Siyasetbilimci Emrah Gülsunar, bir sokak röportajında, bir kadının, “Para da yok ama açlıktan da ölsem Erdoğan! O benim babam!” demesinden hareketle şöyle yazmış: “Erdoğan’ın kemik kitlesinin koşulsuz desteği rasyonel değil, tamamen duygusal. Bu duygusal bağlılığın arkasındaki ana etmen de eğitim seviyesi düşüklüğü. Türkiye’de popülizm virüsü önlenmek isteniyorsa oy vermeye asgari bir eğitim seviyesi kriteri getirilmesi şart.”
Erdoğan'ın kemik kitlesinin koşulsuz desteği rasyonel değil, tamamen duygusal. Bu duygusal bağlılığın arkasındaki ana etmen de eğitim seviyesi düşüklüğü. Türkiye'de popülizm virüsü önlenmek isteniyorsa oy vermeye asgari bir eğitim seviyesi kriteri getirilmesi şart. https://t.co/FBSkMXbKVK
— Emrah Gülsunar (@emrahgulsunar) February 25, 2023
Türkiye’de kendisini en çok Erdoğan karşıtlığı üzerinden tarif eden muhalif seçmenin önemli bölümünün, buradaki önermelerin bir kısmına, hatta tamamına katılıyor olma ihtimali hayli yüksek, bense hiçbirine katılmıyorum. Sırayla gidelim:
“Rasyonel değil duygusal” bağ efsanesi
Seçmenlerin siyasetçilerle kurduğu ilişkiyi tek başına rasyonellikle (beyin) ya da tek başına duygusallıkla (kalp) açıklamak zor olsa gerek. Galiba bunların herbirinin dönem dönem ortaya çıkabildiği daha karmaşık bir durum söz konusu. Örneğin bir sokak röportajında duygularınızla konuşup sandık başında aklınızla hareket edebilirsiniz.
Kimi zaman aklınız duygularınıza, kimi zaman da duygularınız aklınıza ihanet edebilir. Bunların arasında bir denge tutturup tutturamamak size kalmıştır ve kimsenin sizi attığınız oy nedeniyle kınama, ayıplama ve daha ileri gidip oy hakkınızı gasp etme hakkı yoktur.
“Erdoğan taraftarları duygularıyla hareket eder” efsanesi
Erdoğan taraftarlarının büyük kısmının, özellikle yaşanan ekonomik krize rağmen Erdoğan’ı savunmakta zorlandıkları, bu zorluk nedeniyle sorunlarla yüzleşmek yerine duygularını öne çıkarttıkları aşikâr. Ancak bunu körü körüne bir bağlılık yerine akıllarına yatan ve aynı zamanda bir ölçüde duygularına da hitap eden alternatifler bulamamalarıyla açıklamak daha gerçekçi olur.
Dolayısıyla “Neden Erdoğan’dan kopmuyor, kopamıyorlar?” yerine “Diğer partiler ve liderler onları niye yanlarına çekemiyorlar? diye sormak gerekir. Özellikle de AKP ve Erdoğan’dan kopmayı başarmış kadroların oluşturduğu Gelecek ve DEVA partilerinin neden bu konuda başarısız olduklarını sorgulamak isabetli olur. Zira bu iki parti “Erdoğan’ın kemik kitlesi” efsanesinin tekzibi olarak ortaya çıktılar ama zamanla etkileri sınırlı kaldığı için bu efsanenin yeniden güçlenmesine katkıda bulunuyorlar.
Bu iki parti başta olmak üzere Millet İttifakı’nda yer alan ve Erdoğan’ın tabanına daha yakın oldukları varsayılan beş partinin ve bunların liderlerinin, Erdoğan tabanınının aklına ve kalbine aynı zamanda hitap etme konusunda Kemal Kılıçdaroğlu’nun hayli gerisinde kalmaları manidar.
