9 Ekim’de Trump’ın bölgesel liderleri bir araya getirerek gövde gösterisine dönüştürdüğü seremoni eşliğinde Gazze ateşkes anlaşması imzalandı, imzalanmasına da ilk andan itibaren insanın içini kemiren şey, ateşkesin kırılganlığının yarattığı endişeydi. Yaşanan son gelişmeler, kırılganlık ve endişeler giderek gerçeklik kazandığını düşündürür cinsten.
Geçen hafta ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, İsrail’e bir ziyaret gerçekleştirdi ve “ABD, İsrail’le el ele Gazze’yi bölmeye mi çalışıyor?” sorusunu sordurtan açıklamalarda bulundu. Her ikisi de Hamas’ın silahsızlanmayı reddetmeye devam etmesi halinde, ABD ve İsrail’in yalnızca Doğu Gazze’nin yeniden inşasına başlama planı üzerinde çalışacaklarını dillendirdi.
“Sarı hat” (hayali sınır) , Gazze’yi ikiye ayırıyor. Bu hat, Hamas’ın kontrol ettiği ve 2 milyondan fazla insanın yaşadığı batı bölgeleri ile hâlâ İsrail Ordusu’nun kontrolü altında olan ve sadece birkaç bin kişinin yaşadığı sarı hattın doğusundaki bölgeleri ikiye ayırıyor. Vance, bu fikrin, Hamas teslim olana kadar Gazze sakinlerine yaşayabilecekleri daha güvenli bir alternatif yer sunacağını iddia ediyor.
İsrail hükümetine yakın “Jewish Insider” adlı internet sitesi, bölünme fikrinin güçlü destekçisi olan birçok uzmanın görüşlerine dayanan bir yazı yayınladı. Yazıda, “Uzmanlar, İsrail Ordusu’nun kontrolündeki Gazze’nin doğu bölgesinin, büyük engeller olsa bile, Hamas’ı izole etmek ve Gazze Şeridi’nin geleceğini yeniden şekillendirmek için bir araç haline gelebileceğini söylüyor” denildi. Vance, İsrail ziyareti sırasında Filistinlilerin önümüzdeki iki ay içinde Gazze’nin güneyindeki “Hamas’tan arınmış bir bölgeye” taşınabilmeleri gerektiğini söylemişti. Uzmanlar, iki Gazze tablosu çizerek, “İsrail’in kontrolündeki bölge, düşmanlıkların yeniden başlaması halinde Hamas’ı kökünden sökmek ve nüfuzunu sürdürmek için stratejik olarak kullanılabilir, ancak yeniden yapılanma ve Filistinlilerin doğu bölgesine geri dönmesi konusunda zorluklar bizi bekliyor” açıklamasını yaptı.
Coğrafya yeniden kurgulanıyor
Gazze’nin doğusunun, Hamas’ın silahsızlanmayı reddetmesi halinde, öncelikli ve tek taraflı bir biçimde yeniden inşa edilmesi yönündeki öneri, yalnızca teknik bir kentsel kalkınma projesi olarak değil, aynı zamanda bölgenin siyasal coğrafyasını yeniden kurgulama girişimi olarak okunmalı. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ve Jared Kushner’in İsrail ziyaretleri sırasında dillendirilen bu yaklaşım, sahadaki sarı hat ile somutlaşan fiili bölünmeyi, bir “geçici güvenlik düzenlemesi” kisvesi altında kurumsallaştırma potansiyeli taşıyor. Önerinin savunucuları, doğuda tesis edilecek hizmet ve altyapı seti aracılığıyla, sivil nüfusun kademeli şekilde doğuya yönelmesini ve bunun neticesinde batının siyasi-askeri kapasitesinin aşınmasını öngörüyor. Bu kurguda, Gazze halkının çektiği acıların rehabilite edilmesi, yerinden edilen insanların daha sağlıklı bir çevreye ve yaşama koşullarına kavuşturulması gibi unsurlar yerine temel öncelik, İsrail’in güvenliği. Bir başka ifadeyle “silahsızlanma karşılığında kalkınma” denklemi, güvenlik mantığının hem araçsal hem de normatif olarak merkeze alındığı bir çerçevede tarif ediliyor.
Ne var ki, bu yaklaşım, objektif bir şekilde değerlendirildiğinde, bir dizi yapısal açmaz barındırmakta. Her şeyden önce, çatışma çözümü literatüründe sıkça başvurulan “güvenli alan” yaratma stratejisi kalıcı siyasal uzlaşının yokluğunda kırılgan bir denge üreteceği açık. Doğu Gazze’nin “Hamas’tan arındırılmış” bir çekim merkezine dönüştürülmesi fikri, güvenlik-bürokratik mimarinin süreklileştirilmesine yol açarken sivil hareketliliğin yoğun tarama ve denetime tabi kılınması, sivillerin hayatını cehenneme çeviren icraatın devamı anlamına geliyor.
