Selma Irmak ile söyleşi: Sürgündeki Kürt siyasetçiler süreç hakkında ne düşünüyor? 

“Sürgündeki Kürt siyasetçiler süreç hakkında ne düşünüyor?” başlıklı videoda Ruşen Çakır’ın konuğu Selma Irmak, çözüm sürecinin ilerleyişini, Kürt siyasi hareketinin rolünü ve demokrasiye etkilerini değerlendirdi.

Ruşen Çakır’a konuk olan Selma Irmak, çözüm sürecinin ilerleyişini değerlendirdi. Kürt hareketi içerisindeki tartışmalara değinen Irmak, sürecin sıradan bir siyasi manevra olmadığını, devlet insiyatifiyle başlayan tarihsel bir eşik olduğunu söyledi.

Selma Irmak, çözüm sürecinin yeniden başlamasını tetikleyen ilk işaretin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile DEM Parti’nin tokalaşması olduğunu vurguladı

Irmak, bu adımın bazıları için aldatmaca gibi görünse de kendi kuşağındaki pek çok kişi tarafından ciddi bir işaret olarak okunduğunu belirtti: 

“Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına gidip tokalaşmasından sonra herkeste olduğu gibi şaşkınlık oluştu ama bir şeylerin başladığı hissiyatı da uyandırdı. Bu sözlerin söylenmesi sıradan bir olay değil. Muhtemelen devlet bu sorunun çözümü için insiyatif almış görünüyor. Aksi halde Devlet Bahçeli’nin çıkıp böyle bir şey söylemesi mümkün olmazdı.”

Sürgündeki Kürt siyasetçiler süreç hakkında ne düşünüyor? 
Sürgündeki Kürt siyasetçiler süreç hakkında ne düşünüyor? 

Öcalan’ın 27 Şubat açıklaması

Ruşen Çakır’ın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta açıklanan metnini hatırlatması üzerine Irmak, Öcalan’ın silah bırakmanın ötesine geçen bir perspektif sunduğunu belirtti.

Ayrıca, Öcalan’ın açıklamalarını, Kürt kamuoyunda bir bölümün tepkiyle karşıladığını söyleyen Irmak şunları ekledi:

“Bu hareket, başından beri sorunu ve siyasi zemine kaydırmayı istiyor. Artık örgütsel mekanizmayla ve çatışmalı süreçle yürüyemeyeceği çok net anlaşıldı. Öcalan bunu örgütüne de izah etti. Silahlı mücadelenin yerini demokratikleşmeye dayalı siyasi bir mücadele alacak.”

“Geleceği ipotek altına alamayız”

Eski kuşak Kürt siyasetindeki bazı çevrelerin ihanet suçlamalarına dair Irmak, “Ne yaparsanız yapın yaranamayacağınız bir kesim var. Barışa da savaşa da karşı çıkan, daha geri bir milliyetçilikten beslenen çevreler bunlar. Fakat bizim duygularımızı bir kenara bırakmamız lazım. Geleceği ipotek altına alamayız” diye konuştu. 

Selma Irmak, Kürt toplumunun siyasal bilincinin yükseldiğini, bu sebeple geçmişteki çözüm sürecinden farklı olarak yeni süreçte daha güçlü adımlar atılabileceğini vurguladı: 

“Kürt halkındaki değişim dönüşümü yaşayarak, gözlemleyerek gören bir insanım. Bilincin yükseldiği bir nota. Bu çok büyük bir kazanç. Kayyumlar kalksa, dil üzerindeki engeller kalksa bu halk daha fazlasını inşa etmeye hazır.”

Deşifre: Gülden Özdemir

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Çözüm sürecini çok deneyimli bir siyasetçiyle konuşmak istiyoruz: Selma Irmak. Selma Irmak uzun süre hapis de yattı, milletvekilliği de yaptı ama en son, değil mi, Meclis kürsüsünde vekilliğiniz düşürüldü diye hatırlıyorum.

Selma Irmak: Evet.

Ruşen Çakır: HDP’den Hakkâri milletvekiliydiniz galiba o sırada. Bir süredir gözükmüyorsunuz diyelim. Önce şunu söyleyeyim: Yaşananlar, edilenler, bir yılı aşkın süredir Devlet Bahçeli’nin DEM Partililerin elini sıkmasıyla başlayan bir sürecimiz var. Farklı adlar konuyor. Sizin bunu yakından izlediğinizi biliyorum. Öncelikle içeriden birisi olarak ne hissettiğinizi sorabilir miyim? Ama şu anki hissiyattan ziyade, başından bugüne nasıl bir süreç yaşadınız, bu süreci nasıl takip ettiniz?

