AİHM’in ByLock ve Bank Asya kararının muhtemel siyasi sonuçları

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ByLock kullandığı ve Bank Asya’da hesap bulundurduğu suçlamalarıyla gizli bir tanığın ifadesiyle mahkûm olan öğretmen Yüksel Yalçınkaya davasında Türkiye aleyhine karar verdi. Ruşen Çakır, AİHM’in kararını ve kimler için emsal teşkil edebileceğini değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Aliye Altınışık

Merhaba, iyi günler. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda Necla Demirci’nin yönettiği “Kanun Hükmü” adlı bir belgesel yarışacaktı. Ancak festival komitesi bu filme engel çıkardı ve sansür uyguladı. Görünüşe göre, belgesel Kanun Hükmünde Kararnâmeler nedeniyle mağdur olan ve KHK’larla karşılaşan insanların yaşadıkları sorunları ele aldığı için rahatsızlık yaratmış. Festival komitesi, belgeselde yer alan kişilerden birinin dâvâsının devam etmesini gerekçe gösterdi ve Necla Demirci’nin belgeselini engelledi ve sansürledi. Ancak bu karârın ardından ciddî tepkiler geldi.

Öncelikle Ulusal Belgesel Film Yarışması jürisi bir açıklama yaparak bu durumu “kabul edilemez” olarak değerlendirdi. Ardından farklı kategorilerde yarışan birçok film festivalden çekilme karârı aldı. Daha sonra komite, söz konusu kişinin aslında yargılanmadığını söyledi ve belgeseli tekrar yarışmaya dâhil ettiler. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı, terör provokasyonu gibi gerekçelerle festivalden çekildiğini açıkladı. Bu olay oldukça karmaşık bir hal aldı.

Ancak bu olay, Türkiye’nin ciddî bir sorunu olan “Kanun Hükmünde Kararnâme mağdurları” olayının gündeme gelmesini sağladı. Bu aslında binlerce, on binlerce kişiyi ilgilendiren, fakat çok konuşulmayan bir husus. İnsanlar konuşmaktan ürküyorlar. KHK’lılar kendi çaplarında örgütlenmeye çalışıyorlar. Siyâsî partileri harekete geçirmeye çalışıyorlar. Ancak çok ciddî ilerleme kat ettikleri söylenemez. Çünkü ortada çok hayâtî bir mesele var. O da devletin “FETÖ” olarak adlandırdığı Fethullahçı hareketle KHK’lıların bir kısmının, önemli bir kısmının belki de, şu ya da bu şekilde ilişkili olduğu iddiası… Yani siz KHK’lıların hakkını savunduğunuz zaman, FETÖ’cü olarak yaftalanmayı da göze almak zorundasınız ve birçok kişi açıkçası bundan çekiniyor. Bunun bir başka boyutu –KHK’yla da aslında iç içe geçen bir boyutu– Türkiye’de yapılan FETÖ yargılamalarının kapsamındaki birtakım delillerin –Bylock uygulaması biliyorsunuz– Bylock uygulamasına dâhil olanlar Türkiye’de yargı tarafından “FETÖ üyeliği kesinleşmiş” olarak algılandı genel olarak, bir de Bank Asya’da hesâbı bulunanlar. Başka şeyler de var, ama bu iki husus, özellikle Fethullah Gülen örgütünün şebekesine yönelik yapılan operasyonlarda ve yargılamalarda öne çıktı. Yaklaşık 300 bin kişinin soruşturulduğu söyleniyor ve bunun 100 bine yakınının, hattâ 100 binden fazlasının tutuklandığı söyleniyor — çok çok büyük rakamlar bunlar. Ama bu konu Türkiye’de hak ettiği kadar yer bulmadı. Burada da demin KHK meselesinde söylediğimiz aynılık var: Fethullahçılar. Fethullahçılarla yan yana görünmek istememek. Çok riskli bir durum. Dolayısıyla bu konuda da yaşanan hukuk ihlâlleri iddiaları konusunda da çok ciddî kamuoyu oluşmadı. Fakat Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yıllar sonra çok kritik bir karar aldı. Şu âna kadar 8 bin 500 başvuru varmış. Bunlardan öğretmen Yüksel Yalçınkaya FETÖ dâvâlarının birisinde 6 yıl 3 aya mahkûm olmuş. Kendisi gizli tanık ifâdesiyle yargılanıyor, Bylock ve Bank Asya konuları delil olarak gösteriliyor ve mahkûm oluyor. Onun başvurusunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dâiresi sonuçlandırdı, 17 yargıçtan oluşan Büyük Dâire. Normalde Türkiye dâvâlarına İkinci Dâire bakıyor. Ancak İkinci Dâire, Büyük Dâire lehine bu dâvâdan feragat etti. Büyük Dâire’deki 17 yargıç bu mahkûmiyetin net bir şekilde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğunu söyledi. Üç ayrı maddeden dolayı aykırı olduğunu söyledi. Bunlar: “kanunsuz cezâ olamaz”, “örgütlenme ve toplanma hakkı”, “âdil yargılanma hakkı”. Bu dâvâda bunlara uyulmadığını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu konuda gerekeni yapmasını karâra bağladı.  