Bu tür bir alanın askeri ve istihbari açıdan sürdürülebilir şekilde tecrit edilmesi, yüksek maliyetli ve toplumsal açıdan yıpratıcı bir süreç olacak. Üstelik oluşturulacak görece müreffeh bir doğu kesitinin, batıda sürecek kısıtlamalar karşısında “nispi refah adası”na dönüşmesi, (o da olursa) bölünmeyi derinleştirme riski taşımaktadır. Belki de amaçlanan budur, kim bilir?
Diğer taraftan, sarı hattın “geçici ateşkes hattı” olarak tasvir edilmesine karşın, İsrail’in on yıllardır sürdürdüğü işgalleri kalıcılaştırma alışkanlığı, sarı hattın zaman içinde fiili sınırlara dönüşmesi ihtimalinin hiç de küçümsenmemesi gerektiğini bizlere hatırlatıyor.
Biden ve Trump yönetimlerinin her ikisinin de sorumsuz tavırları, uluslararası hukuku işlevsizleştirmeyi amaçlasa da kuvvet kullanımı yoluyla toprak kazanımını reddeden uluslararası hukuk normları hâlâ geçerli ve Gazze üzerindeki de facto uygulamalar, işgalci gücün sivillere yönelik yükümlülüklerini muğlaklaştırmayı hedefliyor, bu açık.
Doğu Gazze’nin yeniden inşasının, Hamas’ın silahsızlanmasına endekslenmesi ise pratikte zor telafi edilebilir bir koşulluluk yaratır. Yerel meşruiyet ve ulusal mutabakat zemininden yoksun bir “teknokratik idare” kurgusu, toplumsal tabanı sınırlı, hesap verebilirliği tartışmalı ve uzun erimli yönetim kapasitesi kırılgan bir düzen üretir. Bölgesel aktörlerin —özellikle Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin— doğrudan güvenlik sorumluluğu üstlenme konusundaki çekinceleri de, böyle bir modelin dışsal garantörlükle tahkim edilmesini güçleştireceğinden kuşku yok.
İnsani boyut
İnsani boyut, önerinin en kırılgan halkasını teşkil ediyor görüntüsü vermekte. Nüfusun doğuya “güvenli” geçişinin lojistik bir mesele olarak tasarlanması, insani boyutun İsrail tarafından zerre önemsenmediğini gösteriyor. Sivil geçişin idari-teknik mekanizmalar vasıtasıyla teşvikten öte baskılanması, iç tahliyeyi fiilen zora dayalı bir yeniden iskâna dönüştürebilir. Bu bağlamda, uluslararası denetim ve şeffaflık ilkeleri, insani koridorların işlevselliği ve sivil-asker ayrımının titizlikle gözetilmesi gibi meseleler büyük ihtimalle İsrail tarafından göz ardı edilecektir. Aksi hâlde, “güvenli alan” vaadi, pratikte, sivil nüfus açısından yeni bir güvencesizlik rejimine kapı aralayabilir.
Gazze özelinde, 1990’lardan bu yana devreye sokulan “ekonomik barış” yaklaşımı, hareket ve ticaret kısıtları ile egemenlik meselesinin çözülmemiş doğası nedeniyle, yapısal dönüşüm yeteneği üretmesi neredeyse imkansız görünüyor. Bu çerçeveden bakıldığında, Doğu Gazze’nin kalkınmasının kalıcı bir siyasal çerçeve ile tahkim edilmemesi, projenin ya bir “gösteri vitrini” ya da “geçici sosyoekonomik tampon” olarak kalma ihtimalini güçlendirir. Burada bölgesel aktörlere çok iş düşüyor. Dünyanın en acımasız soykırım yükünü ve acıları hâlâ omuzlarında taşıyan Gazze halkının her bakımdan rehabilitasyonu, ABD-İsrail umursamazlığı göz önüne alındığında söz konusu aktörler açısından kaçınılmaz bir görev olarak ortaya çıkmakta.
Aksi yönde bir seyir, kalıcı bir fiili bölünmenin normalleşmesine, Gazze içi sosyo-mekânsal yarılmanın derinleşmesine ve yönetilebilirliği düşük bir istikrarsızlık döngüsünün yerleşmesine neden olabilir. Bu nedenle, Doğu Gazze’nin öncelikli yeniden inşası fikri, ancak bütüncül bir siyasi mutabakat, hukuki meşruiyet ve insani ilkelerle uyumlu bir plan dâhilinde değerlendirildiğinde anlam kazanacaktır. “Silahsızlanma karşılığında insanca yaşam” vaadi, haritanın yalnızca bir yarısının makyajıyla değil, temsil, hareket özgürlüğü ve karşılıklı güvenlik garantilerini bir arada gözeten, zamana bağlı ve denetlenebilir bir süreç tasarımıyla gerçeğe yaklaşabilir. Aksi takdirde, sarı hat, bir ara düzenlemeden ziyade, eski sorunların yeni bir topografyada yeniden üretildiği kalıcı bir sınırın gölgesine dönüşecektir.














