Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü

Hayat, yaşarken insanın yapıp ettiklerinin toplamıdır. Yaşam ve öğrenme tecrübelerim beni bu tezler ve sonuçlara götürdü. İnsanın en derin trajedisi, özgürlüğünü kaybetmesi değil — onu gönüllü olarak teslim etmesidir. Çünkü hiçbir zincir, insanın kendi bilincine vurduğu zincir kadar görünmez değildir. Örgütler, ideolojiler, cemaatler ya da liderler… Hepsi, aynı temel vaadin etrafında döner: “Sana anlam vereceğim” derler. Fakat insan, anlamı dışarıda aradığı anda, kendi içsel iradesini ipotek altına alır.

Bu yazıyı, o görünmez ipotek sözleşmesini çözmek için yazmak istedim. Çünkü bana göre en derin esaret, düşüncenin kolonileştirilmesidir; en hakiki özgürlük ise bilincin geri alınmasıdır. Ben, dışsal devrimlerin değil, içsel uyanışın tarafındayım. Çünkü devrim, sistemleri yıkar; ama isyan, insanı uyandırır. Ve insan bir kez uyanırsa — artık hiçbir ideoloji, hiçbir lider, hiçbir “kutsal dava” onun adına düşünemez.

Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü

El-Kindî’nin dediği gibi:

 “Aklını tutkuların kölesi yapan insan, kendi celladını besler.”

Ben, aklını tutkuların değil, hakikatin hizmetine veren insanın tarafındayım. Ve bu tezlerim, o insanın bilincine bir çağrıdır: Zihnini geri al. Çünkü senin son özgür kalen, kendi düşüncendir. Bütün siyasî, dinî, kültürel ve mistik devrimler, yıktıkları karşı-devrimin duvarlarının tuğla ve harcından kendi saraylarını kaçınılmaz olarak inşa ederler. Er veya geç yıktıkları iktidarlara benzeşme serüvenleri kaçınılmazdır. Engin bilgi içeren bir Çin atasözü var ; Dostunu seçerken çok temkinli olmak zorunda değilsin. Ama düşmanını seçerken temkinli olmak zorundasın. Çünkü er veya geç düşmanına benzeşmen kaçınılmaz…

Her taş, bir zamanlar kendilerine karşı duran düzenin hatırasını taşır; her harç, yıkılan ideallerin külleriyle karılmıştır. Ve işte trajedi burada başlar: Yıkmak için çıktıkları yolda, kendilerini eski düşmanın gölgesinde bulurlar. Madem ki benzerine dönüşmemek için ayaklandınız, neden sonunda onun kopyası oldunuz? Neden orijinalin ruhunu, kendi ellerinizle kirlettiniz veya yok ettiniz ? Tıpkı Nietzsche’nin dediği gibi, “Kendi zincirlerini kırmak isteyen, bazen başkalarının zincirlerini taklit eder ve farkına varmadan yeni bir esaret yaratır. ”

Her devrim, kendi celladını içinde taşır; her ideali, kendi yıkımının tohumlarını taşır. Ve bizler, tarih boyunca, özgürlüğün vaadini dinleyen ama esaretin melodisiyle uyuyan bir nesiliz.

Örgütsel aidiyetin ontolojisi ve iradenin teslimiyeti

Bir insan, kendi varoluşunu anlamlandıramadığında, anlamı dışarıda arar. Ve örgüt —ister dini, ister Mafyatik, ister Mistik, ister politik, ister ideolojik olsun— tam da bu boşluğa doğar: İnsanın kendi varlığını tanımlayamama sancısına “biz” diye bir morfin sunar. Örgütsel kimlik, bireyin ontolojik yalnızlığını uyuşturur. “Sen artık tek başına bir hiç değilsin,” der. “Artık bir davanın, bir halkın, bir Tanrı’nın temsilcisisin.”

