Transatlantik’in bu bölümünde Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, ABD’nin yeni Stratejik Güvenlik Belgesi’ni, Suriye’de bir yılda yaşanan gelişmeleri ve Ankara’nın F-35 beklentisini değerlendirdi.
S-400 sorunu nereye evriliyor?
Barrack, Birleşik Arap Emirlikleri’nin başkenti Abu Dabi’de katıldığı konferansta, “Bu sorunların önümüzdeki dört ila altı ay içinde çözüleceğine inanıyorum” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump ile AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eylül ayında Beyaz Saray’daki görüşmelerinde S-400 meselesi ele alınmıştı. Türkiye’nin yaklaşık on yıl önce yaptığı S-400 alımı, Ankara’nın F-35 savaş uçağı geliştirme programından çıkarılmasına ve CAATSA yaptırımlarının Türk savunma sanayii şirketlerine uygulanmasına yol açmıştı.

Washington, S-400’lerin F-35’in gizlilik özelliklerini riske attığını savunurken Ankara, Rus sisteminin NATO mimarisine entegre edilmeyeceğini ve gerekli tüm tedbirleri alacağını söylemişti. Trump ise eylül ayında yaptığı açıklamada Türkiye’nin F-35 alımı için “açık kapı” bırakmış, Erdoğan’ın “ABD için bir şey yapacağını” söylemiş ancak ayrıntı vermemişti.
Kalıcı barış yakın mı?
Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) liderliğindeki cihatçıların yıldırım hızıyla İdlib’den Halep’e, ardından Hama’ya, sonra Humus ve en sonunda da Şam’a ilerlemesi ve Esad hanedanlığının Suriye’deki 53 yıllık yönetiminin sonunu getirmesinin üzerinden tam bir yıl geçti.
Ülkenin dört bir yanından insanlar, “kurtuluşun yıldönümü”nü kutlamak için başkente akın etti. Aynı saatlerde Suriye’nin geçici Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara, askeri üniformasıyla Emevi Camii’nde sabah namazı kıldırdı, ardından yaptığı konuşmada “kuzeyden güneye, doğudan batıya” Suriye’nin birliğini koruma ve “mevcut zamanına, tarihine ve mirasına yakışır” bir ülke inşa etme sözü verdi.
Yeni güç: Eski cihatçıların diplomasi atağı
HTŞ lideri Ebu Muhammed el Colani, şimdiki adıyla Ahmed eş-Şara, Şam’a giren koalisyonun başındaki isimdi. Ocak sonunda geçici cumhurbaşkanı olarak atandı. Bir yıl içinde ülkenin dış politikasını kökten değiştirdi.
Esad döneminin başlıca hamileri İran ve Rusya’dan uzaklaştı; ABD, Körfez ülkeleri ve Türkiye ile ilişkileri normalleştirdi. Batı yaptırımlarının büyük kısmı kaldırıldı, Şam uluslararası konferanslarda yeniden görünür hale geldi.
Uluslararası basının aktardığına göre bugün Şam sokaklarında insanlar, bir yıl öncesine göre çok daha rahat konuşuyor. Bir aktivist, “Bir yıl önce kimse bir kilo soğanın fiyatından bile şikâyet etmeye cesaret edemezdi, şimdi bakanların istifasını istiyorlar”
Trump soruyu kesti, gazeteciyi azarladı: “Sahte haber”
Basın toplantısında ABC muhabiri, Prens Selman’a hitaben, “ABD istihbaratı sizin bir gazeteciyi vahşice öldürme planının başında olduğunuz sonucuna vardı. 11 Eylül’de yakınlarını kaybedenler de bugün Oval Ofis’te olmanıza öfkeli” sözleriyle sorusuna başladı.
Trump, muhabirin sözünü keserek hangi basın kuruluşu için çalıştığını sordu. Sorunun tamamlanması üzerine, “Sahte haber” diyerek gazeteciyi eleştirdi ve Selman’ı işaret ederek, “Bu beyefendi müthiş bir iş çıkardı” dedi.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, ‘’Transatlantik’’le karşınızdayız. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la dünyayı konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba.
Gönül Tol-Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Konuşacak bayağı husus var. Bu hafta önce seninle başlayalım Ömer. Suriye’de Esad’ın gidişinin birinci yılı oldu ve hâlâ ne olacağı belli değil. Ama biliyoruz ki Ahmed eş-Şara’nın, Trump’tan, Körfez ülkelerine kadar çok geniş destekçileri var, ama ülke hâlâ bir devlete sahip değil, yanılıyor muyum?
