Öcalan’ı merkeze alan bir süreç başarılı olamaz mı? Ruşen Çakır’ın konuğu Prof. Dr. Burak Bilgehan Özpek, “terörsüz Türkiye” sürecinde gelinen noktayı, Kürt meselesi ile demokratikleşme arasındaki bağı, Öcalan’ın yeniden gündeme alınmasının ne anlama geldiğini yorumladı.
Prof. Dr. Burak Bilgehan Özpek, bir yıllık terörsüz Türkiye sürecinin ardından Türkiye’nin demokratikleşme veya Kürt sorununda anlamlı bir yol alamadığını söyledi. Hükümetin “terörsüz Türkiye” sloganına rağmen kayyum uygulamalarının ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskıların devam ettiğini hatırlattı:
“Üzerinden bir sene geçmesine rağmen ne Kürt meselesi çözüldüğü için demokratikleşiliyor, ne de demokratikleşme adımları atıldığı için bu mesele çözülebilir hale geliyor. Kayyumlar hâlâ yerinde duruyor, Demirtaş hâlâ içeride. İfade hürriyeti konusunda çok ciddi sıkıntılar yaşamaya devam ediyoruz; artarak devam ediyor. Tabirimi hoşgörün, leblebi gibi içeriye adam alınıyor.”
Hükümetin Kürt meselesine bakışının “demokratik uzlaşma süreci değil, kazanılmış bir savaşın yönetilmesi” mantığına dayandığını söyleyen Özpek, “Erdoğan’ın zihninde kazandığı bir savaştan sonra neden taviz vermesi gerektiğine dair bir sonuç yok. O yüzden meseleye Öcalan üzerinden girmeleri yanlış. Çünkü bu, barışın değil, iktidarın devamının aracıdır” dedi.
Öcalan’ı merkeze alan bir süreç başarılı olamaz mı?
Özpek, devletin ve iktidarın yeni süreçte Öcalan’ı yeniden “muhatap” haline getirmesinin hem Kürt sorununun demokratik çözümüne hem de Türkiye’nin demokratikleşmesine zarar verdiğini vurgulayarak, “Öcalan’ın gelip Meclis’te konuşması ya da liderlik egosunun sürekli okşanmasıyla demokratikleşmenin bir ilgisi yok. Hükümet, doğrudan Öcalan ve PKK ile muhatap olarak diğer aktörleri bypass etti. Dolayısıyla ‘terörsüz Türkiye’ ile demokratikleşme arasında bir bağ kurulamıyor” diye konuştu.
Özpek’e göre hükümetin beklentisi barıştan çok, Kürt seçmeni patrimonyal mekanizmalarla kendi kontrolüne almak:
“Bugün Erdoğan’ın bu süreçten beklediği, Öcalan’ın Kürt siyasi hareketinin temsilini kazanması ve kazandığı bu temsili kendi iktidarını perçinlemek için seferber etmesi. Bunun içinde Kürt sorunu yok, demokratikleşme yok. Sadece iktidarı koruma refleksi var.” 
“Demirtaş’ın çıkması süreci bozar çünkü demokratik bir figür”
Özpek, Selahattin Demirtaş’ın içeride tutulmasının temel nedeninin, onun temsil ettiği demokratik çizginin Öcalan merkezli bir süreçle çeliştiğini ifade ederek şunları söyledi:
“Demirtaş’ın genel itibariyle personası şuydu: Kürt meselesinin çözülebilmesi için Türkiye’nin demokratikleşmesi ön koşuldur. Ama şu anda yaşadığımız süreç, silahlı örgütün liderini siyasi hareketin temsilcisi yapma süreci. Hükümet, HDP ile PKK arasındaki ayrımı yok sayıyor. Demirtaş bu ayrımı kurmak istediği için cezalandırılıyor.”
Özpek, Demirtaş’ın serbest kalmasının “iktidar açısından tehlikeli” olduğunu çünkü toplumun ona Öcalan’dan çok daha fazla güven duyduğunu belirterek, “Kamuoyu araştırmalarında Kürt seçmenin Demirtaş’a olan ilgisinin Öcalan’a olan ilgisinden çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Demirtaş hiç konuşmasa bile dışarıda olması bile siyasi bir olay olur. Bu yüzden onun çıkması süreci bozar. Çünkü Öcalan’ı değil, Demirtaş’ı takip eden bir kitle var” dedi.
“CHP komisyonda sadece kendini korumak için var”
Özpek CHP’nin çözüm komisyonuna katılımının, idealist bir motivasyonla değil, siyasi sistemin dışına itilmemek amacıyla gerçekleştiğini söyledi:
“Cumhurbaşkanı adayı içeride, her an kayyum atanabilir. CHP’nin amacı sürece katılarak baskıyı hafifletmek ve meşru bir aktör olarak kalmak. Bu partinin ayakta kalması Türkiye demokrasisi için iyidir ama niyeti bu değil.”
