Cevat Düşün yazdı: Abdullah Öcalan ve Kürt olgusu

Geçtiğimiz günlerde DEM Parti heyetinin İmralı’da Abdullah Öcalan ile gerçekleştirdiği görüşme sonrasında yaptığı kısa yazılı açıklama kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Heyetin, görüşmenin içeriğine dair paylaştığı sınırlı bilgide yer alan “Kürt olgusu” ifadesi, kısa sürede hem Öcalan/PKK çevrelerinde hem DEM Parti ve tabanında hem de kendilerine muhalif kesimlerde tartışmanın merkezine oturdu.

Ne var ki bu tartışma, kavramın derinliğini anlamaya yönelmek yerine giderek bir polemik, istismar ve manipülasyon zeminine dönüşmüş görünüyor. Oysa “Kürt olgusu” gibi çok katmanlı bir kavram, gündelik siyasetin dar ve tepkisel diline sığmayacak kadar derin bir anlam taşır.

Bu nedenle, ortaya çıkan bu kavramsal bulanıklığı aşmak ve meseleyi duygusal tepkilerden arındırarak ele almak amacıyla, konuyu felsefî ve ontolojik bir perspektiften tartışmaya açmayı önemli görüyorum. “Kürt olgusu” ifadesi yalnızca politik bir söylem değil; aynı zamanda varlık, kimlik, tanınma ve insanın kendisiyle kurduğu ontolojik bağ üzerine düşünmeyi zorunlu kılan bir çağrıdır.

Kürt olgusunun derinliği üzerine

Bu olgu, yalnızca bir halkın varlığını ya da etnik kimliğini ifade etmez. O, binlerce yılın sessizliğinde bir dil, karanlığında bir mum ışığı, bir tarih, bir kültür, bir hafıza ve bir direniş biçimidir. Coğrafyaların, dillerin ve sınırların ötesinde; var olmanın, tanınmanın ve direnmenin hikâyesidir. Bu olgu, sadece “Kürt olmak”la ilgili değildir — aynı zamanda insan olmanın en derin çatışmalarını içinde taşır: Tanınmak ister ama reddedilir; konuşmak ister ama sesi yasaklanır; kök salmak ister ama toprağı bölünür.

İşte bu yüzden Kürt olgusu, sadece bir etnik gerçeklik değil; varoluşun kendisiyle kurduğu diyalektik bir çatışmadır.

Tarihsel ve antropolojik arka plan

Kürt halkı, Mezopotamya’nın en kadim halklarından biridir. Tarih boyunca büyük imparatorlukların, savaşların ve göçlerin ortasında kalmış; kimi zaman kendi dağlarında özgür, kimi zaman başkalarının haritalarında bölünmüş yaşamıştır. Ama Kürt olgusu tam da bu bölünmüşlüğün içinde kök salmıştır. Çünkü bölünmek, Kürt için bir yok oluş değil, varlığını yeniden tanımlama biçimi olmuştur. Kürtçenin farklı lehçelerinde, Dicle ve Fırat’ın yankısında söylenen dengbêj ezgilerinde, ağıtlarda ve masallarda hep aynı şey duyulur: Bir halkın “Ben buradayım” diyen inatçı sesi. O ses, yalnızca tarihsel bir kayıt değil, aynı zamanda bir varlık bilincidir. Kürt olgusu, bu bilincin bin yıllar boyunca susturulsa da kaybolmayan titreşimidir.

Modern çağda Kürt olgusu

Modern çağla birlikte Kürt olgusu, siyasetin merkezine yerleşti. Özellikle IŞİD’e karşı verilen mücadele ve Rojava’nın —her ne kadar resmî olarak tanınmamış olsa da— fiilî özerkliği, Kürt olgusunu küresel bir mesele hâline dönüştürdü. 1900’lerin başlarında ulus-devletlerin yükselişiyle birlikte Kürt coğrafyası dört parçaya bölündü: Türkiye, İran, Irak ve Suriye. Her biri kendi ideolojik düzenini kurarken, Kürt kimliği çoğu kez bu düzenin “fazlalığı” olarak görüldü. Kimi yerde inkâr edildi, kimi yerde bastırıldı, kimi yerde araçsallaştırıldı. Ama hiçbirinde tam anlamıyla tanınmadı. Bu nedenle Kürt olgusu, yalnızca bir kimlik meselesi değil; modernitenin kendi vicdanıyla yüzleşememesinin sembolüdür. Bir halkın adı yasaklandığında, yalnızca o halk susturulmaz; adaletin sesi de kısılır. Kürt olgusu, bu sessizliğin içinde büyüyen adalet arzusudur.

