2004 yılındaki seçimlerden sonra Hamas ve El Fetih arasındaki çatışmaları fırsat bilen İsrail, Filistin’i Gazze ve Batı Şeria olarak ikiye bölmüştü. İnşa ettiği apartheid duvarı ile Hamas yönetimindeki Gazze’ye uyguladığı insanlık dışı ablukanın ağır sonuçlarından birisi de 7 Ekim saldırılarıydı. Fakat bütün dünya zalimle mazlumu eşitleyip, ablukadan kurtulmak isteyeni suçlu, abluka politikası uygulayanı masum görmeyi seçti. Ve 22 aydır aralıksız devam eden soykırıma göz yumdu, hatta destek verdi. Halklar Gazze ve Filistin tarafında konumlanırken hükümetlerin İsrail’e toz kondurmayışı soykırımda suç ortaklığı anlamına geliyor. İsrail’in “vaat edilmiş topraklar” inancıyla yürüttüğü teo-politik savaş, FKÖ ve devamında El Fetih tarafında karşılık bulmamışken Hamas. İnanç temelli savaş politikasına balıklama atladı.
11 Eylül ile yükselen cihatçılık karşıtlığı maalesef bu çerçevede hükümetlerin İsrail’i açıktan desteklemesini kolaylaştırdı. 18 yıldır süren insanlık suçları sadece 7 Ekim saldırısıyla aklanıverdi, dünya gözünde. Yazık ki bizim iktidar da modern devletler hukuku perspektifinden mücadele eden El Fetih’i desteklemek yerine, ideolojik köken yakınlığı nedeniyle, teo-politik savaşa balıklama atlayan Hamas’ı desteklemeyi seçmişti.
Gazze’de soykırımın neredeyse geri döndürülemez vahşet aşamasına yaklaştığı günümüzde TBMM olağanüstü Filistin oturumu gerçekleştirdi. Ve oturum sonunda bir tezkere oylandı. Kabul edildi. Tezkere metninin hazırlanması ve oylanması aşamasından sonra yaşanan krize aşağıda bir açıklık getirmeye çalışacağım ancak tezkere metnine dair iki kelam etmek isterim yazının bu kısmında. Bu tezkere metni 22 ay önce yazılmış ve dünya kamuoyuna gönderilmiş olsa gerçekten anlamlı bir metin diyebilirdik. Fakat Gazze ve genel olarak Filistin’in, Filistinlilerin içinde bulunduğu koşullar karşısında bugün yayınlanan bu teskere metni suya sabuna dokunmayan, dostlar alışverişte görsün kabilinden ve derde deva olmayacak diplomatik bir metin. Yaşanan insanlık dramı karşısında acınası düzeyde yetersiz bir metin çıkardılar karşımıza. Kınama kararının acziyetine rağmen tutanaklara geçirilen haliyle “ittifakken” kabul edilmiş olmasını ben de buradan açıkça kınıyorum.
Olağanüstü toplanma çağrısının CHP önderliğinde, muhalefetin katılımıyla gerçekleşmesi önemli ve insani bir girişim olarak görülmüştü. Ancak iktidar ve ortaklarının bu çağrıya -Bahçeli’nin ilk anda sergilediği tepkisel tutuma rağmen- destek vermesi, bazı soru işaretlerine yol açtı. Acaba TBMM için olağanüstü toplantı çağrısı yapılması muhalefete, iktidar tarafından fısıldanmış olabilir miydi? Mümkündür. Yıllardır hiçbir muhalefet önergesi kabul edilmedi. Hatta Bahçeli önce karşı çıktı ama sonra sahiplendi. Numan Kurtulmuş sahiplendi ve AKP çağrıyı kabul etmekle kalmayıp ön aldı. Ve hatta Dışişleri kaleminden çıktığı anlaşılan tezkere metninin oturumdan önce hazırlanıp onaylandığı oylama başlarken Kurtulmuş tarafından ilan edildi.
