Köprüye çıkmalarından yaklaşık 3-4 saat önceydi bizim yayınımız. 

Sonra ne oldu? Bizim Medyascope’un ilk zamanlarıydı 15 Temmuz yaşandığında. Çok sayıda kadromuz daha yoktu. Az sayıda insanla, az sayıda yayınla yola devam eden bir Medyascope vardı. Muhâbir kadromuz çok geniş değildi. Editör sayımız azdı. Ama buna rağmen, özellikle demin söylediğim sosyal medyadan, özellikle Periscope üzerinden yapılan yayınları indirerek çok ciddî bir izleyiciye, tâkipçiye de ulaşabiliyorduk. Bir yazı yazdım ben. 15 Temmuz’la ilgili bir yazı yazdım. O tarihteki imkânlarımız şimdiki gibi değildi. Yani böyle atlayıp stüdyoya gelmek, zâten sokağa çıkma yasakları vs. işler çok karıştı biliyorsunuz. Ondan sonra şöyle bir şey oldu. Bir yazı yazdım. “8 soruda 15 Temmuz darbe girişimi” başlıklı bir yazı ve bu yazıyı Medyascope sitesinde değil de http://rusencakir.com’da, kendi kişisel sitemde yayınladım. Zira Başbakanlık talîmatıyla bize, Medyascope’a erişim engeli getirildi. 

Bu da çok ilginç. Yani 16 Temmuz günü gündüz, öğle saatlerinde Medyascope’a erişim engellendi. Kiminle berâber? Adları bilinen birtakım Fethullahçı haber siteleri ile birlikte, Medyascope da engellendi. Çok acayip bir andı o. Yanılmıyorsam bizim dışımızda 5 tâne site vardı ve hepsi, benim de bildiğim Fethullahçı siteydi. Bir biz vardık. Neye uğradığımızı şaşırdık. Yani ne alâkası var? Başbakanlık bizi niye engeller? Benim aklıma şu geliyor. Daha sonra ortaya çıktı biliyorsunuz. Başbakanlık’ta da çok sayıda Fethullahçı kadronun hâlâ o tarihte var olduğu ortaya çıktı. Birileri araya bizi, bence bilinçli olarak Fethullahçılar’ın arasına katmış. Böyle bir keleğe geldik yani. Bir Fethullahçı tezgâhı olduğu kanısındayım ya da birileri bizi de Fethullahçı sanmış, öyle diyeyim. Bu çok kritikti ve yanılmıyorsam bizim Medyascope tarihinde yaşadığımız tek ciddî hukukî sorundur. Aslında hukukî sorun değildi. Başbakanlık’tan yazı gidiyor mahkemeye. Mahkeme karar vermeden önce geçici olarak, ihtiyâtî olarak bizim erişimimizi engelliyor ve mahkeme de zâten biliyorsunuz, hiç öyle kimseye bir şey sormadan Başbakanlığın bu talebini yerine getiriyor. Biz bunun üzerine hızlı davrandık. Doğrudan hükûmetten birilerine ulaşıp, –bizzat ben aradım, o tarihte başkanlık sistemi yoktu, mâlûm–, ulaşıp dedik ki: “Biz Fethullahçı değiliz. Niye Başbakanlık bizi Fethullahçılarla berâber kapattı?” Onlar da, “Olur mu öyle?” filan dediler ve biz başvurduktan bir iki saat sonra açıldık. Yani başımıza gelen böyle bir olay vardı. Medyascope bir müddet engelli kaldı. Başbakanlık yazısı îcâbı engellendiği için, yine Başbakanlık’tan giden yazıyla bizim Fethullahçı olmadığımız da böylece kabul edilmiş oldu. 

Orada başından îtibâren, bunun bir Fethullahçı darbe girişimi olduğunu o yazıdan îtibâren söyledim ve hâlâ öyle inanıyorum. O andan bugüne gelen “tiyatro, danışıklı dövüş” vs. filan gibi şeylere çok îtibar etmedim. Bu yazıya dönüp bakarsanız, meselâ: “—Bunun adı ne? Tabii ki darbe. —Kim yaptı? Darbecilerin ana gövdesini ve kurmay heyetini Fethullah Gülen cemaatiyle irtibatlı subayların oluşturduğunu düşünüyorum. Onlara, kişisel neden ve beklentilerle bâzı isimler de katılmış olabilir — ki Cemaat’in devşirme konusunda hayli mahâretli olduğunu biliyoruz” diye yazmışım. Son soru ise, oradan da bir alıntı yapayım: “—Bundan sonra Türkiye’yi neler bekliyor? —Türkiye’nin bu darbe girişimini atlatmış olması çok çok iyi oldu. Ama bu, ülke olarak bizleri çok daha iyi günlerin beklediği anlamına gelmeyebilir. Darbe girişimini bertaraf edip daha da güçlenen Erdoğan’ın toplumun tüm kesimlerine daha fazla özgürlük, demokrasi vaat edeceğine dâir işâretler pek yok. Bunun yerine, ilk fırsatta başkanlık sistemi için harekete geçeceği yolunda beklentiler daha yüksek” diye bitirmişim. 