“Meclis’in Öcalan’ın ayağına gitmesi siyaseti sarsar”
Son dönemde gündeme gelen “komisyonun Öcalan’la görüşmesi” fikrine tepki gösteren Özpek, bunun Türk demokrasisi açısından tehlikeli olduğunu savundu:
“Meclis’in Öcalan’ın ayağına gitmesini, meşru muhatap olarak kabul etmesini çok sakıncalı buluyorum. Böyle bir temas gerçekleşirse siyaset temelden sarsılır. Toplum Öcalan’ın ismini gördüğü anda reaksiyon veriyor. Bu sadece milliyetçilerden değil; Atatürkçülerden, İslamcılardan da geliyor.”
Videonun deşifresi:
Ruşen Çakır: İlk olarak Profesör Burak Bilgehan Özpek’le konuşacağız. Şunu öncelikle vurgulamak istiyorum. AK Parti ve MHP’den kimseyi çıkartamıyoruz. Çok ilgi göstermiyorlar, öyle söyleyelim. Umarım önümüzdeki dönemlerde onları da konuk edebiliriz ama CHP, DEM Parti, Türkiye İşçi Partisi, HÜDAPAR, İYİ Parti, bunların hepsi, bir de aynı zamanda Zafer Partisi, Meclis’te yok ama Zafer Partisi Sözcüsü Azmi Karamahmutoğlu da olacak. Önce Burak’la başlayalım. Burak, merhaba.
Burak Bilgehan Özpek: Merhaba.
Ruşen Çakır: ‘‘Terörsüz Türkiye’’ adını devlet seçti, bir yılı aştı. Bir şeyler oldu, çok şey de olmadı. Beklenen birçok şey de olmadı. Önce bir girizgâh yapalım. Bir yıl öncesine kıyasla daha elle tutulur, gözle görülür bir süreç yaşıyor muyuz sence?
Burak Bilgehan Özpek: Bence yaşamıyoruz. Şimdi Türkiye’de geleneksel entelektüel paradigma Kürt meselesiyle demokratikleşmeyi ilişkilendirir. Bunun nasıl olduğu tartışma konusudur. Yani ‘‘Kürt meselesi çözülmeden demokratikleştirilemez’’ argümanı bir tarafa, ‘‘demokratikleşilmeden Kürt meselesi çözülemez’’ argümanı diğer tarafa konulabilir. Bu tartışılabilir ama neticede bu iki meselenin birbiriyle çok ilişkili olduğu düşünülür. Şimdi benim görebildiğim kadarıyla, üzerinden bir sene geçmesine rağmen bu mesele, yani terörsüz Türkiye meselesi, demokrasiyle çok alakalı ilerlemiyor. Yani ne Kürt meselesi çözüldüğü için, somut adımlar atıldığı için demokratikleşiliyor ne de demokratikleşme adımları atıldığı için bu mesele çözülebilir hâle geliyor. Dolayısıyla geride bıraktığımız bir sene içerisinde mesela kayyumlar hâlâ yerinde duruyor. Demirtaş hâlâ içeride. Bununla birlikte sadece Kürt belediyelerine değil, aynı zamanda İstanbul gibi, yani Cumhuriyet Halk Partisi ile özdeşleşen birçok il ve ilçe belediyesine; Antalya, Adana gibi bu illerin belediye başkanlarına operasyon düzenlendi ve bunlar içeri alındılar. Ve genel itibarıyla baktığımız zaman ifade hürriyeti konusunda çok ciddi sıkıntılar yaşamaya devam ediyoruz, artarak devam ediyor. Yani tabirimi hoş görün, leblebi gibi içeriye adam alınıyor. O yüzden ne demokratikleşme safhasında ne Kürt meselesinin çözümü konusunda somut herhangi bir adım göremedik.
Ruşen Çakır: Burada, tam bu noktada, Mehmet Uçum geçen, o biliyorsun uzun analizler yazıyor. Kimisini tweet olarak atıyor, kimisini Anadolu Ajansı servis ediyor. En son Anadolu Ajansı‘nın servis ettiği şeyde ‘‘İki şeyi birbirinden ayırmak gerekir’’ dedi. İki ayrı süreç tarif etti: Yani bir PKK’nın feshi süreci, ondan sonra demokratikleşme süreci diye. Senin bu değerlendirmen, ikisinin aslında böyle ayrılamaz olduğunu düşünüyorsun anladığım kadarıyla. Bu Mehmet Uçum’un önermesi, ki belli ki devlette baskın olan eğilim. Bu, olamaz bir şey mi yoksa olması yanlış olacak bir şey mi?