Selma Irmak: Öncelikle size ve izleyicilerimize selam ve sevgilerimi, özlemlerimi iletmek istiyorum. Sizler gibi bizler de özellikle Sayın Bahçeli’nin DEM sıralarına gidip tokalaşmasından sonra hepimizde olduğu gibi şaşkınlık oluştu ama bir şeylerin başladığı hissiyatını da uyandırdı. Ardından Sayın Bahçeli’nin yaptığı çağrı, işte Sayın Öcalan için “Meclis’e gelsin, konuşsun” söylemi tabii birçok kafa karışıklığı da yarattı. Kimi arkadaşlarımız yine “Bu bir oyundur, bu bir aldatmacadır” gibi yorumlar da yaptılar ama benim de içerisinde olduğum bir grup arkadaşımız da “Bu normal bir şey değil. Bu süreç başka bir şeye evriliyor. Bu sözlerin söylenmesi sıradan bir olay değil, böyle ele almak gerekiyor” diye yorumladı. Muhtemelen devlet bu sorunun çözümü için inisiyatif almış görünüyor. Yani aksi hâlde Devlet Bahçeli’nin çıkıp böyle bir şey söylemesi mümkün olmazdı. Nitekim daha önce süreci başlatan AKP ve onun lideri oldu. Ama bugün belli ki devlet bu konuda bir inisiyatif almış ve yürütüyor. O nedenle ciddi bir süreç diye düşündük ve devamını tabii izledik. Şimdi dönem dönem, sizlerin de çokça programlarınızda vurguladığınız gibi, adımlar atılmadığı ya da ayak sürüldüğü zamanlar oldu. Yine Kürt hareketinin, PKK’nin, doğal olarak ne olup bittiğini anladıktan sonra adım atma çabası, yine AKP’nin bizim izlediğimiz kadarıyla bu sürecin sonuçlarının kendileri için neye tekabül edeceğini belki de hesap etmeleri sebebiyle veya başka tür sebeplerle birtakım gecikmeler, aksamalar olduğunda da biz umudumuzu yitirmedik. Doğrusu ben kendi adıma onu söyleyeyim. Çünkü bu süreçlerin kolay olmadığını dünya deneyimlerinden biliyoruz. Bazen geriye düşer, bazen hiç beklenmedik adımlar atılır, şaşırtıcı derecede ilerlemeler kaydedilir. Hatta bazen kopar, çatışmalar yeniden başlar. Yani bu örnekler çokça yaşandı dünya üzerinde çatışmalı bölgelerde. Kürt sorunu gibi ağır bir sorunun ve toplumsallaşmış bir sorunun çözümü de elbette ki kolay olmayacak. Yani her iki taraf açısından da kolay olmayacak. Ama şu aşamada geldiğimiz noktanın çok pozitif, olumlu bir nokta olduğunu belirtebilirim. Özellikle, belki bunu da konuşacağız, Meclis komisyonunun İmralı Adası’na gidip Sayın Öcalan’la görüşmesi, görüşlerini alması ve belki de işte artık kayıtlar okunur mu okunmaz mı bilemiyoruz, o tartışma devam ediyor ama bunun da paylaşılmasında yarar gördüğümü ifade edebilirim. Neler söylediğini kamuoyu bilecek ve aslında önemli bir eşik aşılmış olacak. Yani 100 yıllık Kürt sorununun çözümünde hukuk alanında diyelim ve demokrasi anlamındaki çok büyük bir handikap, çok büyük bir eşik aşılmış olacak. Yani genel itibarla bu bir yıllık süreci ben çok pozitif görüyorum. On yılları belki bu bir yıl içerisinde aştık diye değerlendiriyorum.

Ruşen Çakır: Peki, şunu sormak istiyorum. “Neden şimdi böyle bir şey başladı?” konusunda değişik tartışmalar var biliyorsunuz. Kimileri bunu tamamen Erdoğan’ın siyasî bekası için yaptığını söylüyor, kimileri “devlet aklı” diyor, kimileri İsrail vurgusunu çok öne çıkartıyor vesaire. Sizin bu konudaki kanaatiniz nedir?

Selma Irmak: Şimdi Erdoğan’ın ya da AKP’nin bekası konusuna çok katılamıyorum. Muhakkak onun da bir etkisi var. Fakat ben meselenin bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum. Özellikle de belirttiğim gibi bu sürecin bir devlet projesi olduğu konusunda ve devletin inisiyatifi doğrultusunda geliştiği konusundaki kanaatim güçlü. Kuşkusuz bunda iktidar ve şu anki Cumhur İttifakı’nın da etkisi var. Yürütücü güç çünkü burası ve inisiyatif alan, irade koyan kesim, en çok Bahçeli olmak üzere hükümetin kendisi. Ancak bunun sadece basit bir istikbal meselesi, bir gelecek, siyasî partilerin iktidar veya beka meselesi olduğunu düşünmüyorum. Bunu çok aşan bir problem. Çünkü Kürt sorunu gibi bir sorun her zaman getirisi yüksek olmayabiliyor. Bazen sizi götürebiliyor da. Yani bunu geçmişte Türkiye’de yaşadı siyasetçiler. Yani bazen siz bu konuyu ele aldığınızda bekanızdan da olursunuz, bekanızı garanti altına almak isterken. O nedenle kuşkusuz uluslararası konjonktürün etkisi var, yine belirtmek gerekiyor ve okumalarımız bu yönlüdür, şu anda Ortadoğu’da olup bitenlerin bu sorunun gündeme gelmesinde kuşkusuz çok önemli bir rolü var. Çünkü Ortadoğu değişiyor, dengeler değişiyor. Yeni bir sistem muhtemelen kurulacak. Güç dengeleri aynı şekilde yer değiştiriyor. Belki yeni oluşumlar göreceğiz önümüzdeki dönemde. Ortadoğu eskisi gibi kalmayacak. Türkiye’nin de tabii ki Ortadoğu’da belirleyici bir rolü ve lider bir pozisyonu var. Her ne kadar demokratik anlamda eleştirel bir pozisyonda biz olsak da kuşkusuz Türkiye’nin de bu değişim sürecine ayak uydurması gerekiyor. Ama bütün bunlarla beraber, bunların etkisi çok büyük, fakat belirleyici olanın artık bu savaşın ve bu yürütülen çatışmanın ya da bu sorunun benim kanaatime göre taşınamaz boyutlara ulaşması. Her iki taraf için de bunu ifade edebilirim. Denilir ya, dağ taş bile yorulduysa savaştan, artık barışı konuşmanın zamanı gelmiştir. Belki zamanı geçti bile. Belki çok daha öncesinde bu konuyu masaya yatırarak konuşmamız gerekiyordu ve böylelikle de onlarca, on binlerce canı yitirmemiş olacaktık. Ancak bu sorunun artık çözüm vaktinin geldiği, taşınamaz pozisyona eriştiği konusunda bir kanaatin oluştuğunu düşünüyorum devlet cenahında. Buna PKK’nin de tabii ki “evet” dediğini, yani onların da “evet, artık bu süreç bu şekilde yürümüyor” dediğini düşünüyorum. Nitekim ortaya çıkan değerlendirmeler, atılan pratik adımlar böyle. Yine Sayın Öcalan’ın bu konuda önemli oranda rol üstlenmesi ve bu çağrıya pozitif cevap vermesi çok büyük bir şans ve bu sorunun çözümünde önemli bir etken diye düşünüyorum. Bütün bunları birleştirdiğimizde aslında vakti geldi, vakti geçti bile. O yüzden iyi ki oldu diyoruz.

