KHK’lı eski bir emniyet mensubu yazıyor – KHK sorunu: Siyasi aktörlerin ve ilgili kamu kurumlarının çözüm önerileri veya beklentileri neler?

Dini ve ahlaki gerekçelerle bir dönem Fethullahçılıkla ilişkisi olmuş, sonrasında bu ilişkiye eleştirel bir mesafeyle yaklaşmış bir eski emniyet mensubu KHK sorununu masaya yatırıyor. Yazar bu yazısında siyasi aktörler ile KHK’lıların birbirini daha iyi anlayabilmesini sağlamak için sorular soruyor. KHK’lıların yeniden topluma entegre olmasının faydalı olabileceğini düşünen yazarın kaleme aldığı bu yazıyı, biz de Medyascope olarak bu tartışmanın gelişmesine katkı sunmak amacıyla yazıyı yayımlamaya karar verdik.

fethullahçılık
Siyasi aktörler KHK sorununu nasıl çözebilir? İşte öneriler

KHK konusunda sosyal medyada ve ulusal basında sıklıkla tartışmalar yapılmaktadır. Bu konuda oldukça fazla tartışma olmasına rağmen, siyasilerin ve kamu kurumlarının attığı adımlar genellikle sert görünmekte; yıllar içinde bu sorunun çözümüne dair “FETÖ ile mücadelemiz sonuna kadar devam edecektir” söylemi dışında çok fazla spesifik bir çözüm haritası ortaya konmamaktadır. Bunun nedenlerinden biri, sosyal medyadaki provokatif ve tehdit edici söylemlerin tamamının FETÖ tehdidi olarak değerlendirilmesi olabilir.

Ancak bu konu, bu tür provokatif ve tehdit edici söylemlere rağmen başka yöntemlerle de çözülebilir. Bu çözümün ilk adımlarından biri, Gülen’i takip eden kişileri birey olarak kabul ederek sürece başlamaktır. Çünkü bu kişiler birey olarak kabul edilip FETÖ ile mücadele kapsamında toptan düşman olarak görülmezse, toplumsal huzurun temini çok daha kolay olabilir.

Bu yazıda KHK konusunu bir kez daha bağlamı içinde ele alıp; demokratik sistemin aktörleri ile KHK’lı bireylerin birbirini daha iyi anlayabilmesini sağlayabilecek ve siyasi aktörlere sormak istediğim bazı sorularla yazıyı bitirmeyi amaçlıyorum. Bu soruların cevaplanmasının, KHK’lı bireylerin tekrar topluma entegre olmasında fayda sağlayabileceğini düşünüyorum. Elbette okuyucular bu soruları geliştirebilir.

KHK meselesinin arka planı

KHK meselesi, 15 Temmuz olayını da aşan, uzun vadeli sosyolojik, hukuki ve siyasal boyutları olan benzersiz bir olgudur. Bu meselenin ana aktörlerinden biri Fethullah Gülen’dir.

Gülen, başlangıçta bu hareketi siyasi bir yapı olarak tanımlamamış; 15 Temmuz’dan yıllar önce ana akım toplumda da kabul görmüştür. Ancak özellikle ABD’ye gidişinden sonra, kamuoyuna açık söylemlerinde dini argümanlar üzerinden siyasi iradeye baskı kuran bir çizgiye yöneldiği görülmüştür. Bu süreçte kamu görevlilerine müdahaleler yoluyla siyasal etki alanı oluşturma çabaları da ortaya çıkmıştır. Bu duruma ilişkin örnekler, kendisine en yakın isimlerden biri olan Osman Şimşek’in kamuya açık konuşmalarında da görülmektedir.

“Ali heyet” yapılanması ve temsil sorunu

Gülen hareketini benzer yapılardan ayıran temel özelliklerden biri; dini saiklerle kendisini takip eden insanların büyük çoğunluğunun haberdar olmadığı, kapalı ve hiyerarşik bir “Ali heyet” yapılanmasıdır. Bu yapı aracılığıyla, insanların bilgisi ve onayı olmaksızın siyasi nitelikli kararlar alındığı anlaşılmaktadır.

Gülen’i takip eden kişiler, onu hiçbir zaman siyasi bir temsilci olarak seçmemiştir. Ali heyetin hangi kararları aldığı bilinmemekte; bu kararların oylanması ya da bu heyet dışındakiler tarafından onaylanması veya reddedilmesi gibi bir imkân da bulunmamaktadır. Ayrıca bu yapılanmanın kendi içinde demokratik olmadığı ve liyakat ilkesini gözetmediği, buna tanıklık edenlerin anlatılarından anlaşılmaktadır.

Bu örgütlenme biçimi, 15 Temmuz sonrası yürütülen soruşturmalarda yeterince dikkate alınmamış; sanki bireyler bu yapının siyasi kararlarını oy vererek ve bilinçli şekilde desteklemiş gibi değerlendirilmiştir. Zamanla Gülen’in değişmesi ve toplumsal barışa katkı sunması beklentisinin gerçekçi olmadığı anlaşılmıştır. Gülen’in gerek yurt içinde gerek yurt dışında demokratik ve cumhuriyetçi bir çizgide olmadığı yönündeki gözlemler de bu kanaati güçlendirmiştir.

15 Temmuz sonrası uygulamalar ve KHK’lılar

15 Temmuz sonrasında Türkiye’de siyasetçiler ve kamu kurumları, bu demokratik olmayan yapıyla mücadele amacıyla, Gülen hareketiyle irtibatı olduğu değerlendirilen kişileri kamu görevlerinden uzaklaştırmıştır. Bu yaklaşım, 2025 yılına kadar büyük ölçüde değişmeden sürmüştür.

KHK kapsamında olan bireylerin önemli bir kısmı, silahlı terör örgütü üyeliği isnadıyla yargılanmış; bazı durumlarda suçu kabul etmeleri hâlinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi yollar önerilmiştir. Gülen’in hatasını kabul etmemesinin ya da kendisini sorgulamamasının bedelinin fiilen KHK’lı bireylere yüklendiği yönünde yaygın bir algı oluşmuştur