Önder Özden yazdı – Yalnızlık siyasetinden birlikte yürümenin hakikatine: Hannah Arendt

Hannah Arendt, totaliter Almanya’nın dünyaya büyük bir yıkım getiren deneyimini ele aldığında baskının kalbindeki psikolojik bir mekanizmanın varlığının da altını çiziyordu. Sadece şiddetin işleyişine değil, aynı zamanda bireylerin kendilerini bulduğu özgün hali de totalitarizmin kökleri araştırmasının bir parçası yapmıştı. Bunu yaparken, yalnızlığı totaliter rejimler için nasıl güçlü bir araca dönüştüğünden bahsediyordu.

Politik bir araç olarak kimsesizlik

Arendt ayrımlarında titiz. Yalnızın iki görünümü olduğunu vurgulayıp kimsesizlik halini, tek başınalıktan ayırıyordu. Bu sadece anlamsal bir oyun değil; insanlık durumundaki temel bir fark. Arendt’e göre “kimsesizlik” hali, bir tür yoksunluğu imler. İnsanlar diğer insanlarla olan tüm bağlarından ve çevrelerindeki dünyadan izole edildiklerinde, çapalarını kaybeder. İnsanlar ne kadar yalnızlaşırsa, dünyalarından ne kadar koparılır veya kesilip atılırlarsa, o derece boşlukta kalır.

Önder Özden yazdı: Yalnızlık siyasetinden birlikte yürümenin hakikatine
Önder Özden yazdı: Yalnızlık siyasetinden birlikte yürümenin hakikatine

Bu kopuşla tehlikeli bir dönüşüme de kapı aralanır. Bir topluluğun denge ve denetiminden yoksun kalan yalnız birey, totaliter ideolojileri dinlemeye daha ayarlı hale gelir. Kendi zihinlerinde kurguladıkları ve yarattıkları gerçekliğe, bir bakıma daha fazla uyumlanırlar. Kişi paylaşılan dünyadan – yani varlığı genellikle başkalarının mevcudiyetiyle doğrulanan dünyadan – koptuğunda, bir tutarlılık arzulamaya başlar. Gerçek dünya karmaşık ve çelişkilidir; ancak totaliter ideolojinin yarattığı dünya görüşünün kurgusal tutarlılığı, rahatlatıcı ve mantıksal bir yapı sunar. Dünyalarından ne kadar koparılırlarsa, bu kurguya o kadar çok inanırlar.

Yalnızlığın diğer yüzü: Tek başınalık

Ancak Arendt bize, yalnızlığın diğer bir yüzü olan tek başınalığın farklı bir deneyim sunduğunu da hatırlatır. Kendi kendine kalabilme yetisinden övgüyle bahseder. Herkesin toplumsal yaşamdan geri adım atacağı, kamusal hayattan çekileceği, kendi üzerine düşüneceği bir yere ihtiyacı vardır. Tek başınalıkta kişi kendi kendisiyle sessiz bir diyaloğa girer; kendini belirli bir şekilde dinler. Burası vicdanın ve düşüncenin doğum yeridir. Aynı anda Arendt, bu tek başınalığın, ancak zaman zaman yalnız kalmayı seçen kişinin etrafındaki dünyayla bağlantılı olması durumunda bir anlam ifade ettiğinden de bahseder. Düşünmek için geri çekiliriz, böylece eylemek için geri dönebiliriz.

Totaliter rejimler bu dinamik üzerine oynar. Bu rejimler, insanların buluştuğu kamusal alanı ve bireylerin bazen sığınabilecekleri özel alanı yok ederek, insanları bir bakıma sadece yalnız yaratıklara dönüştürmeye iter. Verimli bir tek başınalık kapasitesini söküp alır ve yerine ezici bir izolasyon koyar. Böylece bireyler ideolojiye daha ayarlı hale gelir ve totaliter ruh halinin özneleri olmaya daha yatkınlaşır.

Önder Özden yazdı: Yalnızlık siyasetinden birlikte yürümenin hakikatine
Önder Özden yazdı: Yalnızlık siyasetinden birlikte yürümenin hakikatine

Bir güç simgesi olarak yalnızlık

Dolayısıyla tek başınalık, ancak özel ve kamusal alan arasında bir ayrım olduğu sürece mümkündür ve bir anlam ifade eder. Yine de bugünün siyasi manzarasına daha yakından baktığımızda, tek başınalıkla ilgili daha fazla dikkat gerektiren bir durum var. Belki de Arendt’in aynı şekilde vurgulamadığı bir yanı ya da şu an görmekte olduğumuz bir mutasyonu var. Tek başınalık, aynı zamanda iktidarın bir göstergesi ya da belirli bir ölçüde, gücün endeksidir.

Siyasal liderlerin – özellikle otokratların – bilinçli olarak ürettikleri bir yalnızlık biçimi, tek başınalık var. Liderler kendilerini halktan ayıran, onları erişilmez kılan sembolik bir mesafe yaratır. Tepedeki yalnız figür, adada yaşayan lider, kalabalıklarla arasına duvar ören devlet başkanı… Bütün bu imgeler, yalnızlık değil, üstünlük iması taşır.

