Aslı Tunç yazdı: Suç ve Ceza Film Festivali ve adalet peşindeki filmler

Sanat, çevremizdeki onca karanlığa, adaletsizliğe, şiddete direnme gücü veriyor bize. Sinema, tiyatro, müzik ve edebiyat kitlelerin yaşadıklarını, içlerindeki isyanı bastırıp ehlileştirmiyor; onları farklı bir forma dönüştürüyor, kimi zaman estetize ediyor belki ama mutlaka derinleştiriyor ve anlamlandırıyor. On beş yıldır inatla adalet arayışındaki filmleri izleyicilerle buluşturan bir festivalden söz etmek istiyorum sizlere bu pazar: Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali.

26 Kasım’da açılış töreniyle başlayan ve 2 Aralık’a dek sürecek olan festival “Herkes için Adalet” ilkesinden yola çıkıyor. Cannes, Berlin ve Sundance gibi prestijli festivallerden gelen hak arayışı ve özgürlük mücadelesi temalı düzinelerce film beyazperdede yerlerini alıyor.

Festival sadece filmlerin gösterildiği bir etkinlikten öte yönetmen, yapımcı ve oyuncuların akademisyenlerle de buluştuğu, dünya meselelerine birlikte kafa yorulan entelektüel ve vicdani bir platforma dönüşüyor. Çünkü sinema bir “şenlik” olduğu kadar (bu noktada sevgili Onat Kutlar’a saygıyla) adalete dair derin endişelerimizin ve hakikat arayışlarımızın bir izdüşümü. Bu festival sadece bu nedenle bile çok anlamlı. Gösterim programında neler yok ki? Gazze’deki yıkımdan Afganistan’a kadar uzanan kadın, çocuk, göçmen, işçi ve yoksul hikayeleri, yaşamın kıyısına itilmiş, hayatları bir anda altüst olmuş insanların eşitsizlik, ayrımcılık, yoksulluk ve yıkımla olan mücadeleleri.

Aslı Tunç yazdı: Suç ve Ceza Film Festivali ve adalet peşindeki filmler
Aslı Tunç yazdı: Suç ve Ceza Film Festivali ve adalet peşindeki filmler

Prof. Dr. Adem Sözüer’in başkanlığını, Prof. Dr. Bengi Semerci’nin festival ve Alin Taşçıyan’ın da program direktörlüğünü üstlendiği bu sinemasal buluşmada savaş, bellek, kadın özgürlüğü, ekolojik yıkım ve ifade özgürlüğü gibi temaları odağına alan pek çok film var. İzleyebildiklerim arasında beni en çok etkileyen iki filmden söz etmek istiyorum. İlki Gözde Kural’ın yönetmenliğini üstlendiği, Cinema Jazireh. Genç bir Türkiyeli yönetmenin Afganistan’daki Taliban saldırısı, kadınların direnişi ve çocuk istismarı temalarının peşinde koştuğu son derece sert ve cesur bir film bu.

Kural’ın kendi değişiyle “dünyanın sonu olan” Afganistan’da bizi ailesini Taliban saldırısında kaybeden Leyla’nın kayıp oğlu Ümit’i bulmak için çıktığı tehlikeli bir yolculuğa götürüyor. Bir kadının varlığının bile tehdit sayıldığı insanlıktan yoksun bir erkek evreninde Leyla (Fereshteh Hosseini), yeni ölmüş kocasının sakallarını kesip erkek kılığına girerek görünmez olacaktır. Yolculuk boyunca Taliban zulmüne, eşcinsellik olgusuna, çocuk tacizine ve istismarına dayanan “baça bazi” geleneğine kadar pek çok temaya tanık oluruz. Güçlü görsel diliyle bizi çetrefili ikilemlere atan Cinema Jazirah sarsıcı bir yapıt.

Beni etkileyen ikinci film ise bir belgesel. Afganistan’ın son kadın büyükelçisi Manizha Bakhtari’nin Taliban’a karşı ülkesindeki kadınların hakları için yaptığı mücadelenin gerçek öyküsü: The Last Ambassador (Son Büyükelçi). 2021 yılında Taliban’ın iktidarı ele geçirmesiyle hükmünü aniden kaybeden, temsil ettiği ülkesi tarafından artık tanınmayan bir diplomatın öyküsü bu.

Görev yaptığı Viyana’da, bir yandan sürekli ölüm tehditleri alırken, uluslararası medyada ve platformlarda korkusuzca Taliban aleyhine konuşan, genç kızların ellerinden alınan eğitim hakkı için sürekli sesini yükselten ve uluslararası kamuoyunu örgütlemeye çalışan Manizha Bakhtari son derece etkileyici ve ilham veren bir karakter. Belgesel bir yandan Bakhtari’nin geride bıraktığı ülkesi için korkularını, endişelerini ancak mücadeleye devam etmeye nasıl kararlı olduğunu çok iyi anlatıyor. Afganistan’ın en ünlü ozanlarından Wasef Bakhtari’nin kızı olmasını, eğitimli bir aileden gelmenin ayrıcalığını bir diplomat olarak nasıl ait olduğu topraklar ve insanlar için kullandığını görüyoruz beyazperdede. Manizha Bakhtari’nin ellerinden kayıp giden ülkesine duyduğu özlem o kadar derin ki, Afganistan sınırına en yakın noktaya gittiği ve dağların ardında kalan ülkesine o sonsuz çoraklık ortasından hüzünle baktığı sahne unutulur gibi değil.

Uluslararası Suç ve Ceza Festivali, sinemanın evrenselliğini arkasına alarak güçlülerin değil haklıların adaletini savunmanın önemi anlatıyor bize, vazgeçmeden, yılmadan, tam 15 yıldır. Hep var olsun…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.