Ömer Taşpınar: Yanılmıyorsun Ruşen. Bir yıl sonra bir değerlendirme yaptığımızda ve büyük resme baktığımızda, tabii ki Trump’la gelen ivmeyle, ülkenin normalizasyonu, Beyaz Saray’da kabul edilmesi çok önemli gelişmeler. Öte yandan geçmişinde cihatçılık olan bu hükümetin, bu liderin, henüz Suriye’de güçlü bir devlet ve bir ordu kuramadığı, kurumların çalışmadığı, Alevilere ve Dürzilere karşı da katliamların olduğu malûm gerçekler. O nedenle bir karne notu verilecek olsa, çok başarısız olmamakla beraber, ülke henüz ekonomik ve kurumsal olarak ayağa kalkmış durumda değil. Amerika’nın, Trump’ın olumlu bakması tabii ki kayda değer. Fakat bu, Kongre’de bazı yaptırımların, özellikle Sezar Yaptırımları’nın kaldırılmasına bağlı, Dünya Bankası’ndan Batı’dan gelecek yatırım henüz ortada yok. Herkes, Suudi Arabistan’dan, Katar’dan, Birleşik Arap Emirlikleri’nden yani Körfez’den gelecek paraya bakıyor ama o paralar da henüz çok büyük oranlarda mevcut değil. Çünkü kimse kurumların çalışmadığı, yarının ne olacağının belli olmadığı bir ülkeye böyle büyük yatırımlar da yapmak istemiyor. O nedenle Suriye henüz düzlüğe çıkmış durumda değil.
Ruşen Çakır: Peki, burada birçok kalem var. Bir kere ulusal birlik diye bir sorun var, değil mi Gönül? Kürtler var, ama sadece Kürtler değil, Aleviler, Dürziler ve Hristiyanlar var ve hepsinin yaşadığı birtakım sorunlar var ve Ahmet eş-Şara’ya güvenmiyorlar. Hatta belki de Sünni Arapların bir kısmı, daha seküler olanları, bu yönetimi de çok tasvip etmiyor olabilir. Bu birliği inşa etme işi nasıl olacak? Çünkü Türkiye başta olmak üzere herkes, ısrarla, birleşik, bölünmemiş bir Suriye’yi vurguluyor. ABD de, kendileri de bunu söylüyor. Bu nasıl olacak?
Gönül Tol: Zaten en önemli sorunlardan bir tanesi o. Dün, The Economist’in yaptığı bir kamuoyu yoklamasına baktım. Ahmet eş-Şara’nın büyük oranda Suriye halkı tarafından destek gördüğünü görüyoruz. Fakat detaylara baktığınızda, aslında ulusal kimliğin ne olacağına ya da Ahmed eş-Şara’nın ülke için vizyonuna dair büyük de bir şüphe de var aynı zamanda. Ahmed eş-Şara’ya desteği ve meşrûiyeti getiren şey, her şeyden önce Esad’ı devirmiş olması. Suriye halkı içerisinde onun açtığı bir kredi var. Fakat mesela Gallup’un yaptığı bir kamuoyu yoklaması var; özellikle azınlıkların Şam’a hiç güvenmediğini de gösteriyor. Dolayısıyla Ahmed eş-Şara’nın önünde bir sürü problem var. Fakat en önemli sorunlardan bir tanesi, bir ulusal kimlik inşa etmesi gerekmesi. Cihatçı bir geçmişi olan bir insanın, nasıl kapsayıcı bir ulusal kimlik inşası kurulacağına dair şüpheler var. Mesela zannediyorum bundan birkaç ay evvel, Ahmet eş-Şara’ya yakın isimler sosyal medyada yaptıkları paylaşımlarda, ‘’Yeni Emevicilik’’ dedikleri bir kimliğe vurgu yapmaya başladılar. Suriye halkını Emevi halkının devamı olarak çerçeveledikleri bir şey ortaya koydular. Ahmed eş-Şara at sırtında ve arkadan gelen ‘’Emeviler yeniden doğuyor’’ şarkısıyla bir video yapmışlar. Bütün bunlar, gerçekten Ahmed eş-Şara’nın en önemli ve ciddi problemlerinden birinin bu vizyonu ortaya koymak olduğunu gösteriyor. Buna bağlı olarak da nasıl bir sistem kurulacak? Adem-i merkeziyetçi bir sistem mi kurulacak? Kürtlerin istediği gibi yerel özerkliğe vurgu yapan, azınlıklara kendi özerk alanlarının tanınıp anayasal haklarının verildiği bir sistem mi kurulacak? Yoksa Ahmed eş-Şara’nın hep söylediği gibi, son derece merkezi bir yönetim mi kurulacak? Ahmed eş-Şara bugüne kadarki söylemlerinde “Ben Lübnan ve Irak örneklerini çalıştım. Azınlıklara özerklik hakları verilen sistemler ya da Lübnan gibi farklı etnik dini azınlıklara kotaların verildiği sistem de çalışmıyor” diyor. Ahmet eş-Şara’nın söylediklerinden anladığımız kadarıyla, kendisi merkezi bir sistem öngörüyor. Fakat bu ciddi problemler yaratacağından, her şeyden önce Suriye’nin azınlıkları buna karşı çıkıyor.
