İki çocuk, iki genç; hayatın baharında bir aile. Bir ailenin tatil umudu için çıktıkları yol, hepimizin gözleri önünde, belki de hâlâ anlamaya çalıştığımız ve anlayamadığımız, anlam veremediğimiz bir şekilde sona erdi. Üstelik bu, ne ilk ne de son gibi görünüyor. Asıl acı olan ise dört insanın yaşamının, anlık ihmallerin ve süregelen ihmalkârlıkların zinciriyle nasıl söndüğünü kabul etme konusundaki zorlanışımız…

Şu küçük detaylar
Olayın örtüsü aralandıkça karşımıza çok katmanlı bir başarısızlık tablosu çıkıyor. Müdahale edilmeden geçen kritik zaman, ihmal edilen hijyen ve güvenlik protokolleri… Bu gibi ayrıntılar, tek tek bakıldığında küçük gözükebilir; bir araya geldiklerinde ise felaketin zeminini oluşturuyor. Olayı haberlerden izleyen bizler içinse, en zor soru şu: Bu zincirin hangi halkalarında durmalıydık, nerede daha fazlasını yapabilirdik?
Bu noktada sorumluluk arayışı bizi hem bireylere hem de sistemin işleyiş biçimine götürmeli. Zira orada çok ciddi bir “atlama” var. “Yok sayma” refleksi, bir noktadan sonra işletmelerin ya da denetleyici kurumların kusurlarını o ya da bu şekilde görmezden gelmemize yol açıyor. Üstelik mesele sadece tek bir kişiyi ya da kurumu suçlamak da değil; hatta belki de ihmalkârlığın arkasındaki “niyet”ten çok, onu besleyen “yapısal sebepleri” de gözden kaçırmamalıyız. Belki de en çok bunu kaçırmamalıyız! Rekabet baskısı, kâr hırsı, personel yetersizliği veya kaynak sıkıntısı gibi ekonomik gerçekler, bireyleri ve kurumları kısa ve kestirme yollara, standartları delmeye ya da esnetmeye ve nihayetinde ölümcül tavizlere itiyor olabilir mi? Yaklaşımlarımızın, denetimlerimizin, eğitimlerimizin ve acil müdahale kültürümüzün eksikliği, bu yapısal boşluklarla birleştiğinde bir bütün olarak sorgulanmalı. Bunun farkına varmadan sıradan hayatımıza dönmemiz, benzer acıların tekrarlanmasına alan açıyor. Ve her seferinde içimiz kavruluyor-bir sonraki dehşet senaryosuna kadar…

Gündemin hızına ne demeli?
Zaman da bizim aleyhimize işliyor gibi: Gündemin hızına kapılıp acıları unutma eğilimimiz, önlemler almamızı ertelemeye neden olup duruyor. Unutmak, bazen rahatlatıcı olabilir; ama unutmak aynı zamanda sorumluluk duygusunu ve değişim iradesini de erozyona uğratıyor. Modern yaşamın meşguliyeti, empatiyi ve ortak tedbir alma bilincini zayıflattıkça daha da kayboluyoruz. Halbuki bir aile yok olurken bir noktadan sonra “bana ne” demek, hepimizi daha zayıf, daha savunmasız bir noktaya itiyor ve bizi biraz daha etkisiz kılıyor.
Çözüm
Bu tip yazılar için eee denir, nedir çözümün… Biz bunları biliyoruz zaten!
Peki.
Çözüme giden yol, duygusal tepkinin çok ötesinde somut adımlar gerektiriyor. Konaklama ve hizmet sektöründe (Bolu’da yaşanan otel faciası demek yeterli olmamış) kriterlerin güncellenmesi; acil müdahale, ilk yardım ve elbette tehlikeyi önceden tespit etme adımlarının yaygınlaştırılması; denetimlerin sıklık ve kapsamlarının acilen gözden geçirilmesi… Ve elbette olup bitenler için hemen devreye girecek olan bağımsız ve şeffaf bir soruşturma ağı… Kısaca, faillerin ekonomik vb. ne kadar imtiyazlı olurlarsa olsunlar peşine düşülmesi gerekiyor-olayları protesto edenleri tutuklamak ise bu karanlık elleri daha da güçlendiriyor. Davacıyken davalı konuma düşürülmek ise işten bile değil (bunun örnekleri o kadar çok ki…).
İşte bu tip önlemler işin ayrıntılarını oluşturmalı.
Daha geniş boyutta bakacak olursak toplum olarak birbirimize karşı daha fazla sorumluluk hissi geliştirmemiz şart, hatta bu işin özü. Görmezden gelmek yerine müdahale etmek, ilgisizliği normalleştirmemek…
Son söz olarak şunu söylemek isterim: Bu tür trajediler sadece kaybettiğimiz canların sayısı değil; aynı zamanda vicdanımızda açılan gediklerin de habercisi. Unutuş kolaydır fakat unutmak insanî sorumluluğu yok etmez, etmemeli. Şimdi, bu acıdan ders çıkarma zamanı— hem bireyler olarak hem de kurumlar olarak daha dikkatli, daha hazır ve daha vicdanlı olmalıyız. Yoksa, yok.













