Transatlantik: Trump’ın Gazze planı | ABD’de devlet hâlâ çalışmıyor

ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 20 maddelik Gazze planını açıklarken ABD’de hükümet hâlâ kapalı. Kongre’nin bütçe yasasını geçirememesi üzerine devlet kurumları bir süredir çalışmıyor. Gazze’de ateşkes yürürlüğe girdi ancak Hamas işbirlikçi olduklarını söylediği sekiz kişiyi infaz etti.

ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Beyaz Saray’da Gazze için hazırlanan barış planını tanıttı. İki lider 20 maddelik planı kamuoyuna duyurdu. Plan Hamas’ın silahsızlandırılmasını, rehinelerin iadesini ve Gazze’nin geçici yönetimini kapsıyor. Yaklaşık iki yıldır süren savaşın sonlandırılması hedefleniyor.

Trump ve Netanyahu planın Gazze’de yeni bir yönetim düzeni kuracağını vurguladı. Planın yeniden inşa sürecini de içerdiği belirtildi. İki lider basın toplantısında planın detaylarını paylaştı.

Trump ve Erdoğan barış bildirgesini imzaladı

Donald Trump ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dört liderin imzaladığı bildirgeye katıldı. “Kalıcı Barış ve Refah İçin Trump Bildirisi” başlıklı metnin tam metni yayımlandı. Bildirgede Gazze Şeridi’nde kapsamlı ve kalıcı barış düzenlemelerinin kurulmasındaki ilerleme memnuniyetle karşılandı. Metin İsrail ile bölgesel komşuları arasındaki dostane ve karşılıklı yarar sağlayan ilişkiyi de vurguladı.

İsrail ile Hamas Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde yürütülen müzakerelerde anlaşmaya vardı. Mısır basını ateşkesin saat 12.00’de imzalanarak yürürlüğe girdiğini duyurdu. Türkiye Dışişleri Bakanlığı anlaşmayı memnuniyetle karşıladıklarını açıkladı. Bakanlık ateşkesin iki yıldır devam eden soykırımı sona erdirmesini temenni ettiklerini belirtti.

Transatlantik: Trump'ın Gazze planı | ABD'de devlet hâlâ çalışmıyor
Transatlantik: Trump’ın Gazze planı | ABD’de devlet hâlâ çalışmıyor

Hamas ateşkesin ardından sekiz kişiyi infaz etti

Gazze’de ateşkesin yürürlüğe girmesinin ardından Hamas bölgede yeniden silahlı varlık göstermeye başladı. Hamas İsrail ile işbirliği yaptıkları iddiasıyla sekiz kişiyi halka açık infaz etti. Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde militanların kurbanları diz çöktürüp başlarından vurduğu anlar yer aldı. Hamas kaynakları videonun gerçek olduğunu doğruladı.

ABD’de hükümet kapanması sürüyor

ABD’de yeni mali yıl 1 Ekim’de başladı ancak Kongre hükümetin harcamalarını finanse edecek yasa tasarısını zamanında geçiremedi. Cumhuriyetçiler Kongre’nin her iki kanadını kontrol ediyor. Ancak parti Senato’da gerekli 60 oyu bulamadı.

Demokratlar özellikle sağlık harcamalarında yapılan kesintilere itiraz etti. Parti Medicaid programındaki kısıtlamaların geri alınmasını talep ediyor. Sağlık sigortası sübvansiyonlarının uzatılmasını ve kamu sağlık kurumlarının bütçesinin korunmasını istedi. Cumhuriyetçiler bu talepleri reddetti.

Transatlantik: Trump'ın Gazze planı | ABD'de devlet hâlâ çalışmıyor
Transatlantik: Trump’ın Gazze planı | ABD’de devlet hâlâ çalışmıyor

Videonun deşifresi:

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta yayını sadece Ömer Taşpınar’la yapacağız. Ömer merhaba. 

Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen. 

Ruşen Çakır: Gönül Türkiye’den çok yorgun döndü anlaşılan. Bir de birikmiş işler herhalde var. Onu bugün ağırlayamıyoruz, seninle konuşalım. Önce senin kıta sahanlığına girelim. Sizin devlet hâlâ kepenkleri indirmiş durumda değil mi? 

Ömer Taşpınar: Benimle konuşuyorsun çünkü benim seninle konuşmak dışında bir işim pek kalmadı. 

Ruşen Çakır: İyi o zaman saatlerce konuşalım. Normalde bu işler birkaç gün sürer ve biterdi. Bu sefer niye uzadı bu kadar? 

