Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı – Modern İslam mı, klasik dindarlığın diplomatı mı: Fethullah Gülen (2)

Bir önceki yazıda, ilk dönem Gülen cemaatinin kadın bedeni ve kadınların gündelik hayatı üzerindeki tasarrufundan yola çıkarak, bu yapının modern bir İslam yorumu değil, klasik dindarlığın sıkı bir versiyonu olduğunu tartıştım. Kadınların örtüsünden ev içi rollerine, “Hoca” hitabından dantel eldivene uzanan o dar dünyanın, modernlikle değil, katı bir ahlak rejimiyle kurulduğunu anlatmaya çalıştım.

Bu yazıda ise kamerayı biraz daha geri çekip, şu rahatsız edici soruya dönmek istiyorum:

Madem ortada bu kadar klasik bir dindarlık vardı, o hâlde Fethullah Gülen Türkiye’de ve kısmen de dünyada neden “modern”, “ılımlı” ve “diyalog yanlısı” bir figür olarak kodlandı?

Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı - Modern İslam mı, klasik dindarlığın diplomatı mı: Fethullah Gülen (2)
Şeyma Hatice Bozoğlu yazdı – Modern İslam mı, klasik dindarlığın diplomatı mı: Fethullah Gülen (2)

Neo-selefi bir örgüt imamı neden “modern” algılandı?

2000’lerin Türkiye’sinde “modernleşme gündemi” tek bir failin yönettiği homojen bir süreç değildi. Aksine, birbiriyle rekabet eden fakat aynı anda birbirine eklemlenen üç farklı modernleşme stratejisi işliyordu:

1. Bürokratik modernleşme: 1990’ların ekonomik krizinin ardından uluslararası sisteme uyum sağlamak ve AB normlarını içselleştirmek zorunda olan teknokratik-bürokratik hat.

2. Siyasal modernleşme: AK Parti’nin devlet içinde yeni bir iktidar elitini inşa etmeye dönük stratejisi.

3. Seküler askerî–yargısal çekirdek: Bu iki odakla da mesafeli duran ve süreci yönetmek yerine frenlemeye çalışan geleneksel devlet çekirdeği.

Bu üç odak arasında hiçbir zaman tam bir uyum olmadı; ancak aynı prototipe duyulan ihtiyaç hepsini görünmez bir ortak zeminde buluşturdu:

Eğitimli, disiplinli, küresel dil bilen, bürokratik işleyişi kavrayan ve aynı anda dini meşruiyet de taşıyan bir insan profili.

Türkiye’de devlet ile yeni iktidarın bu “hibrit kadro” ihtiyacı, Eisenstadt’ın “çoklu moderniteler” yaklaşımıyla da uyumludur: Modernlik tekil bir Batı modeli değil; toplumların kendi kültürel havzalarından ürettikleri çoğul modernleşme biçimleridir.¹

Ancak ne devlet bürokrasisinin ne de hükümetin, bu profili kendi içinden hızla üretecek kurumsal kapasitesi vardı. İşte Gülen tam da bu yapısal boşlukta devreye girdi. Onun okullarında yetişen, muhafazakâr aile kökleriyle batı eğitimini harmanlamış kuşak, devletin elinde olmayan bir insan kaynağı sunuyordu.²  Böylece iktidarın açıkça talep etmediği, fakat işlerine de yarayan bir role cemaat yerleşti:

Boşluk dolduran dış kaynak — insan gücü taşeronu.

Gülen’in kendi söyleminde modernliğe dair güçlü bir teolojik açılım yoktu; fakat dışarıya verilen görüntü bunun tam tersine işaret ediyordu:
Kravatlı bürokratlar, yabancı dil bilen öğretmenler, yurtdışı okulları, “diyalog” toplantıları, Washington’daki think-tank ilişkileri…

Bu vitrin, hem bürokrasinin hem hükümetin işine gelen bir meşruiyet makyajı işlevi gördü. Uluslararası ortamda ise Türkiye’nin kendi başına üretemediği “ılımlı, modern, demokratik Müslüman” profilini cemaat üstlenmiş görünüyordu.³

Sonuç olarak Gülen’in modern algılanması, onun modern bir din yorumu geliştirmesinden değil; muktedirlerin kendi modernleşme açığını bir dini yapıya taşeronlaştırmasından doğdu.

