Türkiye her dâim kaliteli mizahın olduğu bir yerdi. Ancak gerek nicelik gerek çeşitlilik açısından bu aralar komedi üretiminde bir altın çağ yaşıyor olabiliriz. Birbiri ardına çıkan yeni komedyenlerin, başarılı dizilerin ve son dönemin yeni tarzlarının gördüğü ilgi çarpıcı. Siyasi baskı ve yoksulluk arttıkça, güldürü sanatçıları da gitgide kendilerini aşıyor. Aslında bunda şaşılacak bir şey yok. Doğası gereği mizah tam da böyle ortamlarda boy verir. Toplumsal yapının hızla değiştiği, değerler ile eylemler arasındaki makasın açıldığı siyasi kriz dönemlerinde ortaya çıkar komikler. Örneğin Nasreddin Hoca’yı 13. yüzyıl Anadolu’sundaki Moğol işgalinden, yaşanan siyasi ve toplumsal kaostan bağımsız düşünemeyiz. Böyle ortamlarda görünür olan çelişki ve uzlaşmazlıklar mizahı besler.
Henri Bergson da komik olanın temelinde ‘yaşam dünyasına’ dair olan ile ‘maddi dünyaya ait olan’ arasındaki uyuşmazlık olduğuna işaret eder. Bir tarafta yaşam, değişim, yaratıcılık, organik uyum, metaforik anlatım, dilsel kıvraklık ve dolayımlar vardır. Bunlar insan dünyasının normalidir. Karşılarında ise ‘maddi dünya’ kategorisi vardır. Bunun içinde mekanik ve zorunlu süreçler, tekrarlar, eylemsizlik, durağanlık, standartlaşma ve dolayımsız anlatım yer alır. İşte mizah bu ikisi arasındaki uyumsuzluktan doğar. Yaşama dair bir şey ile karşılaşmayı beklerken maddi dünyaya ait niteliklerle karşılaşmak komiklik etkisine yol açar.

Bergson’un klasik örnekleri, merdivenden tepetaklak düşen bir insan ya da takılıp düştüğü yerden geri sekip ayağa kalkan bir palyaçodur. İnsanın dış koşullara uyum sağlaması, önündeki basamağı görüp ona göre adımlaması normal olandır. Dış dünyaya uyum sağlamak yerine bir nesne gibi yuvarlanan veya düştüğü yerden bir top gibi geri seken bir beden, ortaya komiklik etkisi çıkartır. Benzer bir işleyiş kelime oyunları için de geçerlidir. Organik, esnek ve metaforik olan dile sanki bir mekanizmaymış gibi yaklaşıldığında mizah ortaya çıkar. Burada komedyen kelimeleri iletişim için kullanmak yerine onlara nesne muamelesi yapar. Metaforik olarak kullanılması gereken bir ifadenin dolayımsız ve düz bir anlamda kullanılması, kavramlara ima ettiği fikirlerle değil mekanik anlamlarıyla muamele edilmesi üzerinden güldürü üretilir. “İçki bütün kötülüklerin anasıdır” sözüyle yapılan ve Boğaç Soydemir’in tutuklanmasına neden olan espri, böyle bir dinamiğe yaslanıyordu örneğin.