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç hemen açıklamada bulundu ve AİHM’nin yetkisini aştığını ve Türkiye’nin terörle mücâdelesini sürdüreceğini söyledi. İktidardan gelen ilk tepki bu oldu. Şu anda süren ve sonuçlanan dâvâlara normal olarak etkisi olacak ve dâvâlarda bu delillerle mahkûm olanların beraat etmesi gerektiği konusunda hukukçuların ortak bir görüşü var. Ancak bu konu oldukça karmaşık. İnsanlar korkuyor, ürküyor. Şimdi bakıyorsunuz: Böyle önemli bir karar alınmış ve bu karârın ardından… Tamam, Türkiye’de Adalet Bakanı beklenen açıklamayı yaptı. Hiç şaşırmadık. Fakat muhâlefet partilerinin ağzını bıçak açmıyor. Sâdece Yeşil Sol Parti milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu var. Biliyorsunuz bu konuları öteden beri dile getiriyor, kendisi de bir KHK mağduru. Doktorken KHK’dan işini kaybetmişti biliyorsunuz. Ömer Faruk Gergerlioğlu dışında herhangi bir muhâlefet sözcüsünün, muhâlefet ileri geleninin, liderlerinin falan bu konuya girdiklerini göremedik. Seçim öncesi KHK meselesiyle ilgili birtakım açıklamalar yapanlar oldu, özellikle Kılıçdaroğlu. Ama bu sistemli bir savunuculuk şeklinde yapılmadı; çünkü ürküyorlar ve bu ürküntü hâlâ sürüyor. 