Ömer Taşpınar: En son 2019’da olmuş Ruşen ve 35 gün sürmüş. O zaman ben de görevdeydim, İtalya’daydım, o nedenle çok farkına varmadım. Biliyorsun bu bütçe görüşmeleri Kongre’de tıkanabiliyor. Kongre’de özellikle senatoda bütçenin geçmesi için %60’lık çoğunluk, 60 oy gerekiyor. Normalde Cumhuriyetçiler 51-52 üstünlükleri olduğu için geçirebilecekken, 60’a gitmeleri için en az 7-8 Demokratı yanlarına almaları gerekiyor. Demokratlar bu sefer “Biz bütçeye evet demeyeceğiz ve daha sert muhalefet yapmaya başlayacağız” dediler. Muhalefet konusunda burada ciddi bir tartışma var. Demokratların henüz böyle karizmatik bir başkan adayları yok. Ara seçimlere bir yıl içinde gideceğiz. Parti dağılmış durumda. Parti içinde, ‘’neden kaybettik?’’ diye çok sesli bir hesaplaşma var. Bu arada Kamala Harris’in yeni bir kitabı çıktı. O da biraz günah çıkarıyor, biraz Biden’ı suçluyor. Yani partide kaotik bir hava var, strateji belirleme belirlemekte zorlanıyorlar. Şuna karar verdiler: ‘’Trump’a bir yerde ‘dur’ dememiz gerekiyordu ve bu bütçe konusu, bizim ‘dur’ diyebileceğimiz yerlerden bir tanesi, hatta en önemlisi.’’ Çünkü devleti kilitleme yani bütün kurumları kapatmaya kadar götürebilecek bir blokaj yapabiliyorlar. Bütçe geçmeyince, bir şekilde sembolik olarak devletin elinde, sanki harcamaları yapacak mali güç olmuyormuş gibi gözüküyor. Ellerinde bütçe olmayınca da sembolik olarak, biraz da iki tarafı tekrar masaya çekmek için, ‘’bütün devlet kurumlarını kapatıyoruz’’ diyorlar. Biz de bu durumdayız. 

Devlette, 2-3 milyonluk normal memur sayısı içinde kritik görevlerde olmayan 700 bin kişi var. Mesela ulusal güvenlik konuları, kolluk güçleri, hukuk alanlarında olmayıp, bir bakıma ‘’işe gitmeyin’’ denilince kabul edebilecek ve o konumda olan yaklaşık 700 bin kişi işe gitmiyor. İngilizce’de buna “Shutdown of the government’’ (devletin kapatılması) diyorlar. 2019 yılında bu durum 35 gün sürmüş, bugün daha da uzun süreceği düşünülüyor. Şu anda ikinci haftası bitiyor. Neden daha fazla sürebilir? Çünkü Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasında sağlık sigortası konusunda ciddi bir anlaşmazlık var. Obama döneminde, özellikle dar gelirli kesimler için getirilen, daha sosyal devletçi sağlık harcamalarının sübvansiyonları var. Bunlar sağlık harcamalarında, ilaç alımında, doktor görmede, sağlık masraflarının karşılanmasında devletin yaptığı sübvansiyonlar. Cumhuriyetçiler bunları sona erdirme kararı aldı. Bütün sağlık sistemini altüst etmiyor ama sübvansiyonların ciddi bir kısmını geri çekiyor. Demokratlar buna itiraz etti. Zaten bütçe anlaşmazlığı buradan çıktı. Demokratlar “Bunu değiştirin, devlet kurumlarını tekrar açalım, bütçeye ‘evet’ diyelim” diyor. Cumhuriyetçiler de “Devleti açın. Bütçeye ‘evet’ deyin, masaya oturalım ve bunu bir ay içinde halledelim” diyorlar. Demokratlar ayak sürüyor ve şu anda genel kanı, Demokratların ayak sürmesi nedeniyle devlet kurumlarının kapandığı. Ama devletin kapanmasına neden olan sağlık harcamaları konusu da kamuoyu nezdinde bir destek görüyor. Aslında Demokratların sağlık meselesinde kırmızı çizgi çizmeleri, sanki kamuoyu tarafından destekleniyormuş gibi. Bu nedenle de Demokratlar masaya gelmemeye inat ediyor. Cumhuriyetçileri bir şekilde bu sübvansiyonları devam ettirmeye yönlendirmek istiyorlar. Trump ve Cumhuriyetçiler “Bu, Demokratların yarattığı bir kaos, Demokratların yarattığı bir devlet kapanmasıyla karşı karşıyayız. Bundan onları sorumlu tutuyoruz” diyor. Tarihsel olarak bütün kamuoyu yoklamalarında devletin kapanmasına neden olan parti genelde bir şey kazanmıyor. Onar da buna güveniyorlar. Yani Demokratların bir şey kazanmayacağına inanıyorlar. 

Sonuç olarak, iki tarafın da inatlaşması nedeniyle, bu iş sanki birkaç hafta, hatta bazı yorumlara göre 2-3 ay daha devam edebilir gibi gözüküyor. Bir sürü nedenle umarım öyle olmaz. Çünkü benim gibi işe gitmeyen insanlar maaş alamıyor. Sözde dönünce maaş almamız gerekecek ama maaşın alıp alınıp alınmayacağı belli değil. Çünkü Trump kendisine sorulan “Geri ödeme yapılacak mı?’’ sorusuna “Kimilerine yapılacak, kimilerine yapılmayacak” diye cevap verdi. Sanki onun iki dudağı arasındaymış gibi. Bu arada böyle de bir hukuksuzluk var. Ortada bir hukuk devleti olmasına rağmen sanki Trump’a bağlı olarak gidiyor her şey. 

