Kuantum fiziğinin ünlü gedanken deneyi, radyoaktif bozunmanın tetiklediği zehirli bir mekanizmayla aynı kutuya konan kedinin aynı anda hem canlı hem ölü olabileceğini; belirleyici etmenin ise gözlemcinin varlığı olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin Suriye sahnesinde Ahmed eş-Şara üzerinden yürüttüğü deney de benzer bir kuantum paradoksuna hapsolmuş durumda. Ankara’nın Şam’a gönderdiği her politik “foton”, Şara’nın geleceğini hem var eden hem de yok eden bir ihtimali tetikliyor. Gözler kapalıyken “Şara ayakta” yanılsaması sürüyor; fakat gözlem başladığında, ortaya üniter bir Suriye değil, hızla parçalanmaya sürüklenen bir manzara çıkıyor.
Türkiye’nin Kürt saplantısı ve azınlıklar krizi
Türkiye’nin Suriye stratejisinin temel çelişkisi, yüzyıllık Kürt saplantısının Şam’daki hegemonik inşa projesiyle çatışmasında yatıyor. Ankara, bir yandan üniter Suriye söylemiyle Şara’yı güçlendirmeye çalışıyor; diğer yandan ise onu Rojava ile gerilime sürüklüyor. Bu gerilim, cihatçı ideolojiden beslenen HTŞ’nin bütün azınlık gruplarına karşı sertleşmesine yol açıyor. Mart ayında öldürülen 2.500 Alevi ile geçtiğimiz günlerde Dürzilere yönelik saldırılarda hayatını kaybeden 2.000’den fazla kişi, Suriye’deki azınlık krizinin dramatik bir özeti.
Bu tablo, Türkiye’nin teorik hedefleri ile pratik sonuçları arasında çözülemez bir gerilim yaratıyor. Üniter Suriye sopasıyla Şam’a direktifler gönderen Ankara, paradoksal biçimde Şara’nın üniterliğini imkânsız kılan zemini kendi elleriyle üretiyor. Çünkü azınlıkların güvenlik arayışları merkezi otoriteye olan güvenlerini tahrip ettikçe, federatif ya da ayrılıkçı çözümlere yönelmeleri kaçınılmaz hale geliyor. Böylece “Şara üniterizmi”, fiilen parçalanmanın hızlandırıcısına dönüşüyor.
Üstelik İsrail’in son dokuz ayda Suriye’nin güneyinde yürüttüğü fiilî işgal politikaları, Dürzilerin artık federasyon değil bağımsızlık talep etmeye başlamasına yol açtı. Ankara’nın kör ve ezber refleksleri bu sonuçları fark etmekte gecikiyor. Böylelikle Suriye, kuzeyde Türkiye’nin, güneyde ise İsrail’in hegemonik baskısıyla ikiye bölünmüş durumda görünüyor.
İsrail’in Suriye stratejisi, Türkiye’nin bu paradoksundan maksimum fayda sağlamak üzerine kurulmuş durumda. Tel Aviv, doğrudan çatışma yerine “stratejik sabır” doktriniyle hareket ediyor. Türkiye’nin Kürtlere yönelik her hasmane tutumu, İsrail’in hem mevcut güneydeki işgalini hem de gelecekte kuzeyde girişmesi muhtemel hegemonik hesaplarını kolaylaştırıyor.
Sanılanın aksine, İsrail için uzun vadede en kârlı senaryo Rojava’nın Türkiye tarafından denetim altına alınması. Bu durumda İsrail, Şam ve Güney Suriye’yi kendi etki alanına çevirebilecek ve Kürtlerle doğrudan komşu olabilecek. Böylelikle sahada Kürt sorununa doğrudan etki edebileceği güçlü bir kart kazanmış olacak.
Şara’nın çıkmazı
Şara iki hayati seçeneğin ortasında:
- Azınlıklarla normalleşirse Türkiye’yi ve radikal tabanını kaybedecek.
- Normalleşemezse azınlıklar, başta İsrail olmak üzere dış desteklere yönelecek ve Şam üzerindeki tehdit varoluşsal bir boyut kazanacak.
Her iki durumda da Şara’nın iktidarı uzun ömürlü görünmüyor. Şara’nın Suriye’yi ayakta tutabilmesi ancak bugüne kadar İsrail’le mesafesini koruyan Kürt hareketiyle işbirliğine dayanabilir. Fakat Ankara’nın baskısı, bu ihtimali sürekli erteleyen bir bariyer oluşturuyor.
Paradoksun çıkış yolları
Türkiye’nin bu kuantum paradoksundan çıkışı, gözlem biçimini değiştirmesinde yatıyor. 2014’te IŞİD saldırısı sırasında Kürtlerin uzattığı el tutulmamış, sonuçta ABD bölgeye yerleşmişti. Bugün benzer ezber refleksler yeni bir tarihsel hatayı körüklüyor: Bu kez doğrudan Rojava’da değil ama İsrail’in Suriye’nin güneyinde alan genişletmesiyle sonuçlanıyor.
Çözüm, Türkiye’nin kendi Kürtleriyle barışa yaklaşırken Suriye Kürtleriyle de kapsayıcı bir ilişki kurmasında yatıyor. Bu yaklaşım hem Şam’ı ayakta tutabilir hem de İsrail yayılmacılığına gerçek bir karşı duruş imkânı yaratabilir. Aksi takdirde Türkiye, Şara’yı ayakta tutma iddiasıyla onu çökertmeye devam edecek ve İsrail’in hegemonik planlarının farkında olmadan uygulayıcısı haline gelmeye devam edecek.