Ruşen Çakır: Peki, 27 Şubat, ben o okunduğunda oteldeydim. Çok tarihî bir andı. Orada çok önemli şeyler vardı. Mesela biz gittiğimizde örgüte silah bırakma çağrısı yapacağını biliyorduk ama ötesine gitti, “fesih” dedi. Yani kendini feshetmesi, sadece silah bırakma değil. Ve bir diğer husus da demokratik entegrasyon perspektifiyle her türlü kültüralist şeyden uzak bir perspektif sundu. Şimdi siz Avrupa’dasınız ve benim gördüğüm kadarıyla 27 Şubat’tan bu yana Avrupa’da birçok Kürt çevreleri Öcalan’ı ihanetle suçluyor. Yani Kürtlerin statü arayışlarından, nasıl söyleyeyim, vazgeçtiğini söylüyor. Bayağı bir kırılma noktası oldu o aslında, yani 27 Şubat açıklaması, bildirgesi. Ne diyorsunuz? Tabii şunu diyenler de var: “Böyle diyor ama sonra ne olacağı belli olmaz” diyenler de var. Buradaki Öcalan’ın aldığı pozisyon ve Kandil’in de buna pozitif cevap vermesi ama bu eleştiriler de ortada malum.

Selma Irmak: Şöyle söylemek gerekiyor, PKK’yi biraz yakından takip edenler şunu bilir: Bu hareket başından beri aslında Türkiye ile bir ortak noktada buluşmayı, sorunu siyasî zemine kaydırıp siyasî zemin üzerinden çözmeyi çokça arzuluyor ve bu yönlü devletin yaptığı gizli veya açık her çağrıya ve girişime aslında pozitif yanıt verdi. Yani bu konuda “ama aslında şöyle” sorusu bence gerçekçi değil. Yine az önce belirttiğim gibi, hani vakt’erişti denilir ya, artık bu sürecin örgütsel bir mekanizmayla ve çatışmalı süreçle yürüyemeyeceği Sayın Öcalan tarafından da daha net anlaşıldı, ortaya konuldu. Kendi örgütüne de bunu izah etti. Değişen dünya dengeleri de bunun artık zorunluluk olduğunu ortaya koydu. Bundan sonrası aslında Kürtlerin gelişen demokratik iradesini siyasal zemin üzerinden daha fazla geliştirebileceği bir süreç olacak. Çünkü bu örgütsel mekanizma ya da bu çatışmalı süreç Kürtlerin bugüne kadar elde ettiği kazanımları da, toplumsal anlamda eriştiği pozisyonu da geriye çekiyor. Savaş gittikçe daraltan bir pozisyon alıyor ve rol oynuyor. Bu anlamda sürecin geriye dönmesi diye bir şey söz konusu olacağını sanmıyorum, düşünmüyorum. Fesih kararı bu yüzden. Yani, ‘‘artık savaşı biz bütünen bıraktık, artık silahlı mücadelenin yerini demokratikleşmeye dayalı siyasî bir mücadele alacak.’’ Şimdi yine şunu hatırlatmak istiyorum: 2013’te başlayan süreçte Türkiye’nin temel talebi “önce silahlar bırakılsın, ondan sonra görüşme olsun.” Bu konuda PKK çok daha katı bir tutum sergiliyordu. Bizler de siyasetçiler olarak dünya örneklerine baktığımızda, bir anlaşma söz konusu olduktan sonra, belli bir prosedür hayata geçtikten sonra o anlaşmalara dayalı olarak en son aşama olarak silahlar bırakılır, işte bir yerlere teslim edilir, terhisler yaşanır, ondan sonra geri dönüş veya entegre problemi konuşulmaya başlanır. Fakat bu işte on yıl kaybettirdi bize, belki de on yıldan daha fazla bir süreç. Bence gelinen noktada artık bu engelin de aşılması konusunda ben Sayın Öcalan’ın da bir rol üstlendiğini düşünüyorum. Yani daha ön alma konusunda ve öngörüyü geliştirme açısından büyük bir rol üstlendiğini düşünüyorum. Bu nedenle tekrar geriye dönüş söz konusu değil. Savaşı bir bütünen bırakma konusunda çok kararlı ve net olduğunu görüyoruz. Şimdi bahsettiğiniz çevrelere gelince, biliyorsunuz Kürt halkının her yerde olduğu gibi, Türkiye toplumunda olduğu gibi, milliyetçisi var, aşırı milliyetçisi var, sol kesimi var, aşırı solcusu var, mütedeyyini var. Herkes Sayın Öcalan’ı kendi lideri kabul ediyor ya da benimsiyor anlamına gelmiyor. Şimdi bazı çevreler PKK savaştığında da “Vay, siz neden savaşıyorsunuz?” diyen bir kesimdi. Barıştığında da “Siz niye barışıyorsunuz? Hainlik ettiniz, sattınız” diyen