Bir de işten çıkarmalar var. Bütçeyi zaten kesmek için, devlet kurumlarının, özellikle Sağlık Bakanlığı, Çevre Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı gibi, Cumhuriyetçilerin hoşuna gitmeyen, bürokratik olarak çok da fazla iş yaptıklarını düşünmedikleri bazı bakanlık personelinin yarısını işten çıkarmak istiyorlar. Fırsat, bu fırsat, ‘’bu vesileyle bu memurları da işten çıkarırız’’ diyerek, binlerce kişiyi bile şu anda işten çıkarmış durumdalar. Dolayısıyla zor bir dönemdeyiz. Hem işten çıkarmalar hem de geri ödeme yapılıp yapılmayacağı konusunda soru işaretleri var. Burada daha seninle böyle birçok yayın yapacağız gibi görünüyor. 

Ruşen Çakır: Bir de sizin orada değişik şehirlerde, eyaletlerde, merkezi yönetimle yerel yöneticiler arasında çok ciddi çatışmalar oluyor. ABD İç Güvenlik Bakanlığı’na bağlı Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu (ICE), federal kolluk kuvveti ve özellikle kaçak göçmenleri hedef alıyor. Trump bununla ilgili olarak bazen Ulusal Muhafız birliklerini görevlendiriyor. En son Los Angeles’la ilgili bir haber okudum. Anladığım kadarıyla Chicago’da da benzer şeyler oluyor. O tam nedir? Trump’ın askerleriyle, polisleriyle, eyaletlerdeki ya da büyük kentlerdeki güvenlik güçleri arasında gerginlik mi var? Orada yetki tartışması da var galiba. 

Ömer Taşpınar: Evet, çok ciddi bir gerginlik var. Özellikle Demokratların güçlü olduğu eyalet valileri, mesela Chicago şehrinin olduğu Illinois’deki Vali JB Pritzker, demokrat ve oldukça popüler bir vali. Ulusal Muhafızların, yani askerin Chicago’ya girmesini kesinlikle istemiyor. Normal şartlarda kanunlara göre vali isterse Ulusal Muhafızların gelmesi gibi bir yöntem uygulanabilir. Kanunlara göre, Ulusal Muhafızlar, emniyet güçlerinin yetersiz kaldığı durumlarda geliyor. Fakat Trump bu göçmenler ve asayiş konusunu, emniyet konusunu bir numaralı gündem haline getirmeye çalışıyor. ICE örgütü, Amerika’nın birçok yerinde baskınlar yapıyor. Cumhuriyetçi Parti, özellikle Hispanik Latino kesimi tehdit eden, onları hedef gösteren bir söylem içinde. Göçmenlerin önemli bir kısmının burada illegal yöntemlerle olduklarını, normalde çalışma izni yokken çalıştıklarını iddia ediyorlar. Bunun bir kısmı doğru. Fabrikalara, restoranlara baskınlar yapıyorlar. Hatta geçmiş dönemde, güney eyaletlerinden bir tanesinde, zannediyorum Güney Carolina’da bir Hyundai fabrikasına girdiler ve orada hem Koreli mühendis, hem çalışan insanları tutukladılar. Bu Amerika-Kore ilişkilerinde ciddi bir sorun yarattı. Halbuki bunların bir kısmının vizesi vardı ama çalışma vizeleri yoktu. Mesela oraya bir denetleme için Kore’den, Seul’daki Hyundai fabrikasından gelmiş insanlardı. Fakat bu konu aslında daha çok buradaki Meksikalıları ilgilendiriyor. Washington’da Latin Amerika’dan gelen milyonlarca göçmen var özellikle El Salvadorlu çok var. Bunların 10-15 milyon kadarı legal yöntemlerle burada değiller; çalışma izinleri yok. ICE bunları tutuklayıp yollamak istiyor. Bunu yaparken de bazen Demokrat tabandan, pasifist göstericilerden direnç görüyorlar. Bazen bazı toplumsal gösteriler oluyor ICE’a karşı. Hatta Demokrat Parti’nin daha aktivist tabanından bazı ICE merkezlerine küçük çapta saldırılar oldu. 