Psikodinamik ve travmatik boyut

Kürt olgusu, bir halkın ruhuna işlenmiş bir kolektif bellek gibidir. Yasaklanan diller, kaybolan köy isimleri, asimilasyon politikaları ve dışlanma deneyimleri — hepsi kolektif bilinçte derin izler bırakmıştır. Bu izler yalnızca geçmişe değil, bugüne de aittir. Bir Kürt çocuğu için bazen kimliğini söylemek cesaret ister; çünkü o kimlik, bir suç gibi öğretilmiştir. Ama tam bu noktada, Kürt olgusu travmanın içinden doğan bir bilinç haline gelir. Her yasak bir hafıza, her dışlanma bir kimlik bilinci, her bastırma yeni bir direniş biçimi üretir. Bu yüzden Kürt olgusu, yalnızca acının değil; direncin, hafızanın ve yeniden doğuşun psikolojisidir.

Kültürel ve sanatsal boyut

Kürt kültürü, bu olgunun kalbidir. Dengbêjlerin sözü, yalnızca bir anlatı değil, bir hafıza taşıyıcısıdır. Kürt tarihini yazılı belgeler değil, sözün kendisi taşımıştır. Kürt müziği, edebiyatı, sineması, dansı — hepsi, görünmez bir halkın görünür olma çabasıdır.

Sûsika Sîmo, Aslika Qadir, Meryem Xan, Şakiro, Tehsîn Taha, Karapetê Xaço, Aram Tigran, Ahmet Kaya, Delîla ve daha niceleri…

Onların sesinden yükselen her ezgi, yalnızca bir şarkı değil, suskunluğun içinden gelen bir “varım” deyişidir. Yılmaz Güney’in ya da Halil Dağ’ın kamerası, sadece bir sanat aracı değildir; tarihin unuttuğu yüzleri görünür kılar. Kürt olgusu bu anlamda yalnızca bir kimlik değil, estetik bir varoluş biçimi ve kültürel bir direniştir.

Felsefî ve ontolojik perspektif

Felsefi düzlemde Kürt olgusu, “tanınma” ile “yok sayılma” arasındaki gerilimin somutlaşmış hâlidir. Bir halk vardır, yaşar, üretir; ama resmî tarihlerde adı geçmez. Bu, varlığın tanınmaması durumudur — Hegel’in “efendi-köle diyalektiği”nin tarihsel bir yansımasıdır. Kürt, kendi bilincine varmak için önce kendi gölgesiyle yüzleşmek zorunda kalmıştır. Spinoza’nın “varlık kendini ifade etmek ister” sözü burada anlam bulur. Kürt olgusu, bastırılmış bir varlığın kendini ifade etme çabasıdır. Bu çaba yalnızca politik değil, ontolojik, yani varoluşsal bir başkaldırıdır. Çünkü tanınmak, sadece hak kazanmak değil; var olmanın felsefi biçimidir. Kürt olgusu bu anlamda yalnızca bir halkın değil, insanlığın varlık mücadelesidir.

Küresel yayılım ve temsiliyet gerçeği

Bugün Kürt olgusu, sınırların, ideolojilerin ve dillerin ötesine taşmıştır. Diyarbakır’dan Köln’e, Süleymaniye’den Toronto’ya, Mahabad’dan Zürih’e, Kobanî’den Paris’e, Kafkasya’dan Amerika’ya uzanan bir hatta Kürt olgusu artık yalnızca bölgesel değil, evrensel bir varlık biçimi haline gelmiştir. İsviçre Kürt Enstitüsü’nün 2022’de Birleşmiş Milletler verilerine dayanarak yaptığı açıklamaya göre, dünyada yaklaşık 70 milyon 250 bin Kürt yaşamaktadır. Günümüz itibarıyla bu sayının yaklaşık 71 milyona ulaştığı tahmin edilmektedir. Bu bağlamda, Abdullah Öcalan ve PKK’nin bu nüfusun yaklaşık yüzde 13 ila yüzde 15’ini temsil ettiği söylenebilir. Yani dünya genelindeki Kürtlerin yüzde 85’ten fazlası, bu ideolojik çerçeveye doğrudan bağlı değildir.