Burak Bilgehan Özpek: Yani Kürt sorununu çözmek için doğrudan ilk adım olarak Öcalan’ı meşru muhatap olarak almayı kabul ederseniz, birbiriyle ayırma eğilimine girersiniz bir noktadan sonra. Yani birbiriyle çok alakasız şeyler. Çünkü Öcalan’ın gelip Meclis’te konuşması, meşru bir aktör olması veyahut Öcalan’ın liderlik egosunun okşanması, sürekli devam eden hâl ile demokratikleşmenin bence bir alâkası yok. Ama Kürt sorununun çözümüyle demokratikleşmenin bir alâkası var. Hükümetin şu anda bu hatırlatmayı yapma gereği, sürece çok yanlış bir yerden başladıkları için; Öcalan’la ve doğrudan PKK’yla muhatap oldukları için ve geriye kalan bütün aktörleri baypas ederek bu şekilde ilerlemeye çalıştıkları için elbette ki demokratikleşmeyle terörsüz Türkiye sürecini birbirinden ayırmaya çalışacaklar. Yani bunun sebebi, meseleye çok yanlış yerden dâhil olmaları. Bununla birlikte bir de bir hatırlatma yapmayı yerinde buluyorum şu aşamada. Hükümetin bu meseleye bakış açısı, kazanılmış bir zafer sonrası, yani PKK’ya karşı kazanılmış bir zafer sonrası PKK’nın etki edebileceği Kürt seçmenin olabildiğince patrimonyal mekanizmalar üzerinden hükümete entegre edilmesi. Yani zaten savaşı kazandığı için ayrıyeten hükümet bir müzakere yapma ihtiyacı duymuyor. Yani Tayyip Erdoğan’ın zihninde, kazandığı bir savaştan sonra niçin kendi gücünden taviz vermesi gerektiğine dair bir sonuç yok ve olmasına gerek de yok. Yani bu şekilde düşündüğü için olmasına gerek de yok. Yani bugün Tayyip Erdoğan’ın bu süreçten beklediği bana sorarsanız, olabildiğince Öcalan’ın Kürt siyasi hareketinin temsilini kazanması ve kazandığı bu temsili kendi iktidarını bir şekilde perçinlemek için seferber etmesi. Bunun karşılığında da işte dediğim gibi patrimonyal mekanizmalar üzerinden kaynaklardan bazı paylar alması. Yani bunun içerisinde Kürt sorunu yok, bunun içerisinde demokratikleşme yok. Bunun içerisinde 25 yıllık AKP hikâyesinin farklı aktörlerle girdiği ilişkilere benzer bir ilişki modeli var. Dolayısıyla Öcalan’ın meşrulaşması, meşrulaşıp Kürt siyasi hareketinin temsilcisi olması ve elde ettiği bu gücü, yani bütün Kürtlerin temsilcisi olarak muhatap alınma gücünü Erdoğan’ın iktidarının devamı için seferber etmesi bekleniyor. Şimdi hükümetin beklentisi bu. Öte tarafta benim görebildiğim kadarıyla bu meseleyi müzakere edilerek barışa ulaşma gibi daha netâmeli, daha estetik bir sürece çevirmek isteyen başka aktörler var. Milliyetçi Hareket Partisi ve DEM Parti’nin bir kısmı bence bu niyette. Dolayısıyla bu müzakere sürecinin hem Kürt sorunu açısından hem de demokratikleşme açısından bazı sonuçlar üretebileceğini düşünüyorlar. Şimdi bu ayrışma, yani AKP ile MHP ve DEM’in bir kısmı arasındaki ayrışma, bence süreci donuk bir şekilde bırakıyor. Yani sürekli olarak kendi bulunduğu yerde hareket etmeye çalışan ama hareket edemeyen bir patinaj hâli söz konusu. Çünkü bir ayak gazda bir ayak frende gibi bir durum var şu anda. O yüzden bu iki grup, yani çözüm sürecini farklı şekilde yorumlayan iki grup, birbirleriyle yüzleşmedikçe, birbiriyle anlaşmadıkça, ortak nokta bulmadıkça hareket edeceğimizi de düşünmüyorum burada.
Ruşen Çakır: Bu, şimdi söylediğin husus önemli. Tam şunu soracaktım. O klasik, daha önce de konuştuk bunu diye hatırlıyorum seninle başka bir yayında. ‘‘Erdoğan, Bahçeli arasında fark var mı?’’ diye soracaktım. Sen o konuya kendin, Erdoğan ve Bahçeli olarak değil ama AK Parti ve MHP olarak girdin. O zaman ona şöyle bir şey ekleyeyim. Peki burada mesela CHP, ki komisyona da girdi ve sürece bir şekilde destek veriyor CHP, yani en azından süreç karşıtı değil. CHP burada nasıl bir rol oynayabilir? Etkisi olamaz mı? Yoksa demin söylediğin AK Parti ile DEM Parti, MHP ayrışmasında DEM Parti, MHP’nin yakınında durabilir mi? Durursa bir etkisi olur mu?
