İmralı’ya gitmek mi doğruydu yoksa gitmemek mi? Bu soruya iki açıdan bakmak mümkün. Barış sürecinin pratik ihtiyaçları bağlamında düşünecek olursak, milletvekillerinin adaya gitmeleri kuşkusuz doğru karar. Öcalan ile yapılacak görüşmenin müzakerelerde oynayacağı kritik rol açık. Zira Öcalan, Kürtlerin önemli bir bölümü için en önemli karizmatik önder. Demirtaş dahil Kürt siyasetinin tüm önemli isimleri onun gölgesi altında siyaset yapmak durumunda. Dolayısıyla PKK’nın silah bırakacağı ve Türkiye’nin bölgedeki Kürtlerle uzlaşacağı bir senaryoyu gerçeğe dönüştürmenin en kolay yolu, müzakereleri doğrudan Öcalan ile yürütmek.
Bu yol, HDP, Kandil ve YPG ile ayrı ayrı pazarlık yapmaktan daha pratik. Nitekim devlet aklı bunun her zaman farkındaydı. Öcalan Türkiye’ye getirildiği günden bu yana sürekli görüşülen ve Kürt sorununun çözümü için zımnen muhatap kabul edilen isim oldu. Bugün gelinen noktanın farkı, milletvekillerinin adaya gitmesiyle Öcalan’ın meşru muhatap olduğunun aleni şekilde ilan edilmesi olacak. İmralı heyetine katılmama kararı alan ve barışa katkı verecek kişilerin teknolojik imkânlarla, ayağına gidilmeden dinlenebileceğini savunan muhalefetin itirazı tam da buna. Süreci aksatma pahasına da olsa gerek devlet organları gerekse HDP üzerinden Öcalan’la dolaylı şekilde iletişim kurulmasını tercih ediyor muhalefet.

Muhalefetin çözüm arayışını Kürt hareketinin meşru siyasi temsilçileri üzerinden yürütme ısrarı son derece değerli. Zira ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile hüküm giymiş ve seçimlerde oy verme hakkından dahi yoksun olan bir ismin, adeta baş müzakereci olarak en üst yasama organı tarafından muhatap alınması, siyasi ve toplumsal dinamikler uğruna hukuki gerçekliğin bir kenara itilmesi anlamına geliyor. Oysa bu süreci hukuk sınırları içerisinde kalarak yürütmek de mümkündü. Nitekim konuya yapıcı şekilde yaklaşan muhalefetin çağrısı da hep bu yöndeydi. Müzakereler pekâlâ genel bir demokratikleşme adımıyla başlayabilir ve aleniyet ilkesi ile faaliyet göstermek zorunda olan meclisin yalnız yasal dernek ve siyasi partileri muhatap kabul etmesi bir temel ilke olarak ilan edilebilirdi. Böyle bir çerçeve çizmek elbette İmralı’ya heyet göndermek kadar kestirme bir çözüm olmazdı. Ancak süreç bu şekilde kurgulansaydı, daha sağlam temeller üzerinde ve daha kurumsal şekilde yürümesi de mümkün olacaktı.
Normal şartlarda hukuk devleti ilkesinin savunucusu olmalarına rağmen, barışın bu kadar yakın göründüğü bir aşamada özellikle CHP’nin hukuki meşruiyet ısrarını gereksiz bulan geniş bir kesim var. İlkesel tutarlılığın geçer akçe olmadığı, yazılı hukuk düzeninin ise yeterince kök salmadığı ülkemizde bu durum şaşırtıcı değil. Ne de olsa bizimkisi yazılı kurallardan ve prensiplerden çok şahsi ilişkiler ve irade üzerinden kurulan hiyerarşilere aşina bir kültür. Zaten devletteki karar alıcılar da bu yüzden kendilerini hukukla ve ilkesellikle sınırlı görmüyorlar. Bu sayededir ki 30 senedir “bölücübaşı” ve “bebek katili” gibi sıfatlar yakıştırdıkları ve adeta şeytanlaştırdıkları bir ismi bir anda meşru muhatap ilan edebiliyorlar.
Hukuk sistematiğine karşı olan bu apatinin modernlikle de bir ilişkisi var. On dokuzuncu yüzyılda belirginleşen modern ulus devletlerle birlikte kamu gücü, hukukun uygulayıcısı olmaktan çıkıp millet iradesinin doğrudan bir yansımasına dönüşmeye başladı. Böylece doğal hukuk geleneği bir kenara bırakıldı ve yasal düzen bu kolektif iradeye tabi, onun paralelinde şekillenen ve ulusun çıkar ve talepleri ile çeliştiği her an kenara atılabilecek bir tamamlayıcı role geriledi.

Kürt sorununun çözümünün Türkiye’ye her anlamda aşama kaydettirecek olmasından hareketle hukuki pürüzlere takılmamak gerektiğini düşünenler de aslında bu modern ulus devletin zihin dünyasında hareket ediyor. Ancak Kürt sorununu yaratan zihniyetin temelinin tam da devletin ve milletin âli çıkarları karşısında hukuku pürüz olarak gören devlet aklı olduğu gözden kaçıyor. Sorunu yaratan kaynağı çözüm için de başvurulabilecek bir panzehir gibi gören, adeta homeopatik bir siyaset bu. Ve mevcut sürecin önündeki en büyük tehlike de sözünü ettiğim bu yaklaşım. Dün “sayın Öcalan” diyen herkese hapis cezası talep ederken bugün kurallara ve kanunlara fazla kulak asmadan sonuca ulaşmayı kafasına koyan bir devlet pragmatizmi var karşımızda. Onunla pazarlığa tutuşan da aynı pragmatik temellerde uzlaşmaya hevesli Kürt siyasileric.
Mevcut görüşmeler hukuksal bir zeminde kurulmadığından, yurttaşların kültürel hak ve özgürlüklerinin tanınması süreci şeklinde kurgulanmıyor. Atılacak hukuki adımlar tümüyle pazarlığa tabi. Bu da aslında her bir reformun potansiyel olarak geri alınabilecek bir koz olduğu anlamına geliyor. Nihayetinde bugün vekilleri İmralı Adası’na gönderen devlet iradesinin yasal meşruiyet zeminine ve evrensel hukuka verdiği değer, 1990’larda beyaz Toroslarla Kürt aydınlarını yargısız infaz edenlerin hukuka verdiği değerden farksız.
Bilhassa Özgür Özel CHP’sinin güncel politik atmosferin rüzgârına kapılmadan aldığı İmralı’ya milletvekili göndermeme kararı bu bakımdan son derece değerli. Ana muhalefet yalnız bu karara itiraz etmiyor. Aynı zamanda kayyum uygulamalarının sonlandırılmasını, Kürt sorununa ilişkin AİHM ve AYM kararlarının uygulanmasını ve meclis zemininde adım atılmasını talep ederek sürece katkı sunma kararlılığını da ortaya koyuyor. Fakat Bahçeli’nin İmralı ısrarının arkasındaki pragmatizmin aksine, CHP demokratik hukuk devleti ilkesinde ısrar ediyor.