Şu hâliyle bakıldığı zaman, bu kadar kritik bir kararda, normal şartlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) üstünde bir merci yok. Türkiye de imzâladığı sözleşmeler gereği bu karârın gereğini yapmak zorunda, burası çok net; ama ilk defa olmuyor bu. Selahattin Demirtaş, Osman Kavala örnekleri ilk akla gelenler. Buralarda da yargı, hep bu olayı görmezden geldi. Çünkü Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı diye bir şey yok. Türkiye artık hukuk devleti olmakta çıkalı çok oldu ve böyle bir karârı kolay kolay herhangi bir mahkeme hayâta geçiremeyecek. Biliyorsunuz, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayan yerel mahkemeler bile oldu. Böyle bir durumda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni (AİHM) çok ciddîye almayacaklardır. Almayı düşünen, almaları gerektiğini bilen kişiler de buna açıkçası cesâret edemeyecektir. Dolayısıyla top yine Erdoğan’da ve Erdoğan’ın da şu aşamada bir hamle yapmasını beklemek gerçekçi değil. Fakat bu karârın gereğini yapmamayı ne kadar sürdürebilir? Gereğini yapmaması durumunda Avrupa Konseyi Türkiye’ye ne yapar? Bunlar Osman Kavala olayında da Selahattin Demirtaş olayında da hep konuşulan hususlar. Ama şu anda olay, birer kişi olmanın ötesinde binlerce kişiyi ilgilendiren bir husus ve burada da tabiî ki iktidârın kendini savunma refleksi, esas olarak terörle mücâdele, Fethullahçı Terör Örgütü olarak tanımlanıyor ve terörle mücadele. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu karârı bize gösteriyor ki özellikle son 7 yılda yapılan soruşturmaların büyük bir kısmı uluslararası sözleşmelere uygun değilmiş. Tabiî bu halden en çok memnun olan öncelikle mağdurlar ve bu anlamda mağdurlar mağdûriyetlerinin giderilmesini bekliyorlar, haklı bir şekilde. Ama ne kadar umutlular? Açıkçası buna çok emin değilim. Kendi başlarına burada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’yle değişen koşulların yerine getirilmesini sağlamaları mümkün değil. Fakat kendilerine kim yardımcı olacak? İktidârın içerisinden, iktidârın herhangi bir parçasından, hele hele AK Parti’den kimsenin, “Tabiî ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diyorsa yerine getirmeliyiz” demesini beklemiyorlar. Başka partilerden de, Cumhur İttifâkı’nın ortağı partilerden de böyle bir şey herhalde beklemiyorlar. Ama muhâlefetin de bu anlamda bir baskı yapacağını herhalde sanmıyorlar. 

Böyle bir baskıyı muhâlefet yapabilir mi, yapar mı? Şu hâliyle Türkiye’de muhâlefetin adı var kendi yok zâten. Son seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun kaybetmesinde esas olarak muhâlefetin PKK’yla ilişkilendirilmesi vardı, ondan dolayı kaybettiklerini düşünüyorlar. Yaptıkları açıklama bu. Mâlûm Murat Karayılan kaseti vs.. Ama aynı zamanda iktidar muhâlefeti –özellikle CHP’yi– FETÖ’cülükle, hattâ Meral Akşener’i bile FETÖ’cülükle suçladılar. Dolayısıyla bu hâliyle muhâlefetin kalkıp bu olayın tâkipçisi olmasını beklemek çok gerçekçi değil açıkçası. Yapabilseler belki bir şeyler değişir, onu açık söylemek lâzım. Çünkü bu iktidârın kendilerine, “Şunu yaparsan PKK’lısın, bunu yaparsan FETÖ’cüsün” diyerek çizdiği dar alanda yaptıkları siyâset, muhâlefete hiç kimseyi kazandırmıyor. Dolayısıyla geriye çok da fazla bir şey kalmıyor. İktidar alanı iyice daraltıyor. Belki bu AİHM karârı üzerinden bunun uygulanmasını isteme yolunda bir hareketle belki muhâlefet bir şeyleri değiştirebilir. Ama şahsen bunun olacağını pek düşünmüyorum. Buradaki temel sorunlardan birisi, Fethullahçı yapılanmanın bütün aldığı darbelere rağmen hâlâ varlığını sürdürüyor olması. Fethullah Gülen Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamayı sürdürüyor; yurtdışındaki okulların bir kısmını iktidar, devletlere baskı yaparak kapattırdı; hattâ bazılarını Maarif Vakfı üzerinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti devraldı. Ama hâlâ Fethullahçıların yurtdışındaki okul örgütlenmeleri, vakıf örgütlenmeleri sürüyor ve lobi faaliyetleri sürüyor. Eskisi kadar güçlü olmasa da sosyal medyadaki varlıkları da sürüyor. 