Burak Bilgehan Özpek: Bence Cumhuriyet Halk Partisi’nin komisyonda olma sebebi, tamamıyla siyasi sistemden dışlanmamak ve siyasi sistemin içinde olmak, meşru bir aktörü olmak gibi bir arzudan kaynaklanıyor. Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisine has koşulları var ve bu parti üzerinde çok büyük bir baskı var Ruşen abi, yani cumhurbaşkanı adayı içeride ve her an kayyum atanabilir partiye. Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin olabildiğince bu “cooptation” dedikleri, bir şekilde ilişkilenerek aktörü değiştirme, yani iktidarı etkileme gibi bir yol izlediğini düşünüyorum. Bunun da kendisi açısından doğru olduğunu düşünüyorum açıkçası. Yani Cumhuriyet Halk Partisi’nin bulabildiği her fırsatta bir şekilde sürece ve sisteme eklemlenerek hükümeti yönlendirmeye, yönetmeye çalışması, ittifak zeminlerini genişletmeye çalışması, belirli konularda, belirli mevzularda hükümetin karşısında oluşabilecek bazı koalisyonlar kurmaya çalışması bence kendi açısından mantıklı. Yani bunu söylemek zorundayım. O yüzden Cumhuriyet Halk Partisi’nin komisyonunda olma motivasyonu Kürt sorununun çözümü değil ya da Türkiye’nin demokratikleşmesi değil. Yani olabildiğince kendi üzerindeki baskıyı hafifletmek ve sistemin meşru bir aktörü olmak. Ha, Cumhuriyet Halk Partisi’nin ayakta kalması, yaşaması Türkiye’nin demokrasisi için iyi midir? İyidir, bu onun sonucu. Ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin amacı bu değil. Kürt sorununu çözmek de değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi de değil, tamamıyla sistemden dışlanmamak ve karşısında büyük bir koalisyon bulmamak. Yani CHP’nin komisyon dışında kalması, MHP’nin, DEM’in ve AKP’nin birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’ni dizayn etmesinin yolunu açabilirdi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin komisyona girmesi biraz bunu engelliyor. Bu açıdan bence çok mantıklı bir adım attılar orada kendileri açısından. İkincisi, Cumhuriyet Halk Partisi’nin biliyorsunuz savrulmaması lazım. Yani şu anda AKP ve CHP aslında zor durumdalar. Yani bunlar bir yandan Kürt oyu alması gereken partiler, iktidara gelmek ya da iktidarlarını devam ettirmek için. Bir yandan da ana akım seçmeni kendi bünyelerinde barındırmak zorundalar. Orada dengeli bir yol izlemek gerekiyor. Yani komisyonun dışında kalarak aslında Cumhuriyet Halk Partisi’nin kolaylıkla kendisine çekebildiği, özellikle büyükşehirlerde yaşayan Kürt seçmen oylarını da biraz bünyesinde tutmaya çalıştığını görüyoruz. O bakımdan yani CHP’nin komisyondaki varlığı Cumhuriyet Halk Partisi’nin idealist bir şekilde Kürt sorununu çözmek isteyişinden ya da Kürt sorununa yönelik somut bir programı olmasından falan kaynaklanmıyor bence. Tamamıyla kendi selahiyeti için, yani kendi partisini korumak için, kayyumdan korumak için ve biraz daha orta vadede Kürt seçmenle arasında bir mesafe oluşmaması için komisyonda olduğunu düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Peki, Demirtaş konusunu da sormak istiyorum. 8 Ekim’de yeni bir beklenti oldu, taliyesi, ki aslında daha önce verilmiş çok karar var, o zaman edilmemişti, belki bu sefer olur dendi, yine olmadı. Ve şey yorumu yapıldı biliyorsun, iddialar da ortaya atıldı: ‘‘Öcalan engelliyor, Öcalan çıkmasını istemiyor’’ diye. Bu tür şeylere itibar ediyor musun? Ve ama daha önemlisi, Selahattin Demirtaş’ın çıkması hâlinde şu anda içinden geçtiğimiz terörsüz Türkiye ya da yeni çözüm süreci nasıl etkilenir sence?