kesimlerdi. Yani ne yaparsanız yapın yaranamayacağınız bir kesim ve ne yazık ki daha geri bir noktada bir milliyetçilikten söz edildiğini düşünüyoruz. Yani anlamsız bir Türk ve Türkiye düşmanlığı görüyoruz. Yani o sosyal medya hesaplarından vesaire okuduğumuzda insanın tüyleri diken diken oluyor bazen. Evet, biz çok acılar yaşadık halk olarak. Bunu unutmak mümkün değil. Elbette ki hesaplaşma, yüzleşme gerekiyor bu ülkede yaşanan tüm haksızlıklar için, yaşanan tüm felaketler için, acılar için. Ancak geleceği de karartmamak için, geleceği de ipotek altına almamak için bizler kendi duygularımızı ve kendi bagajlarımızı bir kenara bırakmak zorundayız. Böyle bir zorunluluk var bu süreçte. Kimse “Her şeyi unutalım, hiçbir şey olmamış gibi davranalım” gibi tavır, tutum içerisinde değil. Fakat biz çocuklarımız için yaşanılabilir bir dünya yaratmak istiyorsak, demokrasi içerisinde ve hukukla örülü bir ülke bırakmak istiyorsak, biz “geçmişi unutalım” değil, bugünü inşa etmenin mücadelesi içerisinde olmak zorundayız. Elbette şimdi Sayın Öcalan’ın ifade ettiği kültüralist taleplere bile “aman aman bir talebimiz yok” demesinin sebebi şu. Ruşen Bey, siz de en fazla bölgeyi izleyen, inceleyen gazetecilerden birisiniz. Yani ben de yaklaşık 30 yıldır siyasetin içerisindeyim ve halk örgütlenmesinden gelen, yani gençlik kollarından, kadın kollarından, kadın hareketinin çalışmalarından gelmiş bir insanım. Ben bu 30 yıl içerisinde bu halktaki değişimi, dönüşümü yaşayarak, gözlemleyerek, hissederek gören bir insanım. Yani bu örgütlenmenin, bu siyasetin, bu hareketin bu halkı getirdiği nokta inanılmaz gelişkin bir nokta, bilincin yükseldiği bir nokta. Şimdi bu çok büyük bir kazanç. Yani toplumda bilinci yükseltmek, somut birtakım taleplerden çok daha kıymetli benim kanaatime göre. Şimdi Sayın Öcalan bunun farkında benim görüşüme göre. Eğer diyelim ki kayyum meseleleri ortadan kaldırılırsa, kayyum yasası ortadan kaldırılırsa, bu halk yeniden kendi belediyesini rahatlıkla seçecektir, çok daha fazlasını seçecektir ve kendi idari şeklini çok daha güçlü bir biçimde yapacaktır. Toplumun üzerindeki, sivil toplumun üzerindeki baskılar ortadan kaldırılırsa, kadın gençlik hareketi toplumsal yapılarını en kılcal damarlara kadar geliştirecektir. Nitekim biz bunları gerçekleştirdik. Yine dil konusundaki engellemeler ortadan kalkarsa, yüzlerce, binlerce Kürt genci dil alanında çalışmaya, araştırmalar yapmaya, akademik alanlarda yer almaya hazırdır, yetişiyorlar. Yani bunları inşa etmek zor değil. Yeter ki biz bu eşiği aşabilelim. O yüzden talepler değil, en önemlisi şu anda biz bu tarihî köprüyü inşa etmeliyiz. Benim bakış açım en azından bu. Bu köprü inşa olduktan sonra geri kalan sorunlar sivil toplum örgütü mücadelesiyle, demokratik mücadeleyle, hak ve özgürlükler mücadelesiyle muhakkak gerçekleşir, gelişir. Tabii bu sorunun çözümü, şu anda da biz konuşuyoruz, anayasal bir değişikliği tabii ki zorunlu kılıyor. Yani bu anayasal değişiklik şu anda belki de konuşacağımız, konuştuğumuz veya konuşacağımız süreçle ilgili veya gelişmelerin seyrine göre alınacak olan kararların ve yapılacak olan değişikliklerin garanti altına alınması anlamına gelecek, yeni bir anayasal süreçle ve demokratik bir anayasayla. Şimdi bundan sonrası artık bizlere kalıyor. Türkiye halkları, Kürt halkı hep birlikte biz geçmişin yaralarını nasıl sarabiliriz, birlikte yaşamanın koşullarını nasıl oluşturabiliriz? Tabii ki eskisi gibi olmayacak, bir daha asla. Olabilmesi için birtakım demokratik tahammüller, hak ve özgürlüklerin yerini bulması gerekiyor. Kardeşlik olacaksa, hak ve hukuka göre bir kardeşlik de inşa edilmek zorunda.