Ama onun dışında sorunlar da var. On dört yıllık iç savaşın ardından, bir yıl içerisinde ülkenin bütün sorunlarını çözmesini beklemiyorduk tabii. Ama Ömer’in bahsettiği gibi, özellikle bu ekonomik yatırım meselesi, Ahmed eş-Şara’nın en büyük önceliği. Uluslararası kurumlar, “Ülkeyi yeniden inşa etmek için 216 milyar dolar gerekiyor” diyor. Bugüne kadar özellikle Körfez ülkeleri, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, yatırım sözünde bulundu fakat bunlar büyük oranda gerçekleşmedi. Batı’dan da yatırım gelmiyor. Oysa Suriye ekonomisinin ayağa kalkması iki şeye bağlı. Birincisi, dışarıdan gelecek yatırımlara, ikincisi de ülke dışında yaşayan Suriyelilerin ülkeye göndereceği paraya. Her iki konuda da yeterince ilerleme sağlanamadı. Yaptırımların büyük oranda kalkmış olması önemli. Fakat özellikle de güvenlik alanındaki belirsizlik, bu yatırımların akmasının önünde büyük bir engel. Körfez ülkelerinden, özellikle Suudi Arabistan’dan gelecek yatırım konusunda da çok soru işareti var. Çünkü Suudi Arabistan’ın kendi finansal sorunları var. Bu finansal sorunlar nedeniyle ‘’2030 Vizyonu’’ dedikleri projeyi iptal etmekten bahsediyorlar. Dolayısıyla, ekonomik problem, ülkeyi yeniden inşa etmek en önemli sorun,
İkinci sorun da güvenlik sorunu. Hâlâ sınırları içerisinde güvenliği sağlayabilmiş bir ordu yok. Çeşitli milis gruplar var. Bunlar güneyde Dürziler, kuzeyde çok daha büyük bir askeri güç olan Suriye Demokratik Güçleri (SDG). Bunların orduya entegrasyonunun nasıl olacağı konusunda hâlâ müzakereler yürütülüyor. Fakat Hakan Fidan’ın da Doha’da yaptığı konuşmadan anladığımız kadarıyla, istenilen noktada değil. Çünkü azınlıklar hâlâ merkezi hükümete güvenmiyor, silahlarını bırakmak istemiyor. Güvenlik demişken, bir de tabii İsrail konusu var. İsrail, 8 Aralık’ta Esad’ın devrilmesinden sonra, askerî olarak Suriye içerisindeki varlığını çok artırmış durumda, bunun çözülmesi gerekiyor. Suriye’de diğer türlü bir istikrar sağlamak çok güç. Bunun çözülmesi için Amerika’nın arabuluculuğunda müzakereler yürütülüyor. En son geçen hafta, ‘’Anlaşmaya çok yakınız” açıklaması yapıldı. Fakat anladığım kadarıyla çok ciddi bir vizyon farklılığı var. İsrail, “Şam’la bir anlaşmaya varacaksak, Şam’ın güneyinden itibaren İsrail sınırına kadar, askerden arındırılmış kapalı bölge olması gerekiyor” diyor ve Suriye’den çekilmek istemiyor. Ahmed eş-Şara da haklı olarak bunu Suriye’nin egemenlik haklarının ihlali olarak görüyor ve “Benim bir anlaşmaya oturmam ve anlaşma imzalamam için, İsrail’in askeri olarak bütünüyle çekilmeyi taahhüt etmesi gerekiyor” diyor. Orada da henüz istenilen ilerleme sağlanmadı.
Son olarak şununla bitireyim: Bütün bu resmi daha da karmaşıklaştıran faktör, dış aktörler. Suriye’nin içerisinde, Suriye’ye dair birbirinden farklı vizyonu olan pek çok dış aktör var ve bunların neredeyse hepsi, kendi dar çıkarlarına odaklanmış durumda. Mesela Batılı ülkelere baktığınızda, Almanya’nın Suriye’den istediği, 2015’te Almanya’ya gelen 1-1,5 milyon Suriyelilerin geri iadesi. Fransa’nın yeni Suriye’den beklentisi, terörle ortak bir mücadele yürütmek. Amerika’nın yeni Suriye’den beklentisi, Suriye ve İsrail arasında bir güvenlik ve normalleşme anlaşmasının imzalanması. Dış aktörlerin bu dar çıkarları, bu bahsettiğim tabloyu çok daha karmaşık hale getiriyor.