Peki bu durumda toplantı çağrısını neden AKP veya MHP yapmadı? Trump korkusu Filistin davasından baskın olabilir, belki… Veya İngiltere başta olmak üzere bazı devletlerin BM Eylül toplantısında “Filistin Devletini tanıyabiliriz” şeklindeki ucu açık gözdağı diplomasisi karşısında, ağustos sonunda ön alıp, iç politikaya dünya lideri mesajı verme, algı yaratma gayreti de olabilir. Çok kızacağı düşünülen Trump’a “Ben yapmadım, Meclis istedi” denilerek görünüş kurtarılabilir.
Muhalefet neden buna razı olur? Filistin ve Gazze konusundaki insani ve politik hassasiyetler, rıza üretiminde etkilidir elbette. Diğer yandan İsrail’in ABD sayesinde Ortadoğu’da yükselen güç olmasının Türkiye için yarattığı tehlike potansiyeli, ikna olmalarını kolaylaştırmış olabilir. Nitekim Özel’in “dış politikada Türkiye partisiyiz” söylemiyle uyumlu bir politik tutum olarak görülebilir. İsrail’in bölgede egemen askeri güç konumuna gelmesi, ülkemizde tehdit algısı yaratıyor. Ve dış tehdit algısı pek çok ülkede, bizde de olduğu gibi iktidar ve muhalefetin ortak tutum sergilemesine yol açar. Milliyetçilik ve militarizm yükselirken siyaset birleşebilir ama toplumlar, insan hakları ve eşitlik açısından ellerindeki minik kırıntıları bile kaybeder. Feminist mücadeleden biliriz milliyetçilik egemen olduğunda ve askeri yöntemler devreye girdiğinde kadın hakları aşırı derecede geriler. Toplumda ikincil konumda olan tüm kesimler maddi, manevi ve hak temelli kazanımlarını kaybederler.
Feminist mücadelenin anti militarizm ilkesi bu gerçeklikten yararlanarak oluşmuştur. Erkek egemen sistem karşısında eşitlik mücadelesine başarıyla yön çizen feminist ilke ve yöntemler otokrasi karşısında demokrasi mücadelesi veren muhalefetin de yeni bir siyaset üretmesine ilham verebilir. Hatta vermeli. Çünkü tüm kamu gücüne egemen olan otokrasi karşısındaki muhalefet, oyları yükselmiş bile olsa ikincil konumdadır. O halde eşit konuma gelmek istiyorsa siyasette rotasını çizerken feminist yöntemleri dikkate almalı. Ne de olsa “feminizm herkes içindir.” Konumuz bağlamında muhalefet, milliyetçi ve militer söylem tuzaklarına göre siyaset belirlemekten vaz geçerek işe başlayabilir. Filistin teskeresi, Filistinlilerin ihtiyaçlarına cevap verecek güçte değil. Hem çok geç kalınmış hem de sahici bir kurtuluş reçetesi sunmayan bu metin Gazze ve Filistin sorunlarını çözmek açısından son derece yetersiz, somut ve uygulanabilir öneri getirmediği için soykırımı durdurabilecek güçte değil. Filistinlilerin işine yaramayacak ama iktidarın çok işine yarayacak. Her şey bir yana en başta iktidarın hazırlattığı anlaşılan bu metne verilen oy muhalefetin kendi ikincil konumunu kabul ettiği ve perçinlediği anlamına geliyor. Muhalefet partileri açısından böylesi riskli, çelişkili bir durum var ortada.