Ruşen Çakır: Şimdi şunu sormak istiyorum. Siz geçen süreçte Meclis’teydiniz, yanlış bilmiyorum herhâlde. Ve oradaki süreçte CHP tutuktu, karşıydı aslında ama çok şey değildi. MHP alenen karşıydı. Şimdi MHP başlatıcı oldu. Yani buranın iki ana aktörü varsa birisi Öcalan, birisi Bahçeli bence, aylardır bunu söylüyoruz. CHP de bütün baskılara rağmen komisyona girdi ama İmralı’ya gitmedi. Siz şimdi geçmiş dönemdeki parlamentoda bu partileri biliyordunuz. Aynı çatı altında tartıştınız, ettiniz. Tabii ki konjonktür değişti, tabii ki partiler de değişti. Sizin partilerinizin adı defalarca değişti. Şu anda siz mesela DEM Parti’de yer almadınız. Hatta arada bir de Yeşil ve Sol Parti de var, değil mi? Böyle şeyler var. Ne diyorsunuz? Meclis’in buradaki durumu ve siyasî partilerin bu süreçteki pozisyonu hakkında ne söylemek istersiniz?

Selma Irmak: Şimdi Ruşen Bey, geldiğimiz aşama ya da şu anda yaşadığımız süreç ciddi bir değişim süreci. Yani Türkiye aslında bununla, bu sorunu aşmakla bir kabuk değiştirecek. Bu bana göre sadece Kürtler için değil, Türkiye halkları ve Türkiye’nin geleceği açısından da çok önemli bir eşik. Ve şunu başta söylemek gerekiyor: Eski kodlarla, eski ezberlerle ya da ideolojik bir duruşla yeni Türkiye inşa edilemez. Bu mümkün değil. Zaten bu sorunların kaynağı da baştan, hani deniliyor ya, yanlış iliklenen düğme değil midir? Yani 1923 Anayasası daha genişletilerek devam etseydi, ilk Meclis’te Kürtler yer aldı ama daha sonra Kürtler bu Meclis’in dışına atılmamış olsaydı, 24 Anayasası gibi bir anayasayla karşı karşıya gelmemiş olsaydık, 1925 de olmayacaktı, 1938’ler de olmayacaktı. Yani bu sorunun kaynağı burada. Şimdi bizim dönüp oradaki yanlışı bulup değiştirmemiz gerekiyor hep birlikte. En fazla da bu rol kuşkusuz CHP’ye düşüyor ve tabii ki MHP’ye düşüyor. Bu anlamda sembol iki parti olması itibarıyla söylüyorum bunları. CHP sürekli Cumhuriyetin kurucu partisi olduğunu söylüyor, ki öyledir. Biz de çok çok önemsiyoruz. CHP’nin sürecin içerisinde olmasını, CHP’nin aldığı tavrı ve tutumu, sürecin demokratikleştirilmesi, yürütülmesi ve nihai, kalıcı bir barışın, toplumsal bir barışın inşa edilmesi için CHP’nin bu sürecin içerisinde, hatta öncülüğünü yapar pozisyonda olmasını çok önemli ve kıymetli buluyoruz. Fakat tabii ki handikapları var CHP’nin, yok değil. Şimdi şunu hatırlatmak istiyorum, geçmiş dönemde de biliyorsunuz defalarca girişimlerde bulunuldu. Yine Habur sürecini hatırlarsınız, bir grup gerilla Türkiye’ye geldi bir iyi niyet adımı olarak. Şunu kabul etmek gerekiyor ki o süreç iyi yönetilemedi. Bu PKK tarafından da, o dönemki siyasî partimiz tarafından da, devlet tarafından da belki daha iyi yönetilebilinirdi. Ama bir yol kazasına maruz kaldı. Deneyim edindik belki bu süre içerisinde. Şimdi hiç unutmuyorum, gerillalar geldikten sonra kimi yüksek sesle söylemler çıktığında Sayın Erdoğan şunu söyledi: “Tabutlar gelmesindense böyle olması daha iyi değil mi?” Yani belki tam böyle değil ama bu mealde birtakım sözler söylemişti. Bundan neden insanlar rahatsız oluyor? Neden rahatsız oluyorsunuz? Çünkü o dönem en fazla karşı çıkan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’dı. Yani Deniz Baykal böyle yeri göğü yırttı resmen. Bu nasıl bir şey yani? İşte hâlâ da mesela dönem dönem CHP bunu Meclis’te söylemeye devam etti. İşte çadır mahkemeleri kuruldu, bilmem ne kuruldu. Fakat şunu görmemek körlük bence, bir kompleks. Yani 100 yıllık bir sorunu, on binlerce cana mal olmuş bir sorunu çözmek için bir devlet eğer inisiyatif alıyorsa, bu büyük devlet olmanın bence ifadesidir. Bu küçüklük değildir, küçülme değildir, bu büyümedir. Bazen şey olursunuz, Kürtçe