Ama bu vaadin ardında bir felaket saklıdır: Birey, kendi benliğini örgütsel benliğe devrettiği anda, düşünme, şüphe etme ve hissetme hakkını da teslim eder. Bu, görünmez bir ontolojik intihardır. Birey artık kendisi değildir; “örgütün bilinci” denilen koalektif hipnozun bir hücresidir. Ve o hücrede “ben” yok olur, sadece “bizim çıkarımız, bizim düşmanımız, bizim hakikatimiz” kalır.

Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü

Manipülasyonun psikanalitiği ve bilinçdışı bağlanma

Freud’un “süperego” kavramı, otoritenin içselleşmiş hâlidir. Örgüt, bu süperego’yu dışarıdan yeniden inşa eder: Lider, “baba”; dava, “aile”; disiplin, “ahlak” olur. Birey, otoriteye boyun eğdiğinde değil, ona duygusal olarak bağlandığında tamamen köleleştirilir. Bu bağlanma, sevgiyle korkunun karışımından doğar. Bir yandan örgüt bireye “değerli” hissettirir; öte yandan onun her hatasını, her şüphesini “ihanet” olarak kodlar. Bu, klasik travmatik bağlanma modelidir — tıpkı bir istismar ilişkisinde olduğu gibi.

Manipülasyon, fiziksel zorlamayla değil; duygusal borçlandırmayla işler.“Bu örgüt olmasaydı kim olurdun?” Bu soru, bireyin zihninde sonsuz bir utanç yankısı yaratır. Artık örgütten ayrılmak, sadece bir fikir ayrılığı değil, kimlik kaybı anlamına gelir.

Kutsal maskesi ve ahlaki meşruiyetin inşası

Her manipülasyonun meşruiyet zırhı vardır. Örgüt, kendini ahlaki bir yücelikle donatır — “adalet”, “özgürlük”, “Allah’ın rızası”, “halkın onuru” gibi kelimeler, bilinç hipnozunun ritüel kelimeleridir. Ama bu kelimeler, artık anlamlarını yitirmiştir. Artık “adalet” örgütün menfaatine; “hakikat” liderin yorumuna; “ahlak” ise itaat ölçüsüne indirgenmiştir. Böylece etik olanla ideolojik olan birbirine karışır. Ve insan, farkında olmadan, iyilik adına kötülüğün aracına dönüşür. Bu, tarihte her totaliter yapının ortak mekanizmasıdır: Bir “yüksek amaç” adına, bireyin düşüncesi, duygusu, hatta vicdanı askıya alınır. Vicdan, artık bir örgüt tüzüğünün ek maddesidir.

Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü
Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü

Ritüel, sembol ve düşman imgesi: Kollektif psikozun araçları

Her örgütsel kimlik, kendi varlığını düşman imgeleriyle besler. Çünkü korku, aidiyetten daha güçlü bir yapıştırıcıdır. “Biz” ancak “onlar” sayesinde varız. Ritüeller (yeminler, marşlar, semboller), bu psikozun duygusal çimentosudur. Birey, her ritüelde kendi benliğini bir kez daha örgütün duvarlarına örer. Bir süre sonra bu ritüeller, tıpkı bir dini ayin gibi “gerçeği değil, aidiyeti” kutsar. Bu yüzden örgüt, bir inanç değil, bir tiyatrodur. Ve o tiyatronun sahnesinde oynayan herkes, rolünü gerçek sanır. Çünkü en tehlikeli hipnoz, “kutsal bir görev” kisvesi altında gerçekleşendir.

Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü
Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü

İdeolojik estetik: Düşüncenin şiirle zehirlenmesi

Manipülasyonun en ustaca biçimi, düşünceyi duygusal estetikle süslemektir. Sol örgütler, sağ örgütler ve FETÖ, IŞİD, Osho’nun guru tarikatı, Nazi Almanyası ya da Maoist devrimler fark etmez; hepsi aynı tekniği kullanır: Düşünceyi sloganlaştır, sloganı duygulaştır, duyguyu mutlaklaştır. Artık kimse gerçeği tartışmaz, sadece duygusunu savunur. “Şehitlik”, “fedakârlık”, “kutlu dava”, “ümmet”, “halkın onuru” gibi kavramlar, birer hipnotik tetikleyiciye dönüşür. Bu, psikanalitik düzeyde “düşüncenin bastırılması” sürecidir — birey artık hissettiği kadar “doğru”dur. Ve his, örgütün en kolay manipüle ettiği şeydir.

Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü
Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü

Köleliğin gönüllü hali: Hannah Arendt, Foucault ve Lacan üzerinden bir ilham

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey tam da budur: İnsanlar kötülüğü kötülük olarak değil, görev olarak yaparlar. Çünkü düşünme yetisini örgütsel otoriteye devretmişlerdir. Foucault’ya göre, modern iktidar bireyin bedeninde değil, bilincindedir. Artık zindan yoktur; bireyin kendi düşüncesi zindandır. Lacan bunu “büyük Öteki’ye teslimiyet” olarak açıklar: Birey, kendi arzusunu bile örgütün diliyle kurar. İşte bu yüzden, örgütsel kimlik en tehlikeli diktatörlüktür — çünkü içeriden yönetir. Bir liderin sesine dönüşmüş bir bilinç, artık kendine ait değildir.

Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü
Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü

Kurtuluş ve bilincin geri alınması

Örgütsel manipülasyonun panzehiri, dışsal değil, içseldir. Gerçek devrim, insanın kendi düşüncesini geri almasıdır. Bilinç, yeniden kişisel bir mülkiyet hâline gelmedikçe, hiçbir ideoloji özgürlük getirmez. Bu nedenle uyanış, örgütsel değil, varoluşsal bir isyandır. Genelde Osho’yu felsefi konularda referans almak istemem. Felsefi ve insani değerleri istismar ederek kurduğu sapkın guru tarikatından dolayı… Ama hakikate vurgu yaptığı bir sözü var ve der : “Devrim kalabalık ister, isyan yalnız bir kalbin cesaretidir.” Gerçek kurtuluş, bir liderin değil, bir bilincin eylemidir. Ve bu eylem, sessiz ama yıkıcıdır — çünkü insan, bir kez kendi aklıyla düşünebildi mi, hiçbir otorite onu yeniden zincirleyemez.

Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü
Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü

Örgütsel kimlik ve manipülasyon

Abbasiler döneminde El-Kindî, dokuzuncu yüzyılda insanın en büyük düşmanının “kendi tutkularının esareti” olduğunu söylemişti. Bu, sadece bir ahlak öğüdü değil, bugün bile geçerli olan bir epistemolojik uyarıdır. Çünkü örgüt, bireyi tutkularıyla yönetir: Bir “kurtuluş tutkusu”, bir “anlam tutkusu”, bir “aidiyet tutkusu”… Modern manipülasyon, insanın aklını değil, duygusunu hedef alır. Çünkü aklı ikna etmek zordur; ama duygular, yeterince kutsal bir amaçla sunulduğunda her türlü esareti rıza gibi gösterir. İşte bu yüzden El-Kindî’nin sözü, çağları aşan bir direniş felsefesi içerir:

 “Aklını tutkuların kölesi yapan insan, kendi celladını besler.”

Örgüt, bireye sadece düşünce değil, duygusal bir kimlik sunar. Bu kimlik, duyguların aklı rehin aldığı bir alandır. Birey artık “doğruyu” düşünerek değil, “aidiyetin sıcaklığıyla” hissederek belirler. Bu, aklın çöküşüdür — moleküler düzeyde, yani insanın nöral haritasına işlenmiş bir çöküştür. Bir diğer tarifle ; Akıl, duygu , düşünce, zihin ,bilinç ve ruhun çöküşüdür. Bu çöküş ,gömülmemiş bir ölü gibi yaşamdır. Nefes alan ama varlık amacı olmayan bir ölü gibi…