Bu veriler ışığında, Öcalan’ın “Kürt olgusu” kavramını, özellikle Türkiye’deki Kürt meselesine dair rasyonel ve sınırlı bir çözüm arayışı bağlamında kullandığı düşünülebilir. Onun bu ifadeyi, yalnızca kimlik beyanı ya da politik bir söylem olarak değil, toplumsal, siyasal ve kültürel boyutları yeniden tanımlama çabası olarak kullandığı anlaşılmaktadır. Öcalan’ın görüşmede kullandığı “Kürt olgusunun yasallığa dahil edilmesi”, “demokratik entegrasyon”, “pozitif aşama” ve “Cumhuriyet’in yasallığına dahil olma” kavramları, onun düşünsel yöneliminde önemli bir değişimi işaret eder. “Kürt olgusunun yasallığa dahil edilmesi”, Kürt kimliğinin artık bir “güvenlik meselesi” değil, anayasal ve toplumsal bir gerçeklik olarak tanınması gerektiğini dile getirir. Bu, geleneksel devrimci bir talepten ziyade, kurumsal tanınma ve meşruiyet arayışıdır.

Yani Kürtlerin varlığını “direniş” yerine hukuksal meşruiyet üzerinden inşa etmesi gerektiği yönünde bir yaklaşımı ima eder. “Demokratik entegrasyon” kavramı ise, ulus-devlet paradigması içinde yeni bir toplumsal sözleşme çağrısı olarak okumak mümkündür. Toplumun dönüşümü, zorla değil, meşruiyet zemininde yeniden inşa edilmelidir. Ancak bu entegrasyonun gerçekten demokratik olup olmayacağı, sadece devletin değil, Kürt hareketinin de kendi iç dönüşümüne bağlıdır. Çünkü entegrasyon, asimilasyon ile özgürleşme arasında ince bir çizgi taşır.

Öcalan’ın “çizgiler çekerek değil, ufuk oluşturarak” ifadesi ise Nietzscheci veya Spinozacı bir özgürlük anlayışına yakındır: Özgürlük, “karşıtlık” değil, yaratıcılık üzerinden tanımlanmalıdır. Yeni bir toplum, düşmanlar yaratarak değil, ortak bir varoluş alanı kurarak inşa edilebilir. Bu yaklaşım, Kürt meselesinin artık “kimlik” düzeyinde değil, ontolojik aidiyet düzeyinde ele alınması gerektiğini gösterir. Ancak “Cumhuriyet’in yasallığına dahil olma” söylemi, bir yandan reel-politik bir uzlaşma arayışını yansıtırken, öte yandan devlet merkezli meşruiyet anlayışını da yeniden üretme riski taşır. Bir kimliğin varlığı, devletin tanımasıyla değil, toplumun vicdanında ve bilincinde yer bulduğunda anlam ve önem kazanır. Bu nedenle Öcalan’ın çağrısı, önemli bir barış dili içerse de, bu dilin demokratik özle uyumlu kalması gerekir; aksi halde “Kürt olgusu”, yalnızca bürokratik bir tanıma formuna indirgenir.

Sonuç olarak, Öcalan’ın “Kürt olgusu” kavramı etrafındaki bu yaklaşım, geçmişin devrimci yöntem ve ezberlerinden uzaklaşıp modern hukuk, demokrasi ve ontoloji diliyle konuşan bir yönelimi temsil ediyor. Bu, silahlı mücadeleden sivil siyasete, kimlik arayışından ontolojik tanınma sürecine geçiştir. Ancak gerçek çözüm, yalnızca entegrasyonla değil, karşılıklı özgürleşmeyle mümkündür — hem Kürtlerin hem de devletin zihninde. Çünkü gerçek barış, yasaların çizdiği sınırda değil; vicdanın, adaletin ve bilincin ortak zemininde filizlenir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.