Trump bunları tabii ki terörizm olarak görüyor. Mesela Antifa isimli bir örgüt var ABD’de. Antifa, anti-faşistten geliyor. Onu terör örgütü ilan ediyorlar. Trump, terör örgütü ilan edip Olağanüstü Hâl ilan etmek ve terörizmle mücadele altında Ulusal Muhafızları çağırmak istiyor. Bütün bunlar ülkede ciddi bir otoriterleşme ve kaos korkusu doğuruyor. Demokratlar son derece alarmist bir şekilde ‘’ülke faşizme doğru gidiyor’’ diye şikâyet ediyor. Ama bir yandan da kamuoyu yoklamalarına baktığımızda, bu göçmenlerle mücadele ve asayiş konusu, Trump’ın hâlâ nispeten daha fazla destek gördüğü bir konu. Halkın önemli bir kısmı da burada Demokratların yanında değil. O nedenle Demokrat Parti de strateji belirlemekte zorlanıyor. Şu andaki pozisyonları, mesela bu sağlık sigortasını ön plana çıkarmaları, biraz da ekonomik konuları daha ön plana çıkarma stratejisinin ürünü. Demokrasi, faşizm, kültürel konular, kadın-erkek eşitliği veya LGBT gibi konular, Demokrat Parti’nin normalde oy kazanmasını sağlayacak konular değil. Ekonomik konular, enflasyon, gelir dağılımı bozukluğu, sağlık gibi konular daha önemli. O nedenle ‘’o konular üzerinde duralım’’ diyen, pragmatik daha merkezde duran bir Demokrat bakış açısı var. Onlar, bu göçmenler konusunu çok fazla gündeme getirmek istemiyorlar. Ama Ulusal Muhafızların şehirlere gelmesi, bizim yaşadığımız Washington DC gibi şehirlerde üniformalı Ulusal Muhafızların, askerlerin, Georgetown’da sağda solda gözüküyor olması insanlarda sanki ‘’Ne oluyoruz, olağanüstü hâle mi girdik?’’ havası yaratıyor. O da yabana atılır bir tez değil. Ama benim fikrimi sorarsan, Demokratların, bu göçmenler konusundan çok, şu anda yaptıkları gibi hayat pahalılığı, gelir dağılımı bozukluğu ve ekonomik konulara odaklanmalarında yarar var. 

Ruşen Çakır: Gazze’ye gelelim Ömer. İşler sanki yürüyor gibi ama bir acayip şeyler yaşandı. Trump’ın İsrail Parlamentosu’nda yaptığı konuşma, şov ya da neyse o, başlı başına çok mide bulandırıcıydı. Bu, ‘’Onu yapan birisi daha sonra hakkaniyetli bir barış yapabilir mi?’’ sorusunu beraberinde getiriyor. Ama sonuçta rehineler ve tutuklular bırakıldı. İlk aşama çok az sorunla yürüyor gibi. Ne diyorsun, buradan devam edecek miyiz? 

Ömer Taşpınar: Şu anda ateşkesin bile devam etmesini engelleyecek en büyük pürüzlerden bir tanesi, Hamas’ın, elindeki cenazelerin, yani 28 ölü İsrailli rehinenin ancak 4 veya 5’ini teslim etmesi. Hamas’ın daha 24 cenazeyi teslim etmesi gerekiyor. İsrail bu cenazelerin teslimini pazartesi günü bekliyordu. Gelmeyince 2-3 gün daha süre verdi ve bu sabah itibariyle de birkaç daha cenazenin geleceğini duymuştuk. Tam takip edemedim ne olduğunu. Fakat Hamas ‘’cenazeler, ölüler nerede bilemiyoruz, o kadar çok bombalama oldu ki, belki bazı cesetler beton yığınların altında kalmış olabilir. Elimizdeki İsrailli ölü rehinelerin nerede olduğunu tam tespit etmemiz zor’’ diyor. İsrail ise bunu çok inandırıcı bulmuyor. Çünkü bu rehinelerin onlar için önemli olduğunu ve Hamas’ın ölülerin de nerede olduğunu bildiğini düşünüyor. Hamas’ın bunu bir pazarlık unsuru haline getirdiğini düşünüyor. Bu nedenle Netanyahu hükümeti, insani yardımın yarı yarıya indirileceğini ve eğer belirli bir zamana kadar bütün cenazeler teslim edilmezse, tekrar ateşkes konusunun masaya getirilebileceğini söyledi. Ortada bırak bir barış, ateşkesin bile devam edip etmeyeceği konusunda hassas bir denge var. Barış meselesi ise uzun dönemde, ateşkes sonrası Gazze’de nasıl bir yönetim kurulacak? Hamas silahlarını teslim edecek mi? Gazze’de teknokratik, aynı zamanda Filistin Kurtuluş Örgütü’nün yani Fetih’in de içinde olduğu bir konsey kurulabilecek mi? Bütün bunlar büyük soru işaretleri. 