Burak Bilgehan Özpek: Bu zor bir soru. Çünkü Selahattin Demirtaş’ın son 10 senede ya da şöyle söyleyelim, 2015 senesinden 2023 seçimlerine kadar temsil ettiği bir felsefe vardı. Ve bu da HDP’nin, DEM’in, yani aynı partiler bunlar, siyasi sistemin bir parçası olarak ve muhalefetin bir parçası olarak Türkiye’deki demokratikleşme sürecini destekleyeceği argümanına dayanıyordu. Dolayısıyla metodoloji olarak Selahattin Demirtaş, siyaseten Kürt meselesinin çözümü yönünde bir yaklaşım sergiledi ve Kürt meselesinin çözülebilmesi için de Türkiye’nin demokratikleşmesini ön koşul olarak kabul etti. Yani Demirtaş’ın genel itibarıyla personası buydu. Ve bugün aslında bir çözüm süreci başlıyorsa, oturup şunu düşünmek lazım: Bu süreç acaba PKK’nın terör faaliyetlerinden dolayı oluşturduğu maliyetten ötürü mü başladı, yani bu maliyetler artık baş edilemez maliyetler olduğu için mi hükümet bir süreç başlattı, yoksa Demirtaş’ın temsil ettiği çizgi %10 bandında siyaset üzerinde etkili bir parti yarattığı için mi başladı? Bunları konuşmak lazım. Şimdi Demirtaş’ın söylediği şey çok netti. ‘‘PKK’ya silah bırak söyleminin sahibi ben değilim,’’ diyordu mesela. Yani, ‘‘PKK askerî bir örgüt, elinde silah var. Ben ise bir siyasetçiyim, ben siyaseten ilerleyebilirim.’’ Şimdi hükümetin söylediği şey neydi? PKK’nın bütün günahlarından Demirtaş’ın da sorumlu olduğu cümlesiydi. Şimdi dolayısıyla Demirtaş ise bunu kırmak için PKK ile kendi arasına mesafe koymaya çalıştı. Veyahut Ruşen abi, biz entelektüeller öyle bir vehme kapıldık, bunu da bilmiyorum yani. Ama bunu aktif olarak yapmaya çalıştığını, ima ettiğini ve siyaseten ilerlemeye çalıştığını ben gözlemledim. Oysa bu süreç, yani şu anda yaşadığımız süreç, silahlı örgütün liderini siyasi hareketin temsilcisi yapma süreci. Yani nedense PKK ile HDP arasındaki ayrım bir şekilde bu hükümet tarafından yok sayılıyor ve sanki HDP PKK’ya söz geçirebilirmiş gibi geride bıraktığımız 10 sene içerisinde Demirtaş PKK’nın suçlarından dolayı sorumlu tutulup cezaevine konuyor. Şimdi yine aynısı oluyor: Silahlı örgüt lideri, terör örgütü lideri siyasi partinin nihai karar alıcısı konumunda tanımlanıyor. Dolayısıyla Kürt siyasi hareketinin, o Demirtaş’ın tanımladığı rolü artık oynamadığını görüyoruz. Yani Öcalan’la çok fazla ilişkilendiğini, PKK ile çok fazla ilişkilendiğini görüyoruz. Demirtaş’ın çıkması bu açıdan çok riskli. Yani şu projenin devam etmesi açısından çok riskli. Yani Demirtaş istemese de, Demirtaş kendisini soyutlasa da çok riskli. Yani biz yaptığımız kamuoyu araştırmalarında Kürt seçmenin Demirtaş’a olan ilgisinin Öcalan’a olan ilgisinden çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Yani Demirtaş hiç konuşmasa bile, dışarıda olan bir Demirtaş’ın, eşiyle dostuyla özel sohbetlerde bulunan bir Demirtaş’ın bir siyasi karakter olmasının önüne kendisi bile geçemeyebilir. Dolayısıyla onun hapisten çıkartılması, hem Öcalan’ın hegemonyası açısından Kürt siyaseti üzerinde hem de devam eden süreçte iktidarın beklentileri açısından çok sıkıntılı. O yüzden Demirtaş’ın ben bir şekilde içeriden çıkartılmamasına şaşırmadım. Yani şu denklemi bozan bir karakter ve ne kadar teminat alınırsa alınsın. Yani bugün mesela Ekrem Bey, “Ben artık cumhurbaşkanı adayı değilim” deyip içeriden çıksa sizce toplum Ekrem Bey’i böyle görmekten vazgeçecek mi? Yani Selahattin Demirtaş da “Ben Öcalan’ın liderliğini kabul ediyorum kardeşim. Siyaseten ilerleyemedik. Burada başarı PKK’nındır” dese sizce toplum bunu kabul edecek mi? O yüzden bu figürler iktidar açısından çok daha maliyet oluşturuyor. Yani iktidar açısından maliyet oluşturan Öcalan’ın kendisi değil. Öcalan’la hem pragmatik bir barış yapılır hem pragmatik bir savaş yapılır. Ama Demirtaş siyaseten demokratikleşmeyi ön koşul olarak sunduğu için Kürt sorununun çözümü açısından, bu da doğrudan Erdoğan’a “gücünden taviz ver ve toplumla, kurumlarla bu gücü paylaş, hukukla bu gücü paylaş” dediği için çok riskli aktörler hâline geliyor, Demirtaş gibi aktörler.
Ruşen Çakır: Biraz süreç muhaliflerine bakacak olursak şimdi, sizler de yapıyorsunuz kamuoyu araştırmaları, başkalarını da takip ettiğini biliyorum. Genellikle şöyle bir şey çıkıyor biliyorsun: İsteyen çok ama olur diyen çok az. Yani temenni yüksek ama güven çok düşük kamuoyunda bu sürece yönelik olarak. Ve sürecin halkla ilişkileri anlamında kimse de pek bir şey yapmıyor. Yani özellikle AK Parti’nin, Erdoğan’ın bunu pazarlama konusunda bariz bir gayreti olduğunu görmüyoruz. Buna rağmen, açıkçası ben bilmiyorum sen ne dersin, buna açıkça karşı çıkan bir İYİ Parti’nin ya da Zafer Partisi’nin süreçten çok da fazla, süreç karşıtlığından çok da fazla istifade edebildiklerini görmüyorum. İşler ciddiye binmediği için mi böyle, yoksa orada bir sorun mu var?