Ruşen Çakır: Ömer, seninle başta kısa kesmek durumunda kaldık. Gönül’ün bıraktığı yerden sana şunu sormak istiyorum: Tarihi bir perspektiften baktığımızda, Suriye belli bir tarihten itibaren Ortadoğu’nun en önemli güçlerinden birisiydi. Mısır’la birlikte hareket ettiği zamanlar da var. Daha sonra hem Filistin meselesinin hem de Lübnan’daki güçlerin çok ciddi bir destekçisi olduğunu biliyoruz ve öteden beri İsrail’in de en büyük düşmanlarından birisi oldu. Anladığım kadarıyla, İsrail başta olmak üzere birçok güç, güçlü bir Suriye’yi, eski Suriye’yi istemiyor. Ama gördüğüm kadarıyla Ankara, kendi çizgisinde ama güçlü bir Suriye istiyor. Şu andaki sorunlara baktığımızda, mesela Ahmed eş-Şara, Trump yönetimine güvenerek Suriye’yi yeniden inşa etmeye kalkarsa, diyelim ki 2-3 yıl sonra Amerika’da seçim olup Demokratlar geldiğinde bambaşka şeylerle karşılaşabilir. Suriye’nin yeniden bir devlet olabilmesinin ötesinde, yeniden güçlü bir devlet olabilme imkânını şahsen görmüyorum, ne dersin?
Ömer Taşpınar: Katılıyorum. Bir ülkenin güçlü olması için, kurumlarının, ekonomisinin güçlü olması ve ulus-devlet kimliğine sahip olması gerekiyor. Hem tarihi açıdan hem de şu anki dinamiklere baktığımızda, elimizde çok bilimsel olmak için fazla bir neden yok. Ama bölgesel güç dengeleri açısından baktığımızda, Türkiye’yi ve Arap dünyasındaki İran’a karşı Sünni cepheyi memnun eden, Suriye’nin başında artık İran’a yakın olan Alevi mezhebinin olmayışı ve İran’ın, Suriye’yi belirli bir derecede kaybetmiş olması. Suriye’yi kim kazandı peki? Burada çok kaba bir analiz yapıldığında ‘’Türkiye kazandı’’ deniyor ama aslında Sünniler, yani Arap dünyası kazandı. Körfez’in de bakışı bu. Türkiye’ye tam kaptırmak istemiyorlar. Zaten Türkiye’nin ne kadar güçlü olabileceği de burada bir soru işareti. Çünkü Türkiye, Gönül’ün demin bahsettiği dış aktörlerden bir tanesi ve çok da dar bir çerçeveden Kürt meselesini halledemediği için ayağı oraya hep takılıyor, büyük resme tam bakamıyor. Sürekli olarak bu meseleyi bir obsesyon hâline getirdiği için, Irak’ta gösterdiği esnekliği, içeride bile PKK’ya gösterdiği esnekliği gösteremediği için, burada Amerika’nın Kürtlerin arkasında oluşu ve İsrail’in destek verecek olma korkusu nedeniyle, Türkiye aslında istediği kadar da etkili olamıyor. Nihayetinde bu zaten bir Arap ülkesi ve bu da Kürtleri rahatsız ediyor. İsmi bile Arap Cumhuriyeti olarak geçiyor ve bu Arap kimliğini de hâlâ korumak istiyorlar.
Tarihi olarak baktığımızda, kapanan parantez, ülkede küçük, %13-15’lik bir mezhebin ülkeyi yönetiyor olmasıydı. Esad ailesinin ve BAAS’ın yönettiği bir yerden, kaba tabiriyle daha çok Müslüman Kardeşler çizgisine oturabilecek bir hükümet gelişti. Her ne kadar kendilerine Müslüman Kardeşler demeseler de, bence evrim geçirdiklerinde oraya doğru gidecekler. Türkiye’nin de zaten şu anki yapısına baktığımızda, Arap Baharı’ndan beri izlediği stratejiye uygun bir strateji. Türkiye zaten bunu hep istiyordu, o nedenle Türkiye kazançlı gözüküyor. Ama zaten Arap dünyasındaki güç dengesi, senin bahsettiğin Soğuk Savaş döneminde Suriye’nin, Mısır’ın güçlü olduğu güç dengesi, bugün Körfez’e kaymış durumda. Mısır’ın artık esamesi okumuyor. Arap dünyası, o 110 milyonluk demografik dev, ekonomik, sosyal, siyasi sorunları nedeniyle marjinalize olmuş durumda.
Gönül Tol: Gazze dışında.
Ömer Taşpınar: Gazze’de de sınırdaş olduğu için. Yoksa orada da ciddi bir ağırlığı kalmıyor. Sonuçta herkes Suudi Arabistan’ın yapacağı şeylere bakıyor. Muhammed Bin Salman, Arap dünyasının en önemli lideri haline gelmiş durumda, Suudi Arabistan da en önemli ülkesi. Burada güç dengelerinin Körfez’e kaydığını, Körfez’de, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar gibi küçücük ülkelerin, Suriye’den ve gerektiğinde Mısır’dan daha fazla jeostratejik, ekonomik öneme sahip olduğunu görebiliyoruz.