geliyor aklıma, Kürtçede de nefs-i biçûk deniliyor, yani küçük nefisli olma hâli karşıda bir büyüklük yaratır. Şimdi CHP’nin 100 yıllık kompleksi diye bahsettiğimiz, benim geçen Mezopotamya Ajansı‘nda da çıkan bir yazımda da aynı şeyi ifade ettim, yani bu büyümekten korkmak anlamına geliyor. Büyümeyi değil, büyüklenmeyi tercih etmek anlamına geliyor. Belki ağır bir eleştiridir Ruşen Bey ama CHP bu konuda… Geçen sizinle Kadri Gürsel’in programını izledim. Kadri Bey’in söylemiyle ifade edeyim. CHP’nin İmralı Adası’na gitmemesini bir kelimeyle ifade etmek gerekirse ‘‘yanlış’’, iki kelimeyle ifade etmek gerekirse ‘‘fevkalâde yanlış’’ buluyorum, diyeyim, çünkü o öyle söylemişti, ‘‘doğru’’ ve ‘‘çok doğru’’ diye. Yanlış. Neden? Çünkü bu sürecin içerisinde olmak zorunda. Yarının cumhuriyetinin demokratik ayaklar üzerinde kurulmasını eğer istiyorsak, CHP bu sürecin içerisinde olmalı. Evet, eleştirilerimiz oldu. Çünkü derler ya, dostun attığı gül yareler seni. Evet, AKP çok büyük zulüm etti ama bu halk CHP’den hiçbir zaman yüzünü çevirmedi. Gönül kırgınlığı yaşadı. Kin ve nefret duymadı. Hep kırgınlık yaşadı. Siz dost bildiğiniz, bir şey umut ettiğiniz, beklediğiniz birilerine kırılırsınız. Düşman bellediklerinizden kırılmazsınız, zaten o öyledir denilir. Şimdi CHP eleştirileri böyle bence almalı, yani haksızlık değil, beklentilerin ifadesi olarak almalı. Tabii ki süreç devam ediyor ve önümüzdeki dönemlerde de çok büyük rol düşecektir CHP’ye. Sayın Özgür Özel’in bugüne kadar takındığı tavrı ben çok pozitif buluyorum, cesurca buluyorum. Bu kadar baskıya rağmen hâlâ çok ciddi bir demokrasi mücadelesi veriyor. Bu takdire şayandır. Yine de bu sürecin dışında kalmadı. Kuşkusuz bazı tereddütleri var. Ben bunu da şuna yoruyorum; bahsettiğim gibi o 100 yıllık belki ezberin bozulamaması, belki adım atmaktan korkma, belki başka handikaplar. Bu bir travmadır, bunu aşmak için de zamana ihtiyacımız var, CHP’nin de zamana ihtiyacı var. Ama bir başka şeye dikkat çekmek istiyorum; bu sürecin içinde olanları kamuoyu gördü, biz soluğu cezaevinde aldık. Hepimiz barış demiştik oysa. Biz hepimiz bunun için çaba sarf ettik. Hiçbirimizin elinde bir silah yoktu. Ama ben işte DTK Eş Başkanıydım. Bir deklarasyon yayınladık: “Türkiye halkları birlikte yaşasın. Bunun için böyle bir idari reform gerekli” diye, ben on yıl ceza aldım. Helalühoş olsun. Bu bir demokrasi mücadelesi, tabii bunun bedelleri de olur. Ama yani bunları yaşadık. Şimdi bunu görünce insanlar elbette ki “Yarın öbür gün köşeyi dönersek ve ters dönerse, bizim sonumuz ne olur?” diye düşünüyorlar. Yani bunu da iktidar kendine sormalı. Bu algıyı ya da bu tereddütü yaratan aslında AKP iktidarının pratikleridir. Yani, ‘‘yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır’’ gibi bir pozisyon da çıkınca kuşkusuz siyasî partiler bundan dolayı da kaygı duyuyor olabilirler.

Ruşen Çakır: Şimdi bu bağlamda şunu sormak istiyorum. Geçen bir arkadaş yardımcı oldu, sağ olsun. Öcalan’ın sürgündeki siyasetçilere çağrısı var. Çok sayıda belediye başkanı, milletvekili vesaire var, değişik partilerde görev yapmış. O arkadaş bana bir liste verdi, ki onlarca diyeceğim ama bayağı var. Siz de bunların çoğunu biliyorsunuz, siz de bunlardan birisisiniz. Öcalan’ın çağrı yapmasından önceden itibaren herhâlde aranızda bunu tartışıyorsunuzdur. O çağrı çok somut bir şekilde “Gelin” dedi. Sizi yanına istiyor, öyle söyleyeyim çok kabaca. Nedir genel eğilim? Çünkü oralarda hayatlar kuruldu, çocuklar var vesaire. Belki işler kuruldu, şu oldu, bu oldu. Bir de tabii güven meselesi var, en temel hususlardan birisi de bu. Nasıl bir eğilim görüyorsunuz ve şahsen siz ne düşünüyorsunuz?