Türkiye’de etkileri tartışmalı bir konu. Büyük ölçüde zayıflamış durumdalar. Ancak uluslararası alanda –özellikle Batı’da– darbe üzerine yapılan meselelerde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin açıklamalarıyla, iddialarıyla mücâdele etmekte çok da başarısız oldukları söylenemez. Bunu özellikle vurgulamak lâzım. Yani Erdoğan iktidârı Fethullahçılığı bitiremedi. Türkiye’de büyük ölçüde belini kırdı; ama hâlâ operasyonlar sürüyor biliyorsunuz. Bylock bitti, sonra ankesörlü telefonlar başladı vs.. Sürekli yine birtakım operasyonlar oluyor, eskisi kadar yoğun olmamakla birlikte. Tabiî, mahkûm edilenlerin bir kısmı tahliye oluyor, önlerine çok engeller çıkartılıyor; ama bir şekilde hayat devam ediyor. Fethullahçılık Türkiye’de uzun bir ara vermiş durumda, onu kabul etmek lâzım. Tekrar gelirler mi? Nasıl gelirler? Yeniden kendi kimlikleriyle ortaya çıkarlar mı, çıkabilirler mi? Şu hâliyle bakıldığında çok zor gözüküyor; ama yüzde 0 ihtimal denemez. Fakat yurtdışındaki faaliyetleri büyük ölçüde sürüyor. İçlerinden kopanlar oldu, yurtdışında kopanlar oldu, mesâfe koyanlar oldu, eleştirenler oldu; ama çok büyük bir çözülmeyi görmedik. Devletin yaptığı, birtakım okulları devralma ve bâzı yerlerde Millî İstihbârat Teşkîlâtı’nın yaptığı operasyonlar oldu, biliyorsunuz. Önemli Fethullahçılar bulundukları yerlerden, yerel birtakım işbirlikleriyle Türkiye’ye getirildiler ve yargılandılar. Böyle olaylar da oldu; ama bu olayı bitirmeye yetmedi, kolay kolay da yetmeyecek. 

Şimdi bu olayda tekrar karşımıza “Fetullahçılığın sürüyor olduğu” olgusu çıkacak. İktidar çok açık diyecek ki: “Bizim bu karârı uygulamamız Fethullahçılığı tekrar canlandırmak anlamına gelir. Kesinlikle kabul etmiyoruz.” Ve mağdur olmuş insanların üzerlerinde bir Fethullahçılığın sürüyor olması ipoteği var. Fethullahçılık sürdüğü için, bu kişiler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından tescillenen kazanımlarını elde edemeyeceği benziyorlar. İşin acı tarafı da şu, onu da söyleyelim: Fethullahçılığın merkezî yapılanması –tabiî ki Gülen’in kendisi başta olmak üzere– özellikle Türkiye’de alt düzeydeki insanları, sempatizanları, Bank Asya’ya para yatıran, Zaman gazetesine abone olan insanları büyük ölçüde kendi kaderlerine terk ettiler. Bu insanlar kendi başlarına bir şeyler yapmaya, ayakta kalmaya çalıştılar. İsteseler yapabilirler miydi? Birtakım girişimlerin olduğunu gazetede çıkan birtakım haberlerden görüyoruz, yapılan operasyonları da görüyoruz. Ama büyük ölçüde bu insanları kendi hallerine terk ettiler. Az sayıda üst düzey yönetici –birtakım tesâdüfler sonucu kaçmayan ya da kaçamayan kişiler– cezâevinde duruyor, ama büyük bir kısmı hızlı bir şekilde ortadan kayboldular: Önde gelen gazeteciler, birtakım vakıf yöneticileri vs.. Onlar yurtdışında hayatlarını sürdürüyorlar ve gördüğümüz kadarıyla da çok acı çekmiyorlar, onu söyleyelim. Ama Türkiye’de tam bir çile söz konusu. Böyle de acayip bir durum var. Fethullahçılığın devlet içerisindeki o gizli yapılanmasının, askeriye başta olmak üzere istihbârat, emniyet, adliye, buralardaki gizli yapılanmanın çevirdiği komploların bedelini Fethullahçılığın daha sosyal alandaki açık bilinen “üyeleri” ya da “sempatizanları”, “yakın duranları” ödüyor. Unutmayalım, Fethullahçılığın önünü de esas olarak iktidar açtı. Eskiden –özellikle Anadolu’da– Fethullahçılarla iyi geçinmemek kötü gözle bakılan bir şeydi. Devlet de bunu böyle yapıyordu ve birdenbire o iyice genişleyen yapıyı, AKP yönetimi, olduğu gibi, bulabildiği kadar kadın genç ayırt etmeden hepsini, bâzılarını da sırf şüpheye dayanarak ya da burada gördüğümüz gibi “Banka hesabı var” deyip alarak, darbecilerden ziyâde onları tutukladı — tabiî ki darbe olayına doğrudan karışanlardan da tutuklananlar oldu, özellikle askerlerden… Fethullahçı hareketin entrikacı yapılanmasından kat kat fazla bir şekilde, daha alttaki insanlara ya da çeperindeki insanlara yönelik operasyonlar oldu. 