Gönül Tol: Ruşen, “Bölge ülkeleri güçlü bir Suriye istemiyor” diye bahsediyordun, onu biraz açmak lazım. Ne istiyor aslında? Güçlü bir ülkeden kasıt nedir, onu da konuşmak lazım. Ama onun ötesinde, bölge ülkelerinin ekseriyetinin Suriye’den ne istediğine baktığımızda, bunun içerisinde Türkiye de, İsrail de, Körfez ülkeleri de dahil, İran’dan arındırılmış, İran’ın etki alanından çıkmış bir Suriye istiyorlar. Bu nedenle, dikkat edersen Ahmed eş-Şara Rusya’ya bile gitti, Putin’le bile görüştü, Putin’i ve Rusya’yı bile angaje etti fakat İran’a çok mesafeli duruyor. Çünkü hem bölge ülkelerinin hem Amerika’nın görmek istediği Suriye, İran’ın etki alanından çıkmış bir Suriye.
İkincisi, terör örgütlerini desteklemeyen, yani Türkiye’nin perspektifinden baktığımızda, yıllarca PKK’ya destek vermiş bir ülke. İsrail kendi perspektifinden baktığında, kendi terör örgütü olarak addettiği gruplara destek vermiş bir ülke. Yani terör üretmeyen, terör örgütlerine destek vermeyen bir ülke. Bölge ülkeleri bu konuda da ortaklaşıyor. Batı ülkeleri de göçmen üretmeyen bir ülke istiyor. Bütün bunlar neye işaret ediyor? Suriye’nin bütün bunları becerebilmesi ve başarabilmesi için güçlü bir Suriye olması gerekiyor. O nedenle söylediğin şeye şu anlamda karşı çıkıyorum: Bence güçlü bir Suriye istiyorlar. Çünkü bütün bu taleplerinin, bu dar çıkarlarının yerine getirilebilmesi, ancak, güçlü, sınırlarını koruyabilen, kurumları güçlü, milli kimlik etrafında birleşmiş, istikrarlı bir Suriye ile olur.
Ruşen Çakır: Ömer, şu sizin yeni stratejik güvenlik belgesini konuşalım. Trump globalizme savaş mı açtı şu anda? Analizler günlerdir her yerde karşıma çıkıyor. Ben Türk medyasında, Türk medyası derken, daha çok sosyal medyada görüyorum. Anladığım kadarıyla bayağı heyecan yarattı. Çünkü yine anladığım kadarıyla üzerinde söylenecek çok laf var değil mi? Çok köklü bir kopuş var sanki.
Ömer Taşpınar: Evet. Trump yönetimi, birinci dönemine oranla, ikinci döneminde Cumhuriyetçi Parti’nin genel normlarından çok daha bağımsız hareket edebiliyor. Globalizasyonla, küreselleşme ile ilgili sorunu ve izolasyonist refleksleri olduğu zaten belliydi. Fakat bu stratejik belgeler aslında böyle tam olarak ne yapılacağını anlatmaktan çok, genel bir vizyon çiziyorlar. O nedenle buna bakarak ‘’Amerikan diplomatları bunun içinde nasıl hareket edeceğine bakacak ve bizim elimizdeki kılavuz bu. Biz buna göre hareket edeceğiz’’ diye okumamak gerekiyor. Bu bir iletişim ve bir vizyon belgesi. Önemli bir belge, çünkü özellikle Trump’ın, Beyaz Saray’ın nasıl düşündüğünü kaba hatlarıyla yansıtan bir belge. 2017 ve daha sonra 2022 yılında Biden döneminde ana paradigma olan büyük güçler rekabetinden uzaklaşan bir belge. Daha Batı yarımküreye odaklanan, dolayısıyla Amerika’nın 19. yüzyıldan beri Monroe Doktrini ile geliştirdiği, kendi bölgesine, kendi etkinlik alanına odaklanma isteği gösteren bir belge ve dünyayı da realist çerçeveden etki alanları olarak da görebiliyor. Çin’e bakarken Çin’de bir rekabet varsa, jeostratejik bir rekabetten çok ekonomik bir rekabetten bahsediyor. Mesela Çin’in ve Rusya’nın bir etki alanı olmasını tam olarak ifade etmese de zımnen kabul ediyor. Amerika’nın etki alanları da özellikle Batı yarımküresi ve belirli açılardan Ortadoğu.