Bana soracak olursan, en büyük soru işareti Hamas’ın silah bırakıp bırakmayacağı. Çünkü Hamas şu anda tekrar yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Hatta Hamas’a karşı gösteri yapmış ve İsrail’le işbirliği içinde olmuş bazı kişiler infaz edildi. Bu konu Amerikan basınında ciddi bir şekilde basında yer aldı: ‘’Hamas ortaya çıktı ve şu anda Gazze’de İsrail’le işbirliği yapmış kişileri öldürüyorlar’’ haberleri ve bunların görüntüleri de çıktı. Bunu sorduğumuzda da bazı uzmanlar, “Hamas aslında şu anda polis gücüyle, yargı gücüyle, devlet gücüyle, kurumlarıyla ortaya çıkabilmiş değil. Yani ortada bir kurum yok. Şu anda Gazze’de belirli mafyalar, çeteler çıkmış durumda ve emniyetin sağlanması için bu tür bazı tedbirler alınıyor. Bunlar, Hamas’ın kontrolü dışında. Henüz ortada Hamas güçleri, Hamas yargısı, Hamas kurumları diye bir şey yok ve bunların ortaya çıkması da belki aylar alacak. Şu anda Gazze’de bir enkaz var ve ortada bu enkaz varken bu tür kaotik, kanlı görüntülerin ortaya çıkması da kaçınılmaz” diyorlar. Ama tabii ki Batı’dan bakanlar “Şu anda ateşkes sağlandı ama Hamas çıktı yine kendi bildiğini okumaya başladı, Filistinli muhalifleri öldürmeye başladı” diyorlar. 

Bana göre Hamas büyük bir darbe aldı, fakat hâlâ elinde silah olan ve militan polis olarak ortaya çıkabilmiş bir güç var. Bunların bütün silahlarını bırakmaları ve ‘’biz artık kendimizi feshediyoruz’’ demesi bana gerçekçi gelmiyor. Hamas bunu yapmadıkça da Gazze’de herhangi bir barışın ortaya çıkması söz konusu değil. Bence Netanyahu tekrar bombalamak için, tekrar ‘’savaş devam ediyor’’ deyip bir şekilde seçimleri ertelemek için fırsat arıyor. Şu anda zafer ilan etti. 20 rehine geldi ama cenazeler gelmedi ve orada eğer Hamas hâlâ ‘’biz burayı yönetiyoruz’’ diye ortaya çıkarsa, önümüzdeki haftalarda Gazze’de hâlâ Hamas’ın etkili olduğu ortaya çıkarsa, İsrail’e bunlar füze atmasa, herhangi bir saldırı düzenlemeseler bile, sırf Hamas’ın Gazze’de varlığı bu bahsettiğimiz süreci batırabilir. Bu arada kimse iki devletli çözümden filan bahsetmiyor. Uzun dönemde iki devletli çözüme doğru gitmesi gerekiyor. O iki devletli çözüm, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, tabii ki Türkiye ve Mısır için önemli. Ama iki devletli çözümün ortaya çıkması için önce Gazze’nin, sonra Batı Şeria’nın, Fetih’in halledilmesi gerek. Gazze’de, Hamas’ın ve Batı Şeria’da El Fetih’in masaya oturması, tekrar iki devletli çözüm sürecinin başlaması çok zor gözüküyor. Bu arada İsrail kamuoyunda da iki devletli çözüme destek %40’larda, yani İsrail kamuoyunun %60’a yakını, iki devletli çözüme ve karşılarında bir muhatap olduğuna inanmıyorlar. O nedenle şu anda iyimser olmak çok kolay değil. Tek iyi haber, bombalamanın durmuş olması ve insani yardımın Gazze’ye giriyor olması. Fakat bir enkazla karşı karşıyayız ve çok zor bir süreç var önümüzde. 

Ruşen Çakır: Ömer istersen bir başka zor sürece bakalım. Biraz Suriye’den de bahsedip toparlayalım yayını. Suriye meselesi çok zor gibi gözüküyordu. Ama özellikle hafta sonu, Cuma gününden itibaren, SDG tarafından yapılan peş peşe açıklamalar var. Mazlum Abdi önce bir törende kısa konuştu. Sonra kendi televizyon kanallarına uzun bir röportaj verdi. Sonra Fransız Haber Ajansı’na konuştu. Hepsi bunların peş peşe oldu. Mazlum Abdi, birçok konuda anlaştıklarını söyledi. Anlaşmadıkları konular da olduğunu, ama özellikle orduların birleşmesi konusunda bayağı bir ilerleme katettiklerini söyledi. Hatta iki üst düzey SDG yöneticisi detayları konuşmak üzere Şam’a gitti. Özellikle adem-i merkeziyetçilik konusunda hâlâ birtakım sorunlar var, ama SDG tarafından gelen açıklamalar çok pozitif. Bu arada Cumhurbaşkanı Erdoğan da daha dikkatli olsunlar gibi konuşuyor. Ama mesela eskiden YPG derdi biliyorsun, SDG’yi telaffuz etmezdi. Şimdi SDG diye konuşmaya başladı. Çünkü bir ayrım gibi oluyor. Hani SDG deyince daha meşru bir yapıdan bahsediyorsun, PYD/YPG deyince PKK’dan bahsediyorsun. Şimdi SDG diye bahsediyor. Burada tabii ki ABD’nin devreye girmesi, Tom Barrack’ın, eş-Şara’yla Mazlum Abdi’yi tekrar buluşturması çok önemli bir dönüm noktası oldu. Hatta geçen pazar günü Ankara’da, Dışişleri, Milli Savunma Bakanları ve MİT Başkanı, mevkidaşlarını ağırladılar ve güvenlik meselesini konuştular. Türkiye esas olarak buraya güvenlik açısından bakıyor. Mesela Mazlum Abdi de sürekli olarak “Türkiye’nin kaygılarını biliyoruz. Kendileriyle sürekli temastayız. Açık kanallar var” diyor. 