Bu yalnızlık, düşünmenin tek başınalığı değildir; gücün edimsel tek başınalığıdır. Lider kendini geri çektikçe, halkın gözünde “daha yüksekten bakan”, olayları “daha geniş bir perspektiften gören” bir haline gelir. Bu yapay yalnızlık, liderin içgörü sahibi olduğu hissini güçlendirir. Sanki yalnız kaldığı için, başkalarının göremediği şeyleri görmektedir. Sanki yalnız olduğu için doğru planları kurabilmektedir.

Bu anlamda yalnızlık/tek başınalık, lider için bir iktidar göstergesine dönüşür. Ulaşılamazlık, suskunluk, uzak duruş – bunların hepsi gücü pekiştiren bir hale yaratır.

Toplumun yalnızlaştırılması

Aynı anda bu yalnızlık yukarıdan aşağıya yayılır. Siyasi liderin yalnızlığının bir yüzü, etrafında bu boşluğun, bu koruyucu ve yükseltici mesafenin yaratılmasıdır. Diğer yönü ise, yönettikleri kitlelere de bu izolasyonu, yalnızlığı, tek başınalığı sunmalarıdır.

Bu, Arendt’in tanımladığı ve totalitarizm ile toplumsal çöküşün bir yan ürünü olan o “kimsesizlik” ile tam olarak aynı deneyim değil. Bu, bir bakıma izolasyonun spesifik bir kullanımı, tek başınalığın özgün bir şekilde araçsallaştırılmasıdır. Liderler görünmez çizgileri ya da siyasi durumun önemini görebilen yegane kişiler olduklarını iddia ettiklerinden, kitlelere kolektif zihinlerinin liderin bakışıyla eşleşemeyeceği söylenir.

Önder Özden yazdı: Yalnızlık siyasetinden birlikte yürümenin hakikatine
Önder Özden yazdı: Yalnızlık siyasetinden birlikte yürümenin hakikatine

İnsanlar birbirleriyle bağ kurmaktan uzaklaştırılır, bireysel sezgilere ve bireysel korkulara/kuşkulara sıkıştırılır, kamusal alan aşındırılır ve liderin sözleri tek referans noktasına dönüşür… Ortak perspektifler oluşmasın diye her birey kendi iç gerçekliğine, kendi ilk duyumlarına, kendi yalnız yorumlarına itilir. Böylece tek başınalık bir tür siyasi enfeksiyon gibi yayılır. Liderin tepedeki yalnızlığı, aşağıdaki insanların yalnızlaştırılması üzerinden korunur.

Aslında güdülen amaç, belirli bir ölçüde, yalnızlık/tek başınalık siyasetidir.

Dünyayı ortaklaştırma

Lakin yalnızlık/tek başınalık siyaseti gerçeklik üretemez. Gerçeklik tek bir kişinin çabasının, öngörüsünün sonucu olamaz. Gerçeklik ancak farklı bakış açılarının karşılaşmasıyla ortaya çıkar. Her birey dünyayı kendi konumundan, kendi sınırlılığıyla, kendi penceresinden görür. Bir kişinin gördüğü, başkasının gördüğüyle karşılaştırılmadığı sürece gerçeklik tamamlanamaz.

Siyaset de bu nedenle, en geniş anlamıyla, perspektifleri bir araya getirme işidir. Birlikte düşünme, birlikte konuşma, birlikte tartışma… ortak bir dünya ancak böyle kurabilir, gerçeklik ancak bu şekilde tamamlanabilir. Dolayısıyla siyaset yalnızlığa değil birlikteliğe, karşılaşmaya ve çoğulluğa dayanır.

Gerçeklik tepedeki yalnız liderin zihninin ürünü değildir. Gerçeklik ancak yan yana yürümenin doğal sonucudur.

Birlikte yürümek: Pijamayı bir kenara koymak

Yalnızlık, düşüncenin ve kendini anlamanın olmazsa olmazı. Fakat tek başınalık, ancak dünyaya geri dönülebileceği varsayımı altında kendisine atfedilen rolü oynar. Bu dünya – başkalarının olduğu, konuşmaların sürdüğü, fikirlerin dolaştığı dünya – yıkıldığında tek başınalık artık yalnızlık olmanın ötesinde geçer ve kimsesizliğe dönüşme riski taşır.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, böylesi bir dünyayı birlikte yeniden üretmek. Perspektiflerin paylaşılması, gerçekliğin başkalarının bakışıyla sınanması, ortak olanın yeniden kurulması…

Yalnız liderin tepesinden, adasından değil, yan yana yürüyenlerin göz hizasından gerçekliğin görülmesi…

Tam da bu yüzden, tek başına kalmanın konforunu simgeleyen “pijamaları bir kenara koymak” önem kazanır. Ancak böylece yalnızlığın albenisine, özel alanın konforuna karşı, toplumsal gerçeklik için adım atılabilir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.