Koalisyon çatladığında ise geriye ne modern bir İslami söylem kaldı ne de toplumsal dönüşüm…

Yalnızca ince bir vitrinin ardında saklanan klasik dindarlığın gerçek yüzü göründü.

İslam’da modernlik: Gülen’le aynı dönemde yaşayan iki karşıt örnek

Gülen’in sunduğu din yorumu klasik fıkıh temelli, rivayet merkezli, tasavvufî anlam yükleri taşıyan ve ibadetin formunu kutsayan normatif çizgiden kopmuyor.

Buradan hareketle şu soru beliriyor: Bu topraklarda gerçekten modern bir İslam yorumu neye benzer?

Cemaat liderinin temsil ettiği geleneksel çizginin tam karşısında, aynı dönemde ve aynı kültürel bağlamda, fakat bambaşka bir epistemik yerden İslam’ı yorumlayan iki önemli isim var: Prof. Dr. İsrafil Balcı ve Prof. Dr. Gazi Özdemir.

Bu iki isim, Türkiye’de İslam’ın modernleşme ihtiyacını teolojik düzeyde tartışan en güçlü figürler arasında. Her ikisi de İslam’ı Kur’an merkezli bir perspektiften yeniden düşünmeyi, rivayet ve klasik fıkhı eleştirel süzgeçten geçirmeyi esas alıyor ve İslam’ın modernleşmesinin ancak akıl, bağlam, tarih, bilim ve Kur’an üzerinden mümkün olabileceğini savunuyor.

Sidretü’l-müntehâ: Yeryüzündeki ağaç mı, göklerin kristal kapısı mı?

İsrafil Balcı’ya göre Necm Suresi’nde anlatılan Sidretü’l-müntehâ sahnesi son derece sade ve dünyaya ait bir mekândır: Cennetü’l-me’vâ denen gerçek bir ağaçlık alandaki son ağaç. Balcı, Kur’an’ın bu sahneyi açıkça yeryüzünde konumlandırdığını; buna rağmen klasik rivayetlerin onu kat kat göklerin ucuna taşımasının, mi’râcı da “uyku hâlinde” yaşanan bir kozmik yolculuğa çevirmesinin tamamen sorunlu bir miras olduğunu söyler. Ona göre vahiy bilincin açık olduğu bir hâlde gelir; bilinç dışı anlatılar dinin kaynağı olamaz. Bu nedenle bir ağacı göğün tavanına taşımak için yüksek bir hayal gücü gerekir ama yüksek bir Kur’an bilgisi gerekmez.⁴

Gülen’in dünyasında ise aynı ağaç hiç tereddütsüz bir gökler ötesi kristal kapıya dönüşür. Sidre artık yeryüzünde değildir; “âlemler ötesi âlemlerin üsâresiyle oluşmuş” metafizik bir varlıktır. Kâbe de onun yeryüzündeki izdüşümüdür. Mi’râc fizik yasalarının askıda olduğu bir “manevî hat açılımı”, mucizeler ise nübüvvetin delilleridir.⁵ Akıl burada gerekli değildir; hatta çoğu zaman konuk bile edilmez. Çünkü mantık ne kadar zorlanırsa, anlatının “derinliği” o kadar artar.⁶

Sonuçta bir taraf Kur’an’ın anlattığı ağacı yeryüzünde tutmakta ısrar ederken, diğer taraf onu göğün kristal kubbesine yerleştirir. Bu fark yalnızca bir tefsir ayrımı değil, akıl merkezli modern okuma ile menkıbe merkezli dindarlığın birbirine hiç dokunmadığı sınır çizgisidir.

Bir yudum su: Modern akıl mı, rivayetin emrettiği mi?