Burak Bilgehan Özpek: Şimdi iki yaklaşım var orada. Birincisi diyor ki: ‘‘Türkiye’de kutuplaşma had safhaya ulaşmış durumda ve çözüm süreci gibi meseleler toplumun kanaatini değiştirmez. Yani CHP ve AKP’nin dışında herhangi bir yol açılmaz milliyetçilere. Dolayısıyla AKP ve CHP’nin toplam oyu %70-80 civarındadır ve ne olursa olsun, hangi karar alınırsa alınsın, CHP’nin komisyonda olup olmaması fark etmeksizin milliyetçi partiler bu kutuplaşma ortamından bir oy çıkartamaz.’’ Bu birinci görüş. İkinci görüş de şunu söylüyor: ‘‘Hayır,’’ diyor, ‘‘Aslında toplumda ciddi anlamda bir kararsız kesim var. Bu kararsız kesim, AKP ve CHP’nin kor çekirdek seçmeninin dışında kalan ve yeni bir mecra arayan insanlardan oluşuyor. Dolayısıyla milliyetçilik bu insanları Öcalan süreci ciddileştikçe daha fazla cezbedecektir.’’ Şimdi ben hâlâ sürecin ortasında olduğumuzu düşünüyorum. Çünkü çok büyük kurumsal sıkıntılar yaşayan bir İYİ Parti oldu geçtiğimiz 1,5-2 sene içerisinde, ciddi anlamda. Parti genel başkan değiştirdi. Milletvekillerinin %25’i partiden ayrıldı. Birçok önemli isim istifa etti ve kurumsal kapasitesi çok zayıflamış gözüktü. Partisinin önceliği siyaset yapmaktan ziyade ayakta kalmak, tabelasını ayakta tutmak oldu. Yavaş yavaş bence İYİ Parti toparlanıyor. Bu aşamada Zafer Partisi de topa girdi, yani bir aktör oldu. Özellikle Ümit Özdağ seçimlerden sonra bence muhalif kanallarda, muhalif medyada çok fazla gözüktü. Hatta bir araştırma yaptık, yani bir sene içerisinde 55 kere canlı yayına çıkmış muhalif kanallarda. O da bir meşruluk kazandı muhalif seçmenin gözünde. Böyle değildi 2023 öncesi. Dolayısıyla orada bence bir potansiyel var. Yani bu süreç somutlaştıkça, işte Meclis’te Öcalan sloganı atıldıkça ya da yine parlamentoda Pervin Buldan’la Turhan Çömez tartışmasına benzer tartışmalar yaşandıkça, mevcut durumdan memnuniyetsiz, temsil edilmediğini düşünen seçmenler kolaylıkla milliyetçilik üzerinden siyasete bağlanabilirler, partilerin kurumsal yapısı da ayakta kalırsa tabii ki. O yüzden ben orada böyle bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Yani bendeki kamuoyu sonuçları açıkçası gördüğüm sonuçlardan farklı. Yani sizin yayına çıkan arkadaşlar da oluyor, onlardan daha farklı sonuçlara ulaşıyoruz biz. Dolayısıyla böyle bir potansiyel var, milliyetçi partilerin yükselme potansiyeli var. Ve uzun zaman sonra Ruşen abi, dikkat etmişsinizdir, yani Erdoğan yanlılığı ve Erdoğan karşıtlığının ötesinde de bir ideolojik hat oluştu Türk siyasetinde. Yani bütün ideolojileri, bütün programları, bütün söylemleri baypas eden bir Erdoğan karşıtlığı var. Yani Cumhuriyet Halk Partisi bugün işte ne bileyim Adnan Beker’in, Cemal Enginyurt’un sürekli Halk TV‘ye çıktığı ve en popüler milletvekili olarak gözüktüğü bir parti. Yani bu, çok yalın tabirle, artık ideolojilerin olmadığı, Erdoğan karşıtlığının, Erdoğan’a karşı kim daha hararetli muhalefet yaparsa onun çok sevildiği bir dönemi gösteriyor bize. Ama CHP’nin de komisyona katılmasıyla birlikte bu kutuplaşma atmosferi bence biraz zayıfladı ve o milliyetçi söylem kendine yer bulmaya başladı. O açıdan bakacağız. Yani ben kesinlikle başarılı olur/olamaz demiyorum. Çünkü siyaset tek değişkenli değil. Gündem olabilir ama partilerin kurumsal yapısı o gündemi kullanmaya müsait olmayabilir. Eğer kullanabilirlerse ben milliyetçi blokta daha somut, daha gölgesi yüksek, daha gövdeli bir duruş bekliyorum. Oy potansiyeli açısından da bunun gerçekleşeceğini düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Bu bağlamda mesela komisyondan bir heyetin Öcalan’la görüşmesi meselesi var biliyorsun. DEM Parti istiyor. MHP açık destek verdi. Önce Feti Yıldız verdi, sonra bizzat Devlet Bahçeli grup toplantısında söyledi. Gerçekleşecek gibi gözüküyor ama yine de emin değilim. Çünkü AK Parti ve CHP’nin hâlâ tam olarak ne pozisyonda olduğunu bilmiyoruz ama bu herhâlde çok önemli bir eşik olacak. Burada iki şey sormak istiyorum: Bir, sen ne düşünüyorsun heyetin gitmesi ihtimaline? Bu doğru mu yanlış mı? İki, nasıl bir efekt olur? Yani mesela bu bahsettiğim partiler, bu görüşme gerçekleştikten sonra, ki çok sembolik bir şey olacak aynı zamanda bu tabii ki, içerikten bağımsız, bunu herhâlde çok kullanacaklar.