Selma Irmak: Şöyle söyleyeyim, çağrı çok kıymetli bir çağrıydı. Demokrasi dediğim gibi, her mücadelenin, her devrimin bir sürgünü vardır. Biz de onu yaşadık. Ne yazık ki demeyeceğim, ne mutlu ki. Bu da bir deneyim, sonuçta bir mücadele alanı ve bunu da yaşıyorsunuz zorlukları olsa bile. Şimdi buraya gelen her arkadaş gerçekten on yıllarca cezayla karşı karşıya kaldığı için buralara gelmek zorunda kaldı. Ben de öyle. Ben cezaevinden çıktım 2020 Mayıs’ında. Eylül’de ben Kobani dosyasından tekrar aranır duruma geldim. On yıl cezamı bitirdim. Herhâlde devlet “Bu ikide bir çıkıyor, cezayı bitiriyor çıkıyor” diye “biz sağlama alalım” diye 31 kere müebbet istedi bana Kobani dosyasında. Şimdi bu durumda ben çıkmak zorunda kaldım. Benim durumumda, bütün arkadaşlar böyle. Hiç kimse isteyerek, “Ya ben artık burada yaşamak istemiyorum” diye gelmedi. O nedenle de hepimizde çok ciddi bir travmatik süreç yaşandı. Çünkü sürgün aynı zamanda sizin kimliğinizin de sıfırlandığı bir yer oluyor, bir süreç oluyor. Dil bilmiyorsunuz, bir kültüre yabancısınız, başka bir toplumdasınız. Sizin bütün kimlik bilgileriniz sıfırlanıyor. Yeniden bir hayat kurmaya çalışıyorsunuz sıfırdan, okuma yazma öğrenir gibi. Dil öğreniyorsunuz, kültürü öğreniyorsunuz, toplumsal yapıyı öğreniyorsunuz vesaire. Çok kolay olmadı hiçbirimiz için. Yine çoluk çocuğu olan arkadaşlar için söyleyeyim. Bir kere anne babalar cezaevlerine girdi. Hapis cezalarıyla karşı karşıya kaldılar. Gözaltılar oldu, ev baskınları oldu ve o çocuklar çok ciddi travmalar yaşadılar. Yani onlar belki ileriki süreçlerde açığa çıkacak. Okullarda ayrımcılığa uğradılar. Dayak yiyen çocuklarımız oldu. Okulu bırakmak zorunda kalanlar oldu vesaire. Bunlar çok basına yansımadı ama daha Türkiye’deyken yaşananlar bunlardı. Şimdi bu çocuklar zaten bir travmatik süreç yaşadı. Buraya gelmek apayrı bir süreç. Onlar da yaşamlarını, çevrelerini, okullarını bırakıp geldiler. Birçok arkadaş işini, evini, her şeyini bıraktı. Şimdi burada bir hayat kuruluyor. Bunu tekrar baştan silmek ne kadar mümkün olabilir ya da “Tamam çekin, gelin” demek mümkün, bilemiyorum. Tabii bu, buradaki arkadaşların kararına bağlı. Ama şunu yürekten söyleyebilirim bütün arkadaşlarım adına: Herkes yarın değil bugün gelmek istiyor. Kendi adıma söyleyeyim, benim öyle bir bağlayıcılığım yok. Benim bütün ailem Türkiye’de ve ben öyle bir durum söz konusu olursa tabii ki koşa koşa gelmek çok isterim. Kendi topraklarımda yaşamayı çok isterim. Yani orası cehennem bile olsa sonuçta bizim cehennemimiz ve orada yaşamayı tercih ederim sürgünde yaşamaktansa. Ama bunları da görmek gerekiyor. Şimdi Sayın Öcalan sadece bizlere değil, biliyorsunuz, binlerce genç de buraya akın akın geldi Ruşen Bey. Yani “beyin göçü” denilen bir şey var. Pırıl pırıl akademisyenler, genç arkadaşlar geldiler ve her gün görüyoruz. Yani bu aslında Türkiye’nin kaybı bir yerde. Onlara da çağrı yaptı: Gençlere, ‘‘yeni sürecin inşası için dönmelisiniz’’ dedi, ki bence bu da çok anlamlıydı. Yine söylüyorum, oradaki hiçbir genç isteyerek gelmedi. Burada kamplarda kalan, zaman zaman görüştüğümüz arkadaşlar oluyor, gençler oluyor. Onlar da ya çok ciddi ekonomik sebepler dolayısıyla, ya yaşamın artık yaşanılmaz hâle gelmesinden ötürü ya da işte cezaevi vesaire dosyalarla karşı karşıya kaldıkları için gelmiş oluyorlar. Bu böyle, geri dönüş için hepimiz bekliyoruz. Mesela arkadaşları arıyoruz bazen, soruyoruz: “Biz valizlerimizi ne zaman hazırlayalım? Biz çantalarımızı hazırladık, ne zaman gelelim?” Onlar da diyorlar: “Siz hazır tutun, biz size haber vereceğiz.” Yani öyle espri yapıyoruz kendi aramızda. Ama dönmeyi herkes tabii ki çok istiyor, yani onu ifade edeyim.