Tabii ki burada en büyük infial yaratan konu, Avrupa. Bu belgenin Avrupa’ya bakış açısı, Batı kavramından uzak bir şekilde, daha Hristiyan ve beyaz ırk kavramları üzerine. Zaten Trump yönetiminin Batı medeniyetini Hristiyanlık ve ırk üzerinden tanımlayan bir felsefi altyapısı var. Zaten Latin Amerika’dan gelen göçmenler Trump için büyük bir sorun. Ama Avrupa’da da, Avrupalı olmayan, beyaz olmayan göçmenlere tolerans gösterilmesi, Avrupa’nın stratejik, ekonomik ve askerî olarak zayıflamış olması, demografik olarak da yaşlanan bir kıta olması ve çok göç alması nedeniyle neredeyse yok olmayla karşı karşıya gibi bir alarmist ton var. Bu, Avrupa’da çok ciddi bir rahatsızlık yarattı. Ama bu, yeni değil. Çünkü JD Vance Münih Güvenlik Konferansı’na gittiğinde, Avrupa’daki milliyetçi partilere ne kadar destek verdiğini zaten görmüştük. Beyaz Saray’ın, Fransa’da Marine Le Pen, Almanya’da AfD, İngiltere’de Nigel Farage ve İtalya’da Meloni gibi sağ milliyetçi, göçmen düşmanı, İslamofobik olan hükümetlerle çalışmak istediği çok aşikâr. Dolayısıyla, liberal, demokratik normlardan uzaklaşan bir Amerika var karşımızda ve bu Avrupa’da büyük bir rahatsızlık yaratıyor.
Rusya konusunda stratejik dengeden ve stratejik istikrardan bahsediyor. Bu da ‘’ancak Ukrayna’da bir barış olursa’’ diyor. Bir an evvel, aceleci bir şekilde hemen Ukrayna’da barış yaratmak istiyor. Çünkü Amerika Rusya’yla karşı karşıya kalmak istemiyor. Bu belge, Tayvan’dan, Çin’den çok fazla bahsetmiyor, ekonomik rekabetten bahsediyor. Ama en odaklandığı yer Batı yarımküresi ve zaten o nedenle şu anda Amerikan Deniz Donanması’nın üçte biri Karayipler’de. Venezuela üzerinde bir baskı var. Bu göçmen meselesi, Amerika’daki Trump tabanında da yankılanan ve kabul gören bir şey. ‘’Bizim için en önemli olan şey, Amerikan ekonomisinin güçlü olmasıdır ve Amerika’nın bir şekilde demografik olarak da beyaz kalmasıdır’’ diye düşünüyorlar. O göçmen meselesi ve siyahlara fazla tolerans gösteren, ‘’siyasi doğruculuk’’ kavramından uzaklaşan, daha beyaz, daha kendine güvenen, ekonomisi güçlü, göçmen almayan ve gerektiğinde Avrupa’yla da aynı kültürel değerleri paylaşmayan bir Amerika istiyor. Çünkü Avrupa ve Avrupa Birliği çok liberalleşti. Bu belgede, kaba hatlarıyla bunu özetleyen bir bakış açısı var. Çok abartılmaması gerekiyor bence. Çünkü dediğim gibi, nihayetinde bu bir kılavuz değil. Zaten bildiğimiz genel konular sert bir dille yazılmış. Normalde bu tür belgelerde, daha dengeli ve daha analitik bir dil kullanılır. Bu belgede, özellikle Avrupa tarafı sanki troller tarafından yazılmış gibi ve bu da çok infial yarattı. O yüzden Avrupa basınında günlerdir bu konuşuluyor.
Ruşen Çakır: Sen ne diyorsun Gönül? Bu gerçekten bomba gibi bir metin mi?
Gönül Tol: Ömer’in söylediklerine katılıyorum. Sadece Trump’tan bahsetmiyoruz. Bu ulusal güvenlik stratejisi belgeleri, aslında tarihi olarak birebir politikaya dönüşmüyor. Amerika’nın tarihinde iki kez buna bir istisna olabilir. Gerçekten birebir alınıp politikaya dönüştürülen belgeler var. Fakat özellikle Trump yönetimi söz konusu olduğunda, bunun sadece bir görüş beyanı olduğunu varsayabiliriz. Bu arada, Trump’ın birinci başkanlık dönemindeki Milli Güvenlik Danışmanı John Bolton, tam olarak benim düşündüğüm şeyleri söyledi, “Niye bu kadar olay yarattınız bununla ilgili? Trump, bırakın yazılmasında bir dahlinin olmasını, bu belgeyi okumamıştır bile” dedi.
