Dünya Alem’de bu hafta İslam Özkan’ın konukları Ümit Aktaş ve Cihangir İslam oldu. Aktaş ve İslam, Suriye’de Beşer Esad rejiminin devrilmesinin birinci yıldönümünü değerlendirdi.
Dünya Alem’in bu haftaki konukları Ümit Aktaş ve Cihangir İslam, Beşer Esad rejiminin devrilmesinin birinci yıl dönümünü İslam Özkan ile değerlendirdi. Aktaş ve İslam, 15 yıl önce yaptıkları “üçüncü yol” çağrısının haklılığını vurgularken, Türkiye’nin Suriye politikasının aşırı güvenlikçi ve dar bir ulus devlet perspektifiyle şekillendiğini ifade etti.
Programda, 8 Aralık’ta gerçekleşen ve Esad rejimini deviren askeri harekâtın niteliği ele alındı. Kamuoyunda devrim coşkusuyla karşılanan bu gelişmeye rağmen Ümit Aktaş, bunun “kavramsal olarak bir devrim değil, bir isyan hareketi” olduğunu savundu.
Ümit Aktaş, devrimlerin; Fransız, Sovyet veya İran devrimlerinde görüldüğü gibi “yıllar süren siyasal ve toplumsal hareketliliğe, ideolojiye ve geniş bir sosyal tabana” dayanması gerektiğini belirtti. Suriye’de yaşananın ise “bir haftalık inanılmaz bir zaman içinde gerçekleştiğini” ve aslında bölgedeki güçlerin (Türkiye, İran, Rusya, ABD, İsrail) “uzlaşısıyla ortaya çıkan bir devir teslim töreni” olduğunu söyledi.
Aktaş, eski Nusra bağlantılı (şimdiki HTŞ) bir örgütün, uygun koşullar oluştuğunda Şam yönetimine el koyduğunu; bunun örgütün özel başarısından çok, bölgesel bir konsensüsün sonucu olduğunu ileri sürdü.
Cihangir İslam, konuya evrimsel bir perspektiften yaklaşarak, her devrimin iyi ve kötü yanları olduğunu belirtti ve “İnsanoğlu için en uygun yapı evrimsel süreçtir” dedi. İslam, olumlu anlamda bir devrimin “mevcut olanın iyi yanlarını kapsayan ve onu aşan yeni bir sürece geçiş” olduğunu ifade etti. Mevcut yapının ise “amorf” (şekilsiz) olduğunu, geleceğin ise Şara yönetiminin “iyi niyetine” bağlı olduğunu söyledi.

Barış ve “Üçüncü Yol”un haklılığı
Aktaş ve İslam, Suriye iç savaşının başında imzaladıkları ve “Üçüncü Yol” olarak bilinen, savaşan tarafların müzakere masasına davet edildiği bildirinin bugün de geçerliliğini koruduğunu belirtti.
Ümit Aktaş, 15 yıl önce bu noktaya gelmeden dönülebileceğini, ancak siyasal ve ideolojik arzuların toplumsal faydanın önüne geçtiğini savundu. Suriye’nin yıkıma sürüklendiğini, savaşla çözüm arayışının bölgede en istenmeyen sonuca, yani “İsrail’in güçlenmesine” yol açtığını vurguladı.
Cihangir İslam, bugün olsa bildiriyi yeniden imzalayacağını söyleyerek amaçlarının “sessizlik değil, adil bir barış” olduğunu ifade etti. İslam, Suriye’deki yeni yönetime —özellikle Sünni aydın ve ulemanın— baskı uygulayarak adil yönetime dair tezlerini göstermesi gerektiğini belirtti. Bu adil yönetimin temeli olarak ise Medine Sözleşmesi’ni gösterdi:
“Dünyadaki bütün Müslümanların üzerinde mutabakat edebileceği olay Medine Sözleşmesi’dir. Amacı sadece Müslümanların refahı değil; sözleşmeye imza koyan ve birlikte barış içinde yaşamak isteyen herkesin eşit muamele görerek yönetime katılmasını sağlar.”

Şara yönetiminin çoğulculuk potansiyeli ve travmatik ulusçuluk
İslam Özkan’ın, Selefi-Cihadi çizgiden gelen Şara yönetiminin çoğulcu bir yapı kurma potansiyeli olup olmadığı sorusuna Ümit Aktaş şu yanıtı verdi:
“Şara bunları yönetecek kapasitede biri değil. Hayatı savaşla geçmiş, bu konuda herhangi bir deneyimi olmayan biri. Burada birtakım güçlerin vekâletlisi bir pozisyon üstlenmiş durumda. Suriye’de bir yıl içinde hemen hemen hiçbir değişim olmadı. İleri doğru bir gelişme yaşanmadı. Toplumsal katılım oluşmadı.”
Aktaş, Suriye’nin sosyolojisinin (Aleviler, Dürziler, Kürtler dahil) çözülemeyecek kadar karmaşık olmadığını; ancak bölgenin sömürgecilik sonrası dönemde mezhebi, dini ve etnik tekilciliklere dayanan ulusalcı sistemler nedeniyle sürekli savaş ve çatışmaya sürüklendiğini belirtti.