Nitekim böyle oldu. Erdoğan, bu darbe girişimini bir fırsat olarak değerlendirdi. OHAL ilân etti. OHAL ile berâber, herkesin üzerindeki baskılar daha da katmerlendi. Fethullahçıların tasfiyesi diye, Fethullahçılıkla alâkası olmayan solcuların, Kürtlerin vs. tasfiyesi de gündeme geldi. Kendilerinden olmayan hemen hemen herkesi, çok kolay bir şekilde Fethullahçılık bahânesiyle tasfiye ettiler ve zâten zor durumda olan medya, iyice zor duruma düştü. Kalburüstü Fethullahçılar nasıl olduysa bir şekilde, darbeden hemen önce ya da hemen sonra ülkeyi terk ettiler. Genellikle kaçamayanlar, daha alt düzeyde insanlar oldu. Alt düzeyde insanların yaşadığı mağduriyetler, o yurtdışına kaçan, kimileri medyada çalışan köşe yazarı, gazete ya da ajans yöneticisi insanlar tarafından sömürüldü. Sömürülmeye de devam ediliyor. Hattâ bir de ilginç bir şekilde, Fethullahçı olmayan ama Fethullahçıların yayın organlarında yazan çok sayıda isim de –meselâ Şahin Alpay, meselâ Ali Bulaç, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Mümtaz’er Türköne gibi isimler de– uzun süre cezaevinde bir mağduriyet yaşadılar. Fatura, esas olarak kaçmayanlara çıkartıldı. Kaçanlar kurtuldu. Orada kimisi Amerika’da kimisi Avrupa’da kimisi Avustralya’da hayatlarını sürdürüyorlar ve ahkâm kesmeye de devam ediyorlar. 

Burada bizim için ilginç bir deneyim oldu ve zor bir deneyim oldu. Medyascope’un ilk yıllarıydı. Umarım olmaz ve olacağını da sanmıyorum ama, şu günlerde olsaydı, reflekslerimiz daha farklı olabilirdi. Ama o zaman daha yolun başındayken, aslında bayağı iyi bir sınav verdiğimizi düşünüyorum. Bir kere başından îtibâren darbeye karşı bir duruşla darbenin başarısızlığa uğramasından memnun; ama aynı zamanda bu darbenin Erdoğan iktidarı tarafından bir fırsat olarak değerlendirileceği beklentisiyle temkinli… Şöyle bir şeyi hiçbir zaman yapmadık: “Darbeye karşı olduğu için tabii ki biz de Erdoğan’ın yanındayız” demedik. Hayır. Erdoğan’ın yanında olmadık; ama Türkiye’nin yanında olduk. Türkiye’deki demokrasinin yanında olduk. Ama ortada demokrasi kalmadı. Bir anlamda yalnız kaldık. Bizim gibi başkaları da yalnız kaldı. Ama şunu açık bir şekilde söylemek gerekir: Erdoğan-Gülen savaşında, iki tarafa da mesâfeli olmak, ama darbe gibi bir olayda tabii ki darbenin karşısında olmak, bu ilkeleri, bu duruşu muhâfaza edebilmek çok zordu. Hâlâ birtakım olaylarda çok zor. Yani bir gazeteci tarafsızlığını, ama aynı zamanda bir yurttaş sorumluluğunu berâber sindirebilerek bu işi yapmak, işte bu tür darbe girişimi gibi dönemlerde çok daha fazla öne çıkıyor ve çok daha fazla sınanıyor. 

Bu sınavdan başarıyla çıktığımızı düşünüyorum. Zâten bu başarı sâyesinde de Medyascope yoluna daha güçlü bir şekilde devam etti. O darbe girişimi, bizim yolun başında tasfiyemizi, doğrudan kendi kendimizi tasfiye etmemizi de getirebilirdi. Meselâ ben size hâlâ bugün, yaklaşık 6 yıl olacak, 6 yıl sonra o gün ilk yazdığım yazıyı gönül rahatlığıyla tekrar buradan alıntı yapabiliyorum. Yaptığımız yayından ya da Henri Barkey ile yaptığım yayından, çok rahatlıkla bahsedebiliyorum. Çünkü yaptığımız her şeyin hâlâ arkasında durmayı biliyoruz. Tabii bu arkasında duruyor olmak, her söylediğimiz, her yaptığımız doğruydu anlamına gelmiyor. Gazetecilik böyle bir şeydir. Hatâ muhakkak vardır. Hatâları kabul etmek, bunların özeleştirisini vermek çok önemlidir ve iyi bir şeydir. “Hiçbir zaman yanılmayız, her söylediğimiz doğrudur, her söylediğimiz çıktı vs.” böyle bir iddiada değiliz. Ama her seferinde, doğruyu verme derdiyle hareket ettiğimizi, yaptığımız hatâların büyük ölçüde birtakım eksikliklerimizden kaynaklandığını söylemek durumundayız. Evet, çok da fazla uzatmayalım. Gece rüyâma giren, “15 Temmuz darbe girişiminde nasıl gazetecilik yaptık?” sorusunun cevâbını bir ölçüde vermeye çalıştım. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.