Ruşen Çakır: Peki, son olarak şunu sormak istiyorum. Siz çok deneyimli bir siyasetçisiniz. Hem Kürt hareketini hem devleti de biliyorsunuz, bölgeyi de biliyorsunuz. Şu anda bu sürecin önündeki en önemli tehlike nedir?

Selma Irmak: Önündeki en önemli tehlike; ben, devletin şu anda Sayın Öcalan’ın tutumuyla ortaya çıkan inanılmaz fırsatı iyi değerlendirememesi endişesini taşıyorum. Geçen gün Mümtaz’er Bey’in bir yazısını okudum, o iyi bir yazıydı. Şuna vurgu yapıyordu: “Öcalan otoriter bir lider ve bu nedenle de örgütünü konsolide edebiliyor, sözünü geçirebiliyor.” Fakat ben eksik buldum o değerlendirmeyi. Sayın Öcalan’ın rolü sadece kendi örgütü üzerinde ve otoriter liderlik vasfıyla değil, aynı zamanda karizmatik liderlik rolüyle toplumun üzerindeki etkisi de bir şans. Bunun altını çizmek gerekiyor. Yine bu hareket sadece bir örgüt olarak var değil, bu aynı zamanda bir toplumsal hareket. Bakın 6 milyon oy alıyor diyelim, tırnak içerisinde, normal koşullarda. Bu yükselir ya da düşer. Ama bir şey var. Siz partileri kapatabilirsiniz, siz baskı uygulayabilirsiniz ama siz halkı kapatamazsınız. Bu 6 milyonluk kitleyi ve onların çeperindeki belki çok daha fazla sayıda kitleyi yok sayamazsınız. Buna tekabül eden bir otorite diyelim ya da bir irade var. Bu halk inanılmaz bir güven duyuyor, itibar ediyor ve bu toplumun üzerinde bir güven duygusuyla kendilerine sırtını dönmeyecek ya da zarar verecek bir karar almayacak bir lider olarak görüyor. Bu çok önemli bir unsur. Öte yandan yine mesela Sayın Öcalan’ın başka bir yaklaşımı ve sizler de takip etmişsiniz, görüyorsunuz, açıklamalardan da okuyorsunuz; PKK aslında Türkiye halklarıyla birlikte yaşamaktan gocunmuyor ve ayrı bir yaklaşım içerisinde değil. Tam tersine birlikte yaşamayı sürekli vurguluyor. Bu çok önemli bir şans, bu çok önemli bir nokta. Bunun altının çizilmesi gerekiyor. Başka türlü kâğıt üzerinde yapılan bir barış anlaşması olur ama bu kalıcı bir barış olmaz, bu toplumsal bir barış, sağaltıcı, adaletin sağlandığı bir barış olmaz ne yazık ki. Bu fırsatların kaçırılmasından ben çokça endişe ediyorum. Ama onun dışında ben iradî olarak devletin bir duruş içerisinde olduğunu, yine Sayın Öcalan’ın ifadesiyle, Mümtaz’er Bey bunun altını çizmişti, “norm devlet” dediğimiz yaklaşımla stratejik ele aldığını düşünüyorum. Aynı şekilde karşı tarafın da bunu stratejik değerlendirdiği kanaati var bende. Bu bir araya geliş bile Suriye’de şu anda, belki bunu konuşmadık ama, birçok şeyin önünü açtı. Yani biz artık oraya bir yönelim görmüyoruz. Tam tersine belki önümüzdeki dönem komşuluk ilişkileri de gelişecek, siyasî ilişkiler, diplomatik ilişkiler de gelişecek. Belki burada Avrupa’da olduğu gibi geçişken sınırlar söz konusu olacak. Yine son cümle olarak ifade edeyim: Kurulacak olan toplumsal inşada, yani bir etnik yapıdan ziyade Kürtlük veya Türklük, ortak bir insanlık değeri etrafında bir araya gelmek bize çok şey kazandıracak. Bu devlet olacak. Çünkü Kürtler devletsizliği çok büyük yaşadılar Ruşen Bey. Üvey baba değil, biz yetim büyüdük halk olarak. Bu anlamda çok büyük bir şey yaşadık. Ama yetim büyümenin bir başka boyutu da yaşama karşı güçlü olmak, yani kendi yarasını da sarabilecek pozisyonda olmak. Bu durumdayız ve buna rağmen bir arada yaşayalım diyoruz, kendimiz için değil sadece, gelecek nesiller ve çocuklarımız için. Alman anayasasının ilk maddesi “İnsan onuru dokunulmazdır” der. Biz de ülkemizin anayasasının ilk maddesini böyle yapabiliriz. İnsan onuru en önemli ortak bileşenimiz olsun, ona göre hareket edelim diyelim. Umudum çok büyük ama onu da ifade edeyim.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Selma Hanım. Umarım en kısa zamanda dönersiniz ve sizi stüdyoda ağırlarız. Orada kaldığımız yerden devam ederiz. Çok sağ olun.

Selma Irmak: Ben teşekkür ederim size de ve yayınlarınızdaki emeğiniz için.

Ruşen Çakır: Sağ olun. Evet, Kürt siyasî hareketinin önde gelen isimlerinden Selma Irmak’la süreci, sürecin artılarını, eksilerini ve yurt dışındaki Kürt siyasetçilerin nasıl takip ettiklerini, neler hissettiklerini, bütün bunları konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.