Prof. Dr. Gazi Özdemir’in oruç yorumu, İslam’da modernliğin pratikte ne anlama geldiğini gösteren bir başka ufuk açıcı örnektir. Bir tıp profesörü olarak Özdemir, ibadetin “formunu” değil, amacını merkeze alır: Kur’an orucu bir “irade eğitimi ve nefsi dizginleme” pratiği olarak tanımlar; açlık ya da susuzluk ise burada amaç değil, araçtır der.

Bu nedenle Bakara 187’deki “yiyin, için, sonra orucu tamamlayın” ifadesini, zevk–haz içmeleri ile hayati ihtiyaç olan su tüketimi arasında ayrım yaparak okur. Ona göre Kur’an’ın “Allah sizin için kolaylık ister” ilkesi gereği, uzun yaz günlerinde susuz kalmak ibadetin ruhuna ters, bedene de zulmettir. Su içmek ne şehvet içerir, ne nefsi kabartır, ne de ibadetin anlamını bozar. Kısacası Özdemir, Kur’an’ın hedefinin “kula işkence etmek” olmadığını hatırlatarak, orucu katı yasaklar listesi değil, amaç odaklı bir fedakârlık olarak tanımlar.⁷

Gülen’in çizgisi ise bunun tam tersidir. Oruç konusunda klasik fıkıh ne diyorsa, Gülen onu bütünüyle tekrar eder: Su içmek orucu bozar; susuzluk, “nefsin terbiye edildiği büyük eğitim alanı”dır; ibadetin formu korunmazsa ruhu da kaybolur.⁸ Onun metinlerinde oruç, Peygamber’in mucizevi dayanıklılığıyla örneklenen bir sabır ve teslimiyet alanıdır; modern tıbbın söyledikleri veya insan fizyolojisinin sınırları bu tabloda yer bulmaz.

Özdemir’in “amaç–niyet merkezli” yaklaşımı Gülen’de tamamen “şekil–hüküm merkezli” bir yapıya dönüşür. Böylece aynı ibadet iki farklı dünyaya ayrılır: Özdemir, orucu Kur’an’ın illeti üzerinden kurarken, Gülen orucu klasik fıkhın şekli üzerinden üretir. Bu fark, modern bir din yorumuyla geleneksel bir dindarlığın nerede ayrıştığını gösteren en berrak örneklerden biridir.

Son tahlilde Gülen’in kendisinin ve örgütünün bu çetrefilli, karmaşık hikâyesi bize başka bir hakikati hatırlatıyor: Modern görünmek için bazen kravat, iyi İngilizce ve birkaç diyalog konferansı yeterli olabilir; fakat modern düşünmek için bunların hiçbiri yetmez. Çünkü modernlik, söze değil zihnin içine yerleştiğinde anlam kazanır—ve o eşik aşılmadıkça geriye kalan şey sadece modernlik iddiasıdır.


  1. S. N. Eisenstadt, Multiple Modernities (Daedalus, 2000), 1–29.
  2. M. Hakan Yavuz, Toward an Islamic Enlightenment: The Gülen Movement (Oxford University Press, 2013), 112–118.
  3. Helen Rose Ebaugh, The Gülen Movement (Springer, 2010), 53–55.
  4. İsrafil Balcı, Sorunlu Mirasımız: Siyer Yazıcılığı ve Siyer Algımız, (İstanbul: Mana Yayınları, 2019), 52–59; 83–91.
  5. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler – II, (İstanbul: Nil Yayınları, 1994), 176–181.
  6. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur – I, (İstanbul: Nil Yayınları, 2000), 237–250; ayrıca bkz. Kırık Testi (2010), 112–119.
  7. Gazi Özdemir, Namaz – Oruç – Hac, (İstanbul: Anahtar Kitaplar, 2017), 109–118; ayrıca bkz. Kur’an Işığında Gerçek İslam, 284–286.
  8. Fethullah Gülen, Oruç: Gufranla Tüllenen İbadet, (İstanbul: Nil Yayınları, 2009), 17–22; ayrıca bkz. Kalbin Zümrüt Tepeleri – I, 102; Prizma – I, 203.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.