Kürt sorununun uluslararasılaşmasını önlemek: Son şans Abdullah Öcalan
Bugün dünyada 40 milyon Kürt’ün yaşadığı tahmin ediliyor. Şunu –utanarak– belirtmek gerekir ki 40 milyon tavuk ya da 40 milyon varil petrol bile uluslararası ilişkilerin doğrudan konusuyken, aynı etnisiteden dört farklı ülkede yaşayan 40 milyon insanın kimlik problemlerinin uluslararasılaşmayacağını ummak sadece şovenist bir körlük ile açıklanabilir.
Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.
Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.
Birçoklarına göre IŞİD’in 2014’te Rojava’ya saldırısına Türkiye’nin seyirci kalması ve sonrasında kurulan askeri koalisyon ile Kürt sorunu uluslararasılaşma eşiği zaten fiilen aşıldı. Japonya’dan Avrupa’ya, oradan Kanada’ya ve Avustralya’ya uzanan ve bulundukları ülkelerle ilişkiler geliştiren örgütlü diaspora ağı da bu süreci geri döndürülemez kılıyor. Erdoğan’ın “örgütün Avrupa ayağı artık ülkemizin menfaatleri lehine çalışmalı” çıkışı bunun kanıtı.
Kürt sorununda uluslararasılaşmanın önünü alabilecek, dolayısıyla Ankara’nın kabuslarını bitirecek tek aktör ise hâlâ Abdullah Öcalan. Öcalan, bazı Kürtlerden gelen muhalefete rağmen silahlı mücadele çağını kapattı ve federatif/bağımsızlıkçı bir çizgiyi benimsemiyor. Bunun başta Kürtler olmak üzere bölge halklarının tamamı için bir felaket üreteceğini düşünüyor. Öcalan, Kürtlerin yaşadığı üniter devletler içinde demokratik entegrasyonu ve bölge halkları arasında işbirliğini savunuyor. Bu yaklaşım yalnızca Türkiye için değil, iktidarı ağır yaralar alan Şara’nın Suriye’de imdadına da yetişebilecek tek model. Kürt sorununun esas muhatabının Ankara ve Şam olarak kalmasını, aksi takdirde sorunun kontrolden çıkacağını ısrarla hatırlatıyor.
Venizelos’tan Paşinyan’a: Türkiye’nin cesur barış deneyimleri
Medyada ve akademide Suriye Kürtleriyle iyi ilişkiler isteyenler genellikle Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi örneğini ve Barzani’nin KDP’sinin Türkiye ile geliştirdiği ilişkileri hatırlatıyor. Ancak bu bakış dardır; barışın mümkünlüğünü yalnızca Irak deneyimiyle sınırlandırmak, Türkiye’nin kendi tarihindeki daha çarpıcı örnekleri görmezden gelmektir. Oysa Türkiye defalarca “imkânsız” görülen barış adımlarını atabildi.
Kurtuluş Savaşı’nda yaşanan tüm acılara rağmen Ankara, Yunanistan Başbakanı Venizelos ile masaya oturdu; dahası Atatürk ile Venizelos arasında kişisel dostluğa varan bir yakınlaşma doğdu. I. Dünya Savaşı’nın külleri daha soğumadan, henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmamışken TBMM, 1921’de Ermenilerle ilk uluslararası anlaşmasını imzaladı. Sovyetler çöker çökmez kurulan Ermenistan Cumhuriyeti’ni tanıyan ilk ülkelerden biri yine Türkiye oldu.
Bugün kriz içinde olduğu İsrail’i dahi ilk tanıyan Müslüman ülke olarak Türkiye, uzun süre Ortadoğu’da denge unsuru olabildi. Bu örnekler şunu gösteriyor: Ankara, tarihsel hafızasında imkânsızlıkların aşılabildiği, düşman addedilen taraflarla dahi barış kurulabildiği bir deneyime sahip. Bu temasların hiçbiri Türkiye’nin adı geçen komşularıyla problemlerini bitirmedi ama silahı bir yöntem olmaktan çıkardı. Bu deneyim, bugün Suriye Kürtleriyle barışın da tarihsel bir anomali olmadığının en güçlü kanıtı.
Üstelik Suriye Kürtleri gökten inmedi; büyük kısmı Türkiye’den göçen ailelerden oluşuyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı 25–30 milyon Kürt’ün sınırın ötesinde akrabaları var. Kültürel, ailevi ve toplumsal bağlar ilişkileri normalleştirmek için zaten doğal bir meşruiyet zemini sunuyor. Türkiye, Sofya hükümetine karşı Bulgaristan Türklerinin güvenliğini ne kadar önemsiyorsa, Suriye Kürtlerini de aynı ölçüde muhatap almak zorunda. Bu yalnızca jeopolitik bir zorunluluk değil; aynı zamanda etik ve tarihsel bir sorumluluk.
Bugün Türkiye’nin elinde Öcalan üzerinden eşsiz bir fırsat var: Hem kendi Kürtlerini demokratik yöntemlerle devlete ve topluma entegre etmek, hem de Suriye Kürtlerini kendi güvenlik alanı içinde tutmak. Böylelikle Türkiye, üniter yapısını bozmadan içerideki Kürt meselesi yükünden kurtulabilir; aynı zamanda İsrail yayılmacılığına karşı Kürtleri de yanına alarak Suriye’yi ayakta tutabilir. Türkiye’nin Suriye politikasını kuantum paradokslarından çıkarıp jeopolitiğin somut yasalarına dayandırması, İsrail karşısında ilk kez hamaset yerine gerçekçi bir stratejiye geçmesini sağlayabilir.