Bir diğer husus da, olayın içerisinde doğrudan Abdullah Öcalan var. Bahçeli’nin yaptığı en son açıklamayı biliyorsun. “Öcalan çağrı yapsın” dedi. Ama benim bildiğim kadarıyla, Öcalan zaten uzun bir süredir, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde SDG ile, yani Suriye’deki Kürtlerle de görüşüyor. Sanki işler yürüyormuş gibi bir hava var. Zaten oradaki süreç olumlu giderse, Türkiye’deki süreç de olumlu etkilenecek. O olumsuz giderse o da olumsuz etkilenecek diye düşünülüyor. Ne dersin, hakikaten düğüm çözülüyor mu? 

Ömer Taşpınar: Evet. Sen soruyu sorarken zaten ne olup ne bittiğinin çok güzel bir özetini de verdin. 

Ruşen Çakır: Son günlerde yatıp kalkıp birbirinden farklı kaynaklardan Suriye okuyorum, konuşuyorum. Geçen haftaki yayında da konuşmuştuk; mesela Jim Jeffrey’nin yazısı çok önemli hakikaten. Temel tartışmaları ele almış. Biliyorsun, en önemli meselenin IŞİD’le mücadele meselesi olduğu söyleniyor ya, Mazlum Abdin’in açıklamasında şöyle bir husus vardı, gördün mü bilmiyorum; SDG’nin antiterör birimleri var, onun tüm Suriye’de faal olacağını söylüyor. Öyle bir formül bulmuşlar mesela.

Ömer Taşpınar: Evet. Bu formülün bulunmasında Amerika’nın da etkili olduğunu düşünmek hiç de yanıltıcı olmaz. 

Ruşen Çakır: Kesinlikle. 

Ömer Taşpınar: Türkiye-Amerika ilişkilerini de bu denklemin içine almak lazım. Erdoğan’ın Trump’la kurmuş olduğu ilişki eğer iyi bir atmosferde devam edecekse, Türkiye’nin, Suriye’ye bir askeri operasyon yapıp, Amerikalıların destek verdiği bir örgütle savaşmaması da gerekiyor. Bu, Türkiye-Amerika ilişkilerini de negatif etkiler. Türkiye “Bir gece ansızın geliriz, dağıtırız, askeri yollarız” diyor ya, bu söylemin Türkiye-Amerika ilişkileri üzerinde de negatif bir etkisi olur. Orada hâlâ 1,000-1,500 dolayında özel Amerikan timlerinin olması… Erdoğan’ın ‘’SDG’’ demesi çok önemli, sana katılıyorum. Çünkü SDG, Amerika’nın kurduğu bir çatı, içinde bazı Arap ve başka unsurlar da var. SDG’nin hâlâ bu kadar ciddi bir oranda Amerika tarafından desteklenmesi Türkiye’nin de elini zorluyor. Normalde Türkiye bu kadar sabırlı davranmayabilirdi. Yani bir zafer kazandığı Suriye’de istediğini elde edemiyor durumda olmak, Türkiye’nin hoşuna gitmiyor. Çünkü ülkenin bir bölümü, kendisinin terör örgütü olarak gördüğü bir kadronun elinde ve en iyi ihtimalle o terör örgütü dediğimiz kadro, askerlerini tümen tümen Suriye Ordusu’na katacak. Yani kendisini feshetmeyecek. Türkiye, İsrail’in Hamas’a yaptığı muameleyi YPG’ye yapamıyor. Hâlbuki, İsrail Hamas’ı nasıl görüyorsa, Türkiye de YPG’yi öyle görüyor. O söylem içinde. Ama “Silahsızlanacaksınız” diyemiyor, “entegre olacaksınız” diyor. Mesela İsrail Hamas’a “Hamas bütün güçlerini Filistin Kurtuluş Örgütü Fetih içinde entegre etsin” diyemiyor. İsrail buna razı olmaz. Ama Türkiye neye razı oluyor? ‘’Tamam bunlar silah bırakmasınlar ama Suriye Ordusu içinde entegre olsunlar.’’ Bu bile aslında Türkiye’nin verdiği bir taviz olarak okunabilir ve bunda işin içinde Amerika’nın oluşu önemli. 