“Erdoğan taraftarları dindar oldukları için duygusal hareket ediyor” efsanesi
Çok verdiğim bir örnektir, tekrarlamakta sakınca yok: AKP’nin kuruluş sürecinde bir Anadolu kasabasında kendilerine uzun uzun dinden imandan bahseden siyasetçilere vatandaşların “Bize dinimizi öğretmeyin, işsizliği, yoksulluğu nasıl yeneceksiniz, onu anlatın” dediğini, şu anda üst düzey bir görevde olan bir siyasetçiden dinlemiştim.
Gerek Milli Görüş partilerini, gerekse AKP’yi izlemeye çalışan bir gazeteci olarak ben de benzer şeyleri gözledim. Tabii ki dindarlık (ahiret) önemli ama esas belirleyici olan bu dünya. Öyle ki ahiretini düşünerek oy isteyen, daha önemlisi oy atan bulmak pek mümkün değil Türkiye’de.
Öte yandan bizdeki dindarlık uzun bir süredir alabildiğine dünyevileşmiş (aklileşmiş) bir halde seyrediyor. Dünyadan vazgeçmişliğin en üst mertebesi oldukları varsayılan tarikatların hali ortada. Sonuç olarak “duygusal” derken o meşhur “tamamen duygusal” esprisini hatırlamakta fayda var.
“Erdoğan taraftarlarının eğitim düzeyi düşük” efsanesi
Evet, birçok araştırmada AKP ve Erdoğan’a oy verenlerin eğitim seviyesinin diğer parti seçmenlerine kıyasla daha düşük olduğu doğru. Fakat bu hiçbir şeyi kanıtlamıyor. Olsa olsa AKP ve Erdoğan’ın bu kesime ulaşmakta daha mahir olduğunu bize gösteriyor ki bu da ayıp/yanlış bir şey değil.
Kaldı ki önümüzde bir HDP gerçeği de var. Biliyoruz ki günümüz Türkiyesi’nde en politize, aynı zamanda eğitim konusunda en az ayrıcalığa sahip olan kesim Kürtler. Kürtler eğitimle siyasi bilinç arasında doğrudan bir bağ kurmanın yanlış olduğunu gösteriyor. Aynı şeyin dindar seçmen söz konusu olduğunda da geçerli olduğu kanısındayım.
Tabii olayın önemli bir başka boyutu da var: Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada İslami hareketlerin siyasi olarak yükselişe geçmesinin ana aktörleri yakın zamanlarda kentlileşmiş ve belli bir eğitim almış (doktor, mühendis, avukat, öğretim üyesi, öğretmen) orta sınıflar.
Dünün efsaneleri bugünün efsanelerine karşı
Bitirirken şunu hatırlatmak istiyorum: 1990’lı yıllarda Refah Partisi’nin (ve İslamcılığın) yükselişini anlatmaya çalışanlara “Kamuoyu yoklamalarında şeriat isteyenlerin oranı yüzde 7, en fazla o kadar alırlar” diye itiraz edenler ve/veya onların çocukları, günümüzde “Erdoğan ve AKP kolay kolay kaybetmez, yüzde 35’in, hele yüzde 30’un altına düşmez” diye inat ediyorlar.
Bu inatlarını izah ederken sıraladıkları önermelerle Erdoğan seçmenlerini küçümseyip, hatta aşağılayıp kendilerini yüceltmeye çalışıyorlar ama gerçek hayatta tam tersi oluyor, aslında hiç de mukadder olamayan yenilgilerini meşrulaştırma çabaları kendilerinin ne kadar güçsüz, özgüvensiz olduğunu gösteriyor.
Bereket Türkiye’de duygu ve aklı harmanlayarak, ayrımsız her kesime seslenerek siyaset yapmaya çalışanlar da var ve giderek daha da güçleniyorlar. 14 Mayıs’a damgasını bu yeni tarz siyasetin vuracağını ve birçok efsaneyi sonlandıracağını düşünüyorum.