Toplumsal muhalefet açısından baktığımızda da ben yine iktidar tuzaklarına düşüldüğünü görüyorum. Mecliste grubu olmayan partilerin vekilleri teskere metnini, bizler televizyondan izlerken duyduğumuz gibi, kürsüden okunurken duydular, haberdar oldular. Ve teskere metnini önceden görmedikleri için onayları da yok. Oylamaya da katılmadıklarını söylüyorlar. Buna rağmen sosyal medyada gazeteciler ve mecliste grubu olmayan partilerin bazı milletvekilleri karşı karşıya gelip, birbirlerini suçluyor. Oysa soruna yol açan Numan Kurtulmuş fakat eleştiri oklarını ona değil birbirlerine yöneltiyorlar.
Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.
Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.
Sorun siyasette şeffaflık sorunu. Siyasetin arka odalarında varılan uzlaşmalardan, oturuma katılan tüm vekillerin ve toplumun haberdar olmayışı. Meclis Başkanı oturumu açarken toplantı yeter sayısını göstermek için elektronik oylama yaptığı halde tezkere metni oylamasını el kaldırma yöntemiyle yapması. Üstelik oylamaya katılmayan ve el kaldırmayan vekillerin sayısını tespit etmek yerine ittifak ile kabul edildiğini söylemesi. Meclis tutanaklarına bu yanlış bilgiyi oylamanın hakikatiymiş gibi geçirmesi. TBMM tarihini tahrif etmek olan bu yanlış bilgi yazılması yazık ki meclisimizdeki ilk tutanak vakası da değil. Son yıllarda çok sıklaştı hakikati perdeleyen tutanak yazımı. İktidar maharetiyle bu işlem hataları, sivil toplumu, gazetecileri ve onların bir tık üstünde güce sahip olan grubu olmayan partilerin milletvekilleri arasında tartışma ve çatışma yaşanıyor. Her şeyin müsebbibi olan iktidar yöntemleri ise hiç konuşulmuyor. Toplumsal muhalefeti ayrıştırma işi de böylelikle aynı hassasiyete sahip olanların aynı şeyleri söyleyerek birbiriyle kavgaya girişmesi yoluyla kolayca başarı elde ediyor. Sonuçta Filistin diyerek Filistin’i görmeyen bir bakış açısından konuşmuş, yazmış oluyoruz maalesef.
Tezkere metninde Sara Awad’ın kaygıları, korkuları dikkate alınmalı ve bu haklı endişeyi ortadan kaldıracak çözüm önerilerine yer verilmeydi. El Cezire’de yayınlanan mektubuyla dünyanın dikkatini çeken Gazzeli genç kadın Sara bize ve dünyaya ne yapmamız gerektiğini hatırlatmış:
“Gazze’deki insanlar hayatı seviyor. Hayat, sadece hayatta kalmak için gereken en azla yaşamaktan ibaret olduğunda bile. En karanlık anlarda bile umudu korumanın, neşeyi yaratmanın, mutluluğu hissetmenin yollarını buluyoruz. Ne kadar kısa sürerse sürsün. Umut etmek istiyorum. Elimden geleni yapıyorum. Ama aynı zamanda korkuyorum. Sadece bombalardan değil. Zorla yerinden edilmekten, çadırlardan, sürgünden değil. Dünyadan kopmaktan, susturulmaktan korkuyorum”
Sara Awad toplama kampına giderken yazdığı veda mektubunda en çok dünyadan kopmaktan, susturulmaktan korktuğunu belirtmiş. O halde bize, dünyadaki herkese düşen sorumluluk Gazzelilerin, Filistinlilerin yurtlarından ve dünyadan koparılmasını, susturulmasını önlemek. Peki cuma günü TBMM’de kabul edilen tezkere metninde bu korkuyu giderecek bir öneri, karar, yöntem var mı? Oturum konuşmalarında pek çok önemli konuya dikkat çekildi ama sonunda kabul edilen tezkerede kayda değer bir şey yoktu. Yine de kınamanın ötesine geçemeyen bu tezkereyi kabul ettiler. Kınamaktan öteye geçemeyen bu tezkereye kabul oyu verenleri kınamak da bizim hakkımız hatta sorumluluğumuz.