Ama öte yandan, Türkiye hâlâ bence çıtayı fazla yükseğe koyuyor. Çünkü belirli bir derecede adem-i merkeziyetçilik kaçınılmaz. Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde, en azından iç güvenliği kendi asayiş birimleriyle yönetmelerini beklemek gayet normal. Sonuçta burada kurumlaşmış bir yapı var ve bu YPG yapısı neredeyse devletleşmiş bir yapı. Henüz bir Suriye Devleti yokken, kurumlaşmamış bir Suriye varken, bunların bir şekilde buharlaşacağını ve birdenbire yok olacağını beklemek de gerçekçi değil. Ama şu anda iyi bir noktaya geldik gibi gözüküyor çünkü Mazlum Abdi gerçekten hem Amerikalıların bastırmasıyla hem de Türkiye’nin oradaki kırmızı çizgilerini görerek esnek davranıyor. Esnek davrandığı konulardan bir tanesi de Deyrizor bölgesindeki petrol kaynaklarının, -ki burası Arap bölgesi- merkezi hükümete bırakılacağını, ancak kendilerinin petrolden, demografik oranında belirli bir pay almak istediklerini söylüyor. Yani petrol gelirlerinin ve petrolün bulunduğu coğrafi bölgenin de Şam’a bağlanacağını, ama pazarlık olarak kendilerine belirli bir oranda petrolden gelir bırakılmasını istiyor. Bu da gayet mantıklı. 

Uzun dönemde tartışılması gereken, Türkiye’nin askeri güçleri olacak. Çünkü Türkiye de herhalde sonsuza kadar Suriye’nin belirli bölgelerinde asker bulundurmayacak, onların da çıkması gerekecek. Türkiye’nin çıktığı Afrin bölgesindeki demografik yapıya bakmak gerekecek. Afrin’den çıkarılmış Kürtler var. Onların oraya dönmesi gerekecek. Bugün geldiğimiz aşamada birkaç hafta öncesine göre çok daha iyi bir yerdeyiz. Çünkü birkaç hafta önce korkulan şey, Halep’te çatışmaların ülke geneline yansıması ve Dürziler ve Aleviler örneğinde gördüğümüz azınlıklarla devlet arasındaki çatışmanın, Kürtlerle yaşanacak olmasıydı. Anlaşılıyor ki Halep’te yaşananlar yeterli derecede alarm yaratmış ve hem Şam hükümetini hem Mazlum Abdi’yi hem de Amerikalıları masaya çekmiş. Bence burada Türkiye’nin pragmatik davranması gerekiyor. İçeride bahsettiğimiz süreci de göz önüne alarak, şu anda bir zafer ilan etmesi gerekiyor: ‘’Biz istediğimizi elde ettik. YPG güçleri Suriye Ordusu içinde entegre olacaklar. Petrol konusunda da taviz verdiler, petrolü Şam hükümetine bırakacaklar. Deyrizor’dan da çıkacaklar. Uzun dönemde seçimler yapılınca da ülkeye de bakacağız ve biz ülkenin üniter devlet olmasını istiyoruz.’’ 

Ama üniter devletlerde bile seçilmiş valiler olabilir. Seçilmiş valilik sistemiyle Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde kendi valilerinin olması ve kendilerine ait yerel yönetimlerin olması, yerel parlamentoların olmasına Türkiye’nin ‘’evet’’ demesi gerekiyor. Türkiye, Suriye üzerine kendi üniter devletini dayatmaya çalışmamalı. Nasıl ki Türkiye kendi üniter devletini Irak üzerine dayatamadı, çünkü Irak’ta federatif bir yapı var ve Irak gibi, Suriye gibi zayıf devletler belki de ancak federatif bir yapıyla bir arada kalabiliyorlar. Bunu çok zorlarsan, adem-i merkeziyetçi yapı kopmaya doğru gidebilir. Ama belirli bir derecede esneklik bırakırsan, o adem-i merkeziyetçi yapı merkeze bağlı da kalabilir. O nedenle Türkiye’nin bunu iyi bir dengede tutması gerekiyor. 