Ben aslında bunun yarattığı tartışmaları ilginç buldum. Türkiye’deki tartışmaları takip etmedim. Fakat bu belgenin Ortadoğu’ya dair söyledikleri, Washington’da öfke yarattı ve ben bu öfkeyi çok gereksiz buldum. Çünkü burada yapılan tartışmalarda şunu söylediler: “Bakın işte Avrupa gibi demokratik müttefiklerimizi yererken, Trump, ‘Ortadoğu’da ‘hiç kimseye reform yap, rejimini değiştir demedik, bunlarla ilgilenmiyoruz artık’ diyerek, aslında bu bölgedeki otokratik liderleri desteklediğini beyan etmiş oldu. Bu kabul edilemez.” Bu neden bana garip geliyor? Onlarca yıldır Amerika’nın bölgedeki stratejisi buydu zaten. Bush döneminde dahi “Bölgeye demokrasi ve özgürlük götürüyoruz” dedikleri zaman bile, Irak’ı işgal ettikleri dönemde dahi Amerika’nın derdi, bölgeye demokrasi ve insan hakları götürmek değildi. Bölgenin tarihine baktığımızda, Soğuk Savaş’ın başlamasından itibaren, Amerika’nın, bölgenin otokratik liderlerini, içerideki rejim düşmanlarına ve dışarıdaki rejime tehdit oluşturabilecek ülkelere karşı güçlendirmek için, ekonomik, finansal ve askeri destek verdiğini biliyoruz. Amerikan Başkanları bugüne kadar bunu yaparken, “Ama biz demokrasiyi de önemsiyoruz, reform yapılmasını da söylüyoruz” diyorlardı. Trump artık “mış gibi” yapmıyor, farkı o. O nedenle Ortadoğu dosyası etrafında dönen tartışma bana çok ilginç geldi. Bir de, bu belgede ilginç gelen noktalardan bir tanesi, Ortadoğu’yu ‘’dostluk ve işbirliğinin hüküm sürdüğü bir bölge’’ olarak nitelendiriyor. “Artık kanın ve savaşın olduğu eski Ortadoğu’yu unutun. Yeni bir Ortadoğu var ve bu Ortadoğu’da dostluk ve işbirliği hüküm sürüyor” diyor.
Ruşen Çakır: Son olarak, Tom Barrack’a gelelim. Kendisi ilginç ötesi bir Büyükelçi. Aynı zamanda ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ama sanki Ortadoğu Temsilcisi gibi davranıyor ve genellikle Ortadoğu üzerine konuşuyor. En son, Ortadoğu’da en işleyen modelin ’hayırsever monarşi’ olduğunu açıkladı. Biz Transatlantik’i kaç yıldır yapıyoruz ve kaç yıldır aynı şeyi, F-35’leri konuşuyoruz. Tom Barrack Türkiye’nin F-35 engelinin çok yakında, birkaç ay içinde çözüme kavuşacağını söyledi. Ama en son sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, Rusya’dan alınan füze savunma sistemleri S-400’lerin varlığını tekrar hatırlattı, Türkiye’nin bunu kullanmak ve bulundurmak durumunda olmayacağını tekrar vurguladı. Biz yıllardır da bunu tartışıyoruz. Şu anda nerede kaldık? Hatta bir arkadaş “Türkiye S-400’leri Ukrayna’ya yollayacakmış” diye dalga geçiyor. Bir ara Hindistan lafları da edilmişti. Anladığım kadarıyla Trump satmak istiyor ya da Türkiye’yi tekrar programa katmak istiyor ama olamıyor, değil mi?
Gönül Tol: Tom Barrack sosyal medya paylaşımında ilginç bir şey söyledi. İngilizce “non possession” ve “non operational” dedi. Bu iki tabiri kullanması önemli. “Non possession,” elinde Türkiye’nin S-400’leri bulundurmaması, “Non operational” elinde olabilir, ama kullanmayacak. Bu neden önemli? Çünkü Türkiye bir süredir, S-400 meselesine çözüm olarak şöyle bir seçeneği düşünüyordu: “S-400 bizim elimizde bulsun ama biz bunu kullanmayalım. Zaten bir kere test edildi.’’ Türk muhalefeti, “O kadar para verdik, kutusunu açıp kullanmadık” diyordu. Buna yanıt olarak Savunma Bakanı da “Bizim bunu kullanmamız için çok büyük bir tehdit olması lazım” minvalde bir açıklama yapmıştı. Yani, Türkiye ve Erdoğan açısından, S-400’leri bir başka ülkeye göndermek çok iyi görünecek bir resim değil. Çünkü “Amerika baskı yaptı, bakın o kadar para verdiğimiz şeyi başka bir yere yolladı” denmemesi için, ‘’Türkiye’nin sınırları içinde bulundurulacak fakat Türkiye kullanmayacak’’ seçeneği üzerinde çalışıyorlardı. Fakat tabii bu seçenek, iki Amerikan Yasası’na uymuyor. Bunlardan biri CAATSA, diğeri de NDA-Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası. NDA’in kullandığı dil çok net. O metne baktığınızda F-35’lerin teslim edilebilmesi için, Türkiye’nin S-400’leri elinden çıkarması gerekiyor. S-400’lerin Türkiye sınırları içerisinde olmaması gerekiyor” diyor. Bu sorunu çözmek için çeşitli çözüm önerileri konuşuldu. Mesela bir tanesi, S-400’lerin Ukrayna’ya verilmesiydi ki bu hiç gerçekçi değil. Çünkü Rusya ve Türkiye’nin imzaladığı bir anlaşma var ve Putin tabii ki S-400’lerin Ukrayna’ya verilmesini kabul etmez. Ama başka seçenekler de var. Mesela Rusya bunu geri alabilir, çünkü Rusya’nın da buna ihtiyacı var. Rusya gerçekten S-400’leri geri alırsa, Erdoğan açısından sorunu çözmüş olur.