Burak Bilgehan Özpek: Yani ben en başından bu yana Türkiye’nin demokrasisini ve Kürt sorununu ilgilendiren bir konuda doğrudan Öcalan’ın muhatap alınmasına karşı olduğum için, Meclis’in Öcalan’ın ayağına gitmesini, Meclis’te oluşturulan bir komisyonun Öcalan’la görüşmesini, yani Öcalan’ı ayağına getirse de aynı şeyi söylerdim, yani bir şekilde temas etmesini ve meşru muhatap olarak kabul etmesini açıkçası hem Türk demokrasisi açısından hem de sağlıklı bir çözüm açısından çok sakıncalı gördüm. Yani bunu konuşabiliriz, çok teferruatlı bir şekilde. Fikrimi sorduğunuz için söyledim. Bunun gerçekleşmesi durumunda da hakikaten siyaset bence çok temelden sarsılır, siyasi tablo değişir. Bugün AKP ve CHP’nin böyle bir marjinal hamleden uzak durma sebebi de bu zaten. Çünkü baktığınız zaman insanlar bu Kürt sorununun çözülmesini istiyorlar. Yani hiç kimse sürekli savaş psikolojisi içerisinde yaşamak istemiyor. Yani bunun barışçıl çözümü aslında toplumda arzulanan bir şey. Fakat Öcalan’ın muhatap alındığı, Öcalan’ın bir şekilde karar verici olduğu, şeffaf olmayan, bir şekilde Öcalan’ın gizemli konuşmalarıyla sanki çok büyük teorik bir çerçevesi varmış gibi Kürtlere sunulan, Türklere de büyük bir millî güvenlik çerçevesiyle takdim edilen fakat kimsenin inanmadığı bir durum ortaya çıkıyor. Yani toplum Öcalan’ın ismini gördüğü anda buna reaksiyon veriyor. Buna reaksiyonu da sadece bizim o doktriner anlamda milliyetçilerin verdiğini düşünmeyin. Atatürkçüler de veriyor, İslamcılar da veriyor. Yani birçok insan Öcalan’ın meşru muhatap olarak alınmasına, hele parlamentonun muhatabı olarak algılanmasına, eğer komisyon İmralı’ya giderse Öcalan’ın ayağına komisyonun götürülmesine çok büyük reaksiyon verecektir bana sorarsanız. Bakalım görelim yine. Benim tahminim bu yönde.
Ruşen Çakır: Peki, şeyi de bir konuşalım, Suriye meselesi. Biliyorsun, Suriye meselesinin aslında süreci tetikleyen bir olay olduğu yorumu çok yapıldı, ki ben de büyük ölçüde buna katılıyorum şahsen. Özellikle Ortadoğu’daki altüst oluşlar meselesi ve Suriye’deki SDG yapılanmasının doğrudan Öcalan’la bir ilgisi var ve dâhil edildi bir şekilde. Orada inişli çıkışlı bir grafik izliyor ama son gelen açıklamalar sanki Şam’la SDG arasında bir anlaşma, Amerika’nın da aracılığıyla oluyormuş gibi bir hava var. Her hâlükârda Türkiye’de yaşananlarla Suriye’de yaşananları sen birebir birbiriyle ilişkili görüyor musun? Yani birisi çökerse diğeri de çöker önermesi mesela.