Abdullah Öcalan’ın bu konuda oynaması gereken bir rol olabilir, ama Öcalan’ın YPG üzerindeki etkisi o kadar da fazla değil. Abdullah Öcalan’ın bana göre Türk Kürt tabanındaki meşruiyeti de biraz Rojava’daki hareketi meşru görmesi ve Rojava’daki gidişata destek vermesi nedeniyle oldu. Şunu anlamak gerek: Türkiye’deki Kürtlerin psikolojisi açısından, ‘’Rojava ile Diyarbakır’daki Kürt’ün ne alâkası var?’’ diyebilirsin. Ama öyle değil. Bence, Diyarbakır’daki Kürt de Rojava’ya, bir bakıma kendi akrabalarının kuracağı bir yapı olarak bakıyor ve Türkiye’de belki elde edemediğini, belki de elde etmek istemediğini -çünkü Türkiye’de böyle bir şey gerçekçi değil- orada kendi kültürel haklarıyla, kendi siyasi haklarıyla, kendi polisiyle görmek, onlara bir gurur kaynağı veriyor. Bunun adına, Türkiye’de tatmin edemedikleri vatansever Kürt milliyetçiliği diyelim. Eğer bir vatanları olarak da Rojava’yı göreceklerse buna Türkiye’nin ‘’hayır‘’ dememesi gerekiyor. Türkiye’deki Kürtlerin Rojava’ya nasıl baktığını, Abdullah Öcalan’ın da Rojava’ya nasıl baktığını iyi düşünüp, iyi anlamamız gerekiyor. Bu onlar için bir gurur kaynağı. Onlar için bu bir onur meselesi ve Türkiye Rojava’da bir esneklik sağlamalı. Madem PKK’yla masaya oturdu, madem Türkiye PKK ile konuşuyor, YPG ile de masaya oturup konuşabilmeli, Mazlum Abdi’yle de konuşabilmeli. Geçmişte bunlar yapılmıştı, bu yapılanmayla Türkiye konuşmalı ve onları kendine bağlamalı. Nasıl ki Türkiye, Talabani’yi ve Barzani’yi belirli bir oranda kendine bağladı, Irak’taki Kuzey Kürt bölgesi Türkiye’de çok ciddi ekonomik, stratejik, diplomatik ilişkiler içinde, neden günün birinde Türkiye de aynı şekilde Haseke, Rakka’yla ve Afrin’le aynı derecede ekonomik ticari ilişkiler içinde olmasın? Bir barışma gerekiyor. Bu barışma ekonomik, diplomatik bir barışma olmalı ve Amerika da bunu istiyor. Bana göre şu çok önemli, eş-Şara da istiyor. Ahmet eş-Şara aslında Türkiye’den daha esnek bu konularda. Ahmet eş-Şara’yı masada sertleşmeye iten Ankara. Ankara daha esnek davransa o da daha esnek davranabilir. 

Ruşen Çakır: Eş-Şara demişken bir fotoğraf göstereceğim, sen görebilecek misin bilmiyorum. Eş-Şara bugün Kremlin’de Putin’le görüştü biliyorsun. Bence çok tarihi ve çok önemli bir görüşme bir görüşme. Putin, “Biz hep zaten Suriye’nin çıkarlarını her zaman düşündük” demiş. Eş-Şara da, ‘’Rusya’yla yapılan anlaşmalar geçerli’’ minvalde bir şey söylemiş. Bayağı iyi anlaşmışlar herhalde. Ne dersin? Ben mi abartıyorum?

Ömer Taşpınar: Bu, Türkiye’yi çok ciddi ilgilendiren bir gelişme. Ahmed eş-Şara’nın, sembolik olarak Beşar Esad’ın olduğu Moskova’ya gelmesi, Beşar Esad’ın olduğu bir ülkede Putin’le görüşmesi ve Putin’e “Aslında sizin Tartus’taki askeri ve deniz üssünüz hâlâ kullanılabilir durumda. Eski anlaşmalara bağlı kalabiliriz” demesi, bir kere Rusya’yı düşman olarak görmediğini gösteriyor. Hâlbuki Rusya’yı düşman olarak görmek için HTŞ’nin elinde çok neden var. Ama asıl düşman olarak gördükleri bence hâlâ İran. İran’la böyle bir görüntü veremeyecek. Yani biz Ahmet eş-Şara’yı Tahran’da göremeyeceğiz, ama Rusya’da gördük. Rusya’nın kısa bir dönem içinde tekrar belirli bir askeri gücünü Suriye’ye kaydırabileceğini de görebiliyoruz. Bu, Türkiye için niye önemli? Bir kere, Türkiye, Rusya’nın Suriye’de olmasını kendisinin güç kaybı olarak görmüyor. Türkiye, Rusya’nın Suriye’de olmasını Türk-Rus ilişkilerinin iyi gitmesi açısından görüyor. Belki şu anda spekülatif gelebilir ama, bu içinden çıkılmaz hâle gelmiş S-400 meselesinde, eğer bu S-400’ler Tartus’taki bir Rus üssüne giderse, Türkiye, ‘’biz bunları Suriye’ye hediye ediyoruz, Suriye de bunları bir şekilde Rusların bulunduğu bölgelerde kullanacak. Ruslar Suriye Ordusu’na bu konuda teknik eğitim verecek’’ dediği anda, İsrail’in bombalamasını engeller. İsrail, Rusların elindeki S-400’leri Suriye’de bombalayamaz. Çünkü bu, İsrail’in Rusya’yla bir savaş haline girmesine neden olur. Ama Türkiye S-400’leri Suriye’ye kendisi verse veya kendi kuracağı askeri üsse koysa, İsrail bunları bombalamaya kalkabilir. Suriye-Rusya ilişkilerinin bu kadar düzeliyor olması, Türkiye’nin S-400’leri elinden çıkarması açısından da bir fırsat penceresine dönebilir. Şu anda bu spekülasyon, farkındayım. Belki böyle bir şey gerçekleşmeyecek. Belki S-400’lere farklı bir çözüm bulunacak ama, her ne kadar uzak olsa da bu da bir alternatif olarak karşımızda şu anda. 

Ruşen Çakır: Ömer noktayı koyalım, Transatlantik’i burada sonlandıralım, Gönül’e selamlarımızı iletelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere diyelim. İzleyicilerimize de çok teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.