Aslı Tunç yazdı: Hayatımızın soundtrack’i

İlk Sony Walkman 1979 yılında Japonya’ya üretildi. Kapağı mavimsi metalik renkte içine tek bir kaset sığan, yaklaşık yarım kilo ağırlığında portatif bir müzik çalardı bu. İlk önce sadece Japonya’da satışa sunulmuştu ve bugünün parasıyla yaklaşık 530 dolardı. Sony şirketi bu yeni üründen çok umutlu değildi aslında. Bütün üretim planlarını ayda 5 bin tane satmak üstüne yapmışlardı. Walkman Japonya’da piyasaya çıkışının ilk ayında 50 bin adet satıldı. Sony ilk anda İngilizce bu ismi de pek sevmemişti; hatta ilk sene Walkman’i Amerikan piyasasına sürmediler bile. Başka isimler altında farklı ülkelere satmaya başladılar. Ama daha sonra Japonların burun kıvırdığı bu isim öylesine tuttu ki portatif tüm kasetçalarların ismi artık “Walkman” olarak anılır oldu. 1980’ler tam bir Walkman çağıydı. Bu minik alet Amerika satışlarıyla birlikte küresel bir çılgınlık oluverdi.

Aslı Tunç yazdı: Hayatımızın soundtrack’i
Aslı Tunç yazdı: Hayatımızın soundtrack’i

Walkman şehirde sürekli hareket halinde olan kent insanına kalabalıklar içinde kendi yalnızlık kapsüllerini yaratmalarını sağladı, onlara mikro bir özgürlük alanı vaat etti. Buna daha sonra iletişim kuramcıları “yalnızlık dinlemesi” (solitude listening) adını vereceklerdi. Walkman tarihte ilk kez günlük koşuşturma içindeki insanın kulaklarına doluşan kentin gürültüsünü tamamen kesti, hayatlarına bireysel bir fon müziği sundu. Bu müthiş bir devrimdi ve teknolojik gelişmeyle birlikte yepyeni toplumsal bir dönüşüme de ışık tutuyordu. Sokaklar, spor salonları, kafeler, metrolar, belediye otobüsleri ve işyerleri artık kulaklarında Walkman olan insanlarla doluydu. Metropol insanı adeta hayatlarının soundtrack’ini bulmuştu. Kimi kuramcılar Walkman’in kişiler arası iletişimi kesintiye uğrattığını, ortak alanlarda duyarsızlığa yol açtığını, tıpkı güneş gözlüklerinin göz temasını yok etmesi gibi insanları sosyalleşmekten uzaklaştırdığını savundular.

Ancak bu olumsuz yorumlar mobil müzik dinlemenin büyüsünü zedelemedi. Örneğin, 1984 yılında iletişimci Hosokawa bu olguyu “musica mobilis” olarak tanımladı ve müzik kaynağının bir noktadan diğerine nasıl akışkan bir biçimde yol aldığını, müziğin kişiler için nasıl bireysel bir eşlikçi olduğunu yazdı. Metroda ya da otobüste yolculuk ederken, etrafınız tanımadığınız insanlarla çevriliyken, yollarınızın belki de asla kesişmeyeceği yabancılarla yan yana otururken ilk kez özel alan ve kamusal alan sınırları birbirine karıştı, alanlar arasındaki çizgiler flulaştı. Yer değiştirirken kişisel müzik alanınınız sizinle birlikte duygularınıza eşlik ediyor, anılarınızı tetikleyebiliyor, sizi fiziksel mekânın ötesine taşıyordu. Kalabalıklar içinde sadece sizin seçtiğiniz müzikle dünyadan kendinizi yalıtıyordunuz.

Müzik adeta fokurdayan iç dünyanız ve yanınızda size değmeden akan dış dünyanın arasında bir köprü oluveriyordu. Bu, sıradan ve dinamik metropol yaşamının içinde bireyin kendini korumak için bir direnci de olabilirdi. Bu durumu Michael Bull, Sounding Out the City (Kentin Sesini Dışarıda Bırakmak) adlı kitabında “işitsel estetikleştirme” (audiovisual aesthetization) olarak tanımlar. Dış dünyanın baştan çıkarıcı görselliğine inat, müzik kişiyi işitsel bir estetikle mekâna bağlar; duygularla fiziksel mekanları ilişkilendirir.

Aslı Tunç yazdı: Hayatımızın soundtrack’i
Aslı Tunç yazdı: Hayatımızın soundtrack’i

Walkman’in tetiklediği bu tartışmalar 2001 yılında iPod’un ve onu izleyen aylarda Apple’ın iTunes’unun hayatımıza girmesiyle derinlik kazandı. Yeni mp3 formatıyla ses kalitesi arttı, daha minik taşınabilir teknolojiler yaygınlaştı. Bugün ise cep telefonlarında özenle hazırlanmış müzik listeleriyle birlikte Spotify, Apple Music, SoundCloud, Deezer ve Fizy gibi dijital müzik platformları yaşamın vazgeçilmez parçaları haline geldi. Kent yaşamı daha vahşi ve daha hoyrat bir hal alırken biz de kendimizi giderek daha fazla müzik kapsüllerimizin içine kapattık. Şimdilerde metropol bizi yutarken hala hayatlarımızın soundtrack’ini arayıp duruyoruz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.