Burak Bilgehan Özpek: Yani Suriye’deki şu andaki istikrar ortamı bozulursa ve Şam ile SDG çatışma içerisine girerse, Türkiye’deki sürecin çökeceğini düşünüyorum tabii ki. Yani orada hükümet çok net bir tavır alır ve Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana Şam hükümetinin arkasında durur. Bu da Türkiye’deki süreci inkıtaya uğratır. Fakat tam tersi olur mu, ondan emin değilim. Yani Türkiye’de sürecin çökmesi Suriye’yi istikrarsızlaştırır mı? Bunlar birbirinden ayrı dosyalar gibi düşünüyorum. Suriye meselesi çünkü sadece Türkiye’den değil, aynı zamanda işte İsrail’den ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki pozisyonundan da etkileniyor. Yani sadece Türkiye’den etkilenen bir durum değil o. Ama Türkiye’deki durum, yani Öcalan çok net çizdi o çizgileri. Yani bir çatışma çıkması durumunda ve SDG’nin otonomisinin ihlal edilmesi durumunda, belirli garantiler dışında bir entegrasyon projesi oluşması durumunda bunu kabul etmeyeceklerini söyledi. Yani Suriye Türkiye’yi doğrudan etkiler ama Türkiye’deki durum, Türkiye’deki bu sürecin bozulması, çökmesi Suriye’yi karıştırır mı, orada başka değişkenler de var. Yani İsrail meselesi var, işte Amerika meselesi var. Bölgesel aktörlerin oradaki yaklaşımı önemli olacak. Öyle düşünüyorum ben.
Ruşen Çakır: Peki, nasıl toparlayalım? Şimdi bir yılı geride bıraktık. Ama galiba bu olayın hazırlanması çok daha önceden başlamış. Her neyse. Diyelim ki bir yıl, Bahçeli’nin o el sıkmasıyla beraber, 1 Ekim’deydi o biliyorsun. Ne görüyorsun bundan sonra? Kısa vadede heyecanlı bir şeyler yaşar mıyız olumlu, olumsuz?
Burak Bilgehan Özpek: Ben şöyle düşünüyorum, şimdi bir yol haritası var tabii ki. Yani en başta bir yol haritası çıkarttı iktidar. Muhtemelen kendi strateji odasında bunu planladı. Fakat hayat böyle gitmiyor. İşte her aktör kendi önceliğini getirip sürecin içerisine boca ediyor ve bir şekilde beklemediğiniz birçok olayla karşılaşıyorsunuz ve bambaşka yerlere gidebiliyor. Yani iktidarın bir strateji odası var ve her hamleyi çok önceden planladı, dolayısıyla çok planlı hareket ediyor diyemeyiz. Hepsinden önemlisi bir halk var Türkiye’de ve hâlâ seçimler yapılıyor. Bu insanların nasıl tepki göstereceğini çok ölçemiyorsunuz. Ve iktidar ortakları var. Yani bugün evet Tayyip Erdoğan %52 oy aldı ama bu oyun içerisinde MHP’nin katkısı var, işte Büyük Birlik Partisi’nin katkısı var. Yine AKP’den biraz kopmuş ama Erdoğan’dan o kadar da kopmamış, daha kararsız seçmenin katkısı var. Yani baktığınız zaman Tayyip Erdoğan’ın böyle bir kelâm ettiği, bir yol haritası sunduğu, medyayla insanları kuşattığı ve herkesi hızlı bir şekilde ikna ettiği bir durumdan bahsedemeyiz artık şu anda. Yani maalesef böyle bir şey var. Bir de Ruşen abi, bu ticari medyanın çökmesiyle beraber, yani hakikaten Türkiye’de insanlar artık eskisi kadar profesyonel bir şekilde propagandaya maruz kalmıyorlar. Yani çok amatör parti medyaları var ve parti bülteni gibi haber akışları mevcut, konuk profili mevcut. Dolayısıyla insanlar artık öyle propagandaya da çok açık hâlde değiller. Yani bu çok incelikli bir sanat ve çok kaba icra ediliyor Türkiye’de maalesef. Bundan dolayı Erdoğan’ın ben şu anda toplumun reaksiyonunu çok iyi takip ettiğini ve eğer bu süreç kendisine hiçbir şey kazandırmayacaksa, yani kendi iktidarını perçinleyecek Öcalan’la yapılacak bir, ne derler, böyle bir pazarlık şekline dönmeyecekse, kendi gücünden taviz vermesi talep ediliyorsa ve hepsinden önemlisi halkın büyük kısmı Öcalan’ın ismine karşıysa, bunu çok da devam ettireceği kanaatinde değilim. Yani dediğin gibi bir sene geçti ve Erdoğan başarılı bir şekilde… Yani bana yorumumu sorarsanız, bu süreçten kim kazançlı çıktı: Erdoğan başarılı bir şekilde bu bir seneyi geçirdi. Hiçbir somut adım atmadan yaptı bunu ve muhalefet içerisinde çok ciddi derin çatlaklar oluşturdu. Yani başarı bu, bir başarıdan bahsediyorsak. Ama bundan sonra eğer hayat onu somut bir adım atmaya zorlarsa, ortakları, işte komisyon, her neyse, o somut adımın ben bu sürecin lehine olacağı kanaatinde değilim açıkçası.