Dilin sömürgeleştirilmesi ve düşüncenin semantik istilası

Örgütler, önce insanların dillerini değiştirir. Çünkü bir kelime değiştiğinde, bir dünya görüşü de değişir. “Şehadet”, “dava”, “şura”, “yoldaşlık”, “ümmet”, “şerefli ölüm”, “devrimci sabır”, “Kamarad” gibi kelimeler, düşünceyi duygusal bir mühürle kapatır. Lacan’dan destek alarak eklemek istiyorum: Dil, bilinçdışının evidir. Ve örgüt, bu evi işgal eder. Kelimeleri yeniden kodlar, duygulara sabit anlamlar yükler, “düşünme”nin yerini “ezber” alır. Bu yüzden örgütsel manipülasyon sadece psikolojik değil; linguistik bir işgaldir.

Bir süre sonra birey, kendi kelimeleriyle değil, örgütün diliyle konuşur; ve dil, düşüncenin evidir, evi kaybeden artık kim olduğunu bilemez. Bu, “kimlik çözülmesi” değil, kimliğin yeniden formatlanmasıdır. Tıpkı kolonyal imparatorlukların yerli halklara kendi dilini unutturması gibi, ideolojik örgütler de bireyin “düşünme dilini” unutturur. Böylece, insan kendi iç sesini bile örgütün aksanıyla duymaya başlar.

Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü
Cevat Düşün yazdı: Şiddetin romantizmi ve insan iradesinin moleküler çöküşü

Korku, suçluluk ve psikopolitik borç

Erich Fromm, modern insanın özgürlükten korktuğunu söyler. Çünkü özgürlük, yalnızlık demektir; seçim yapmak demektir; sorumluluk demektir. Örgüt, işte bu korkuya bir sığınak sunar: “Bizimle ol, yalnız kalmayacaksın. Bizimle ol, anlamın olacak.”

Bu teklif, insana cazip gelir; ama farkında olmadan bir psikopolitik borç ilişkisine dönüşür. Artık birey, aidiyetinin bedelini itaatle öder. Bu, neoliberal dünyanın finansal borç mekanizmasından daha güçlü bir ahlaki borç sistemidir. Birey, “örgüte borçlu” hissettikçe, onun suçlarını da üstlenir. Birinin öldürülmesi, bir yalanın söylenmesi, bir gerçeğin saklanması artık “dava için” yapılmıştır. Suç, etik olmaktan çıkar; stratejik olur. Ve insan, yavaşça “ahlaki özerkliğini” kaybeder.

Ritüelin psikodinamiği: Kutsalın kurgulanışı

Örgütler, sadece ideolojiyle değil, ritüellerle yaşar. Her yemin, her toplantı, her marş — insanın bilinçaltına kazınan bir yeniden doğuştur. Bu ritüeller, bireyin “ben” duygusunu çözer ve yerine bir “biz” bilinci inşa eder. Jung’un arketipler teorisiyle okunursa: Bu ritüeller, bireyin “kutsal”a duyduğu derin arkaik özlemi sömürür. Tanrı’nın, adaletin, yüceliğin sembollerini yeniden üretir; ama içeriğini boşaltır. Artık kutsal, aşkın bir hakikate değil; örgütün çıkarına hizmet eder. Semboller, anlamdan değil, itaatten güç alır. Bu noktada insan, farkında olmadan kendi ruhunu ritüellerde teslim eder. Ve o teslimiyet, “iman” gibi hissettirir — ama aslında bir yönlendirilmiş trans hâlidir.

Duygusal kolonyalizm ve iç dünyanın işgali

Bir zamanlar Foucault, “iktidarın en tehlikeli biçimi, bedenleri değil, zihinleri kontrol edenidir,” demişti. Bugün örgütsel kimlikler, tam da bunu yapıyor: Duyguların haritasını yeniden çiziyor. Sevgi, sadece örgüte duyulduğunda kutsal sayılıyor. Nefret, sadece “düşmana” yönlendirildiğinde meşru kılınıyor. Acı, yalnızca “bizimkiler” için hissedildiğinde anlamlı oluyor. Bu, duygusal kolonyalizmdir — insanın iç evreninin işgalidir.