Bu Bergsoncu mizah yaklaşımı yaşadığımız mizah patlamasının toplumsal nedenlerini anlamamıza da imkân veriyor. Türkiye maddi açıdan sürekli yoksullaşırken, kendimizi özgürce ifade etme imkânımız da her geçen gün daralıyor. Günümüzün çoğunluğu zorunlu, tekrar eden ve aslında yapmak istemediğimiz rutinlerle dolu. Boş zamanımızda dahi sosyal medya araçları kendimizle baş başa kalmamıza izin vermiyor. Nasıl yaşanması ne şekilde giyinilip nereye gidilmesi ne izlenilmesi ve neye tepki gösterilmesi gerektiği konusunda sürekli telkinlere maruz kalıyoruz. Öznesinden çok nesnesi olduğumuz, rutinleşmiş hayatlar yaşıyoruz. Kendimize atfettiğimiz ‘özne olma hali’ ile yaşam pratiğimizin mekanikliği arasında bir boşluk ortaya çıkıyor. Yoksulluğumuz ve yoksunluğumuz arttıkça büyüyen bu alanda mizah yeşeriyor. Komedyenler, içerisinde olduğumuzu zannettiğimiz organik durum ile gerçekte yaşadığımız mekanik hayat arasındaki alanda geziniyor. Örneğin Gibi dizisindeki durum komedisini aklınıza getirin. Burada mizahın temel kaynaklarından birisi, karakterlerin nesnel durumları ile öznel algıları ve söylemleri arasındaki bu boşluktu. Ya da Pınar Fidan’ın bir stand-up gösterisinde yaptığı Alevi şakaları da benzer biçimde, bir inancın gerekleri ile insanların rutin yaşam pratikleri arasındaki fark üzerine kurulmuştu.
Ne yazık ki Fidan’ın şakası sosyal medyaya yayıldığında büyük bir tepkiyle karşılaştı. Üstelik Pınar Fidan bu konuda bir istisna sayılmaz. Kendisi ve adını daha önce andığımız Boğaç Soydemir dışında pek çok komedyenin de başı şakaları yüzünden derde girdi. Bunun son örneği peygamberlerle ilgili şaka yaptığı için tutuklanan komedyen Egemen Şimşek. Bu üç isimden yola çıkarak komedyenlerin sadece din konulu şakalar yaptıklarında sosyal linçe uğrayıp hukuki yaptırımlarla karşı karşıya kaldıklarını düşünürseniz yanılırsınız. Özgür Turhan’ın önceki hafta yaptığı bir paylaşımdan öğrendik ki bazı spor kulüpleri ile ilgili şakalar yapmanız dahi, karakola gidip imza vermeye mecbur kalmanız için yeterli. Yani komedyenler için riskli sayılabilecek konu başlıklarının sayısı hayli fazla.

Konular farklılaşsa da komedyenlere gösterilen tepkilerin gerekçesi ortak. Buna göre kutsal olan şeylerle ilgili şaka yapılamaz. Bu kavramın içinin nasıl doldurulacağı ise kişiye ve gruba göre değişiklik gösteriyor. Kimin neye kutsallık atfedeceği nihayetinde bireysel bir mesele. Bu kimi zaman rivayet edilen bir hadis veya cem evi olabileceği gibi, bazen bir spor kulübü de belli bir kitlenin sosyal linçine yol açabilecek kadar kutsal görülebiliyor.
Aslına bakılırsa metafizik değerlerin gündelik hayat üzerindeki belirleyiciliği gün geçtikçe azalıyor. Yapılan araştırmalar giderek sekülerleştiğimizi ve yaşam pratiklerimi kutsal addedilen normlar üzerine kurmadığımızı göstermekte. Ne var ki bu durum komedyenlerin karşı karşıya olduğu riskleri azaltmak yerine arttırıyor. Sekülerleştikçe bu değerler konusunda paradoksal biçimde daha da hassaslaşıyoruz. Kutsalını yitiriyor olduğunun bilincinde olmaktan kaynaklı bir endişe ve hırçınlık hali bu. Gündelik pratiklerimizde o kadar bağlayıcı olmayan kutsallarımızın, sosyal medyada yılmaz birer savunucusu kesiliyoruz. Çok sayıda ‘duyarlı vatandaşın’ katıldığı sosyal medya linçleri de özünde birer ‘erdem gösterisi’. Bunlar, yaşanmayan bir kimliğin ağır yükünden kurtulmak için girişilen birer performans. Komedyenler de zaman zaman bu performansın kurbanları oluyor.
Diyebiliriz ki mizahın Türkiye’de altın çağını yaşamasına neden olan çelişkiler, aynı zamanda komedyenleri hedefe koyan toplumsal hassasiyet dinamiğinin de çıkış noktası. Bu yüzden mizah, eleştirel olmaktan kaçamıyor. Şakalar sürekli birilerinin bam teline dokunuyor çünkü komedi tam da bu hassasiyetlerin kaynağından, değerler ile gerçekler arasındaki uyumsuzluktan çıkıyor. Şakayı yapan komedyenin üzerinde tepinip erdem gösterisi yapmak ise bu çelişkiyle yüzleşip kahkaha atmaktan daha kolay. Türkiye’de komedyen olmak bu yüzden hiç de kolay değil. Şakaları sosyal medyada dolaşıma girdiği müddetçe, her an kendilerini birer mecburi aktivist olarak bulabiliyorlar. Yine de yaptıkları iş çok çok değerli ve hepsine minnet borçluyuz. Zira Bergson’un yazdığı gibi, “komedi, hayat kendini unuttuğu zaman ortaya çıkar. Gülmenin amacı onu yeniden uyandırmaktır.”