İkinci alternatif, S-400’leri İncirlik’e, ama İncirlik’in Amerika’nın kontrol ettiği yere konuşlandırmak. Böylece Kongre’ye “Bu artık Türkiye’nin kontrolünde değil, bizim kontrolümüzde. O yüzden bu yaptırımları kaldırabiliriz” denilebilecekti. Üçüncü alternatif, Nahçıvan alternatifi. Biliyorsunuz Nahçıvan bir Özerk Cumhuriyet. Aslında Azerbaycan’la, Türkiye’nin, S-400’leri Nahçıvan’a göndermesi konuşuldu Washington’da. Çünkü zaten Azerbaycan’la sürekli askeri tatbikatlar yapılıyor. Azerbaycan’a satmak olarak değil ama o tatbikatın bir parçası olarak, S-400’lerin Nahçıvan’a gönderilmesi ve orada kalması, dolayısıyla Türkiye’nin topraklarından çıkmış olacağı konuşuldu. Rusya da buna ses çıkarmaz çünkü Azerbaycan’a satılmış olmayacak. Bu da böyle bir alternatif bir çözüm olabilir diye düşünülüyor. Rusya kabul ederse ne âlâ, İncirlik’e konuşlandırılması, iç siyaset açısından sorun olabilir. Nahçıvan’a gönderilmesi de burada Kongre üyelerinin bazılarının karşı çıkabileceği bir alternatif. Gerçekten bu konuda, bu dosyada ilerleme sağlanması için, NDA meselesinin çözülmesi gerekiyor, onun için de Kongre’yle çalışmak gerekiyor.
Ruşen Çakır: Ömer Bey, yine rutin F-35 tartışmalarımızdan birisini daha konuşuyoruz, ne diyorsunuz? Bir tarafta Eurofighter muhabbeti var, bir tarafta F-35’ler. Türkiye alana kadar gözden de düşebilir. Çünkü kaç yıldır bunu konuşuyoruz değil mi?
Ömer Taşpınar: Evet. Velev ki S-400 meselesini hallettik, ortada senin de bahsettiğin sorunlar var. Bir kere, Türkiye F-35 yapım projesinden çıktı, o üretim zinciri içinde değil. Türkiye’nin önünde, F-35 almak için bekleyen 6-7 NATO ülkesi var. Üretim gecikmiş durumda, yıllardan bahsediliyor. Üretim konusu bugün halledilse, Türkiye’nin F-35 alabilmesi en azından 4-5 yıl sürer. İkincisi, Türkiye F-16’lara zaten talip olmuş durumda, onun pazarlıkları yapıldı ve belirli bir para ödendi. Üçüncüsü, Türkiye’nin kendi KAAN Projesi de var. Hem KAAN Projesi için hem F-16’lar için Türkiye’ye ciddi bir fon gerekiyor. Ayrıca 40 tane Euro Fighter alındı, bir de şimdi F-35’leri almak istiyoruz. Bu ülkenin savunma bütçesi bu kadar güçlü mü? Bunları yapabilecek bir savunma bütçemiz var mı? Nasıl bir takvimde bunları düşünüyoruz? Bütün bunların da S-400’lerden bağımsız olarak gözden geçirilmesi ve Türkiye’nin öncelik belirleyip, dosyalarda biraz temizlemeye gitmesi gerekiyor. Hem Eurofighter’ların hem F-16’nın hem KAAN’ın hem F-35’lerin olduğu bu kadar kalabalık bir dosya, bence kafa karışıklığı yaratıyor. Türkiye’nin de ekonomik durumunu, savunma bütçesinin çok iyi olmadığını ve özellikle çok istediği F-16’larda, NATO’nun, Finlandiya ve İsveç’i üye olarak almasına veto koyduğunu da hatırlayalım. Maddi nedenlerle bunu almıyor ve bunun temelinde de KAAN Projesi’ne daha fazla fon yaratmak var. Bütün bunlar konuşulurken, üretim zincirinden çıkmış, Türkiye’de para kazandırmayacak bir F-35 projesi var. Bir de dediğin gibi, F-35’lerin yapımı ve Türkiye’ye gelmesi yıllar alacak. Bu arada da tabii ki bunun yeni modellerinden de bahsetmek gerekiyor. Dolayısıyla S-400’leri bir köşeye koyalım, F-35 konusunu daha detaylı ele almamız gerekebilir.
Gönül Tol: Bir de şunu hatırlatayım: Aslında Türkiye’nin satın aldığı F-35’ler burada, ABD’de. Yani hangarlarda bekletilen F-35’ler var.
Ömer Taşpınar: Türkiye, iki tane F-35’in parasını vermiş durumda.
Ruşen Çakır: Evet arkadaşlar, noktayı koyuyor muyuz?
Gönül Tol: Evet.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler. Evet, Transatlantik’i bu hafta böyle noktalıyoruz. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a çok teşekkürler ve tabii ki sizlere de izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.