Çok acımasız operasyonlar oldu. Bu konuda telâfîye gitmek gibi bir eğilimi iktidarda hiçbir şekilde görmedik. Yani Fethullahçılığı bir bütün olarak, hepsinin –kendi tâbirleriyle– “kökünü kurutma” perspektifinden vazgeçmiş gözükmüyorlar. Dolayısıyla böyle, öğretmendi, şuydu buydu, daha kendi hâlindeki insanlara karşı acımasızlıklarını da sürdüreceğe benziyorlar. Fethullah Gülen’in ve onun merkezî yapılanmasının da bu durumdan son derece memnun olduğu kesin söylenebilir. Bunda şaşıracak bir şey olmaz. Bu AİHM karârının kendilerini haklı gösterdiğini söyleyeceklerdir. Bu da işin bir diğer acı yanı. Fethullahçılar şimdi bu karârın ardından dünya çapındaki örgütlenmesi içerisinde bir moral kazanmış durumdalar. Bunu da özellikle vurgulamak lâzım. 

Siyâsî iktidar, entrikacı komplocu kişilerle,sivilhayatta şu ya da bu şekilde bu hareketle ilgilenmiş, sempati duymuş insanlar arasında ayrım gözetmedi, gözetmemekte de ısrar ediyor. Baştan beri yanlış yaptıkları bir şeydi ve bu intikamcı çizgi süreceğe benziyor. Ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin karârı burada yeni bir dönemin başlangıcı. Bu yeni dönemin sonucunda bu mağdûriyetlerin giderileceğini açıkçası sanmıyorum; ama yarın öbür gün, bir şey yapmak isteyen, politika değiştirmek isteyenler için bu AİHM karârı bir zemin olacaktır. Keşke olabilse ve keşke muhâlefet partileri en azından bu olaya tamâmen temel hak ve özgürlükler perspektifi içerisinde yaklaşıp AİHM karârının tâkipçisi olabilseler. Ama başta da söylediğim gibi bu konuda çok büyük bir beklentim maalesef yok.

Bitirirken şunu söylemek istiyorum. Benim kedilerim meşhur, ama bu bayağı bir meşhur olacak gibi. Bu benim 40 yıllık arkadaşım, Medyascope Ankara Temsilcisi Hıdır Göktaş’ın ki — kendisi gazeteciliğe ara verdiği zaman cam işçiliği yaptı, kendi başına. Bu onun bana bir hediyesidir. Buradan Hıdır’a tekrar çok teşekkür ediyorum, çok sempatik. Kedi olayında bir aşama kaydettiğim kanısındayım, Hıdır’ın sayesinde. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.