Bir birey artık kendi duygusunu bile kendine ait hissetmez. Gözyaşı bile “örgütsel sadakatin” deliline dönüşür. Ve bu noktada, insanın en mahrem alanı olan his, artık manipülasyonun laboratuvarına dönüşür.

Kurtuluşun ontolojisi: Bilincin yeniden kuruluşu

Gerçek kurtuluş, ideolojiden değil, farkındalıktan doğar. Bir örgütü terk etmek, bilinçli bir birey için yeterli değildir; çünkü manipülasyon, sadece bir yapıda değil, bireyin içinde de yuvalanmıştır. Bu yüzden El-Kindî’nin aklı, Zülfü Livaneli ‘nin bağnazlığa karşı mücadele isyanı ve Arendt’in düşünme etiği birleşmelidir: Aklın özgürlüğü, uyanışın ontolojisidir. Bilinç, yeniden “kendine dönme cesareti” gösterdiğinde, birey artık kutsal bir dogmanın değil, kendi vicdanının öznesidir. Bu, sessiz ama devrimsel bir eylemdir. Çünkü insan, bir kez kendi aklını geri kazandığında, artık hiçbir liderin rüyasında, hiçbir örgütün sloganında, hiçbir ideolojinin cennetinde yaşamaz. Kendi bilincinin evine döner. Ve orada, El-Kindî’nin dediği gibi, aklını tutkuların değil, hakikatin hizmetine verir.

Bilincin direnişi

Örgütsel manipülasyon, insanın “anlam açlığını” istismar eder. Ama o açlık, aynı zamanda insanlığın en büyük potansiyelidir. Çünkü anlamı başkalarından değil, kendi içsel bilincinden arayan insan, artık sömürgeleştirilemez. Gerçek uyanış, bir örgütü yıkmak değil, zihnin içindeki örgütü dağıtmaktır. Ve bu dağıtım, bir çığlıkla değil, bir farkındalıkla olur: “Ben artık kendi aklımla düşünüyorum.”

Son olarak,

Bu metinde sıkça örgüt vurgusu yaptım. Türkiye’de örgüt denilince genelde PKK çağrışım yapar. Ancak yukarıda da belirttiğim üzere; sadece bir örgüt türünü değil, silahlı veya silahsız, dinî ya da din karşıtı, mistik veya kültürel , kısacası kötücül amaçlar güden tüm örgütsel yapıları kastediyorum. Kötü amaçlarla örgütlenen bütün örgütlü yapıların motifleri ne olursa olsun, doğaları aynıdır: insan iradesi ve duyguları üzerinden koloniler kurarak varlıklarını sürdürürler. Kasıtlı ve örgütlü kötülük istilasına karşı tavır alınmadıkça ve evrensel entelektüelik seviyesinde bir mücadeleyle karşılık verilmedikçe; kötülük, tam da bu noktada, sıradanlaşmaya devam eder.

İthaf

“Kobanî sadece Kürtlerin değil, insanlığın onur mücadelesidir.” (Noam Chomsky)

 1 Kasım 2014’te, IŞİD’in Kobanê’ye yönelik saldırıları karşısında verilen 134 günlük direnişin ardından, küresel bir seferberlik çağrısıyla bu özel gün belirlendi.

 Bu gün, Avrupa Birliği Türkiye Yurttaş Komisyonu (EUTCC) ve Peace Camping inisiyatifi tarafından ilan edildi. Çağrıya, aralarında Nobel Barış Ödülü sahibi Adolfo Perez Esquivel, Noam Chomsky, Slavoj Žižek, Tariq Ali, Etienne Balibar ve Arundhati Roy gibi isimlerin de bulunduğu 130’dan fazla akademisyen, yazar ve gazeteci destek verdi.

Bugün 1 Kasım Dünya Kobanî günü ve ben de bu yazıyı insanlık düşmanı IŞİD zalimlerine karşı uluslararası çapta tavır koyan ve yukarda isimlerini saydığım düşünür ve enternasyonalist aydınlara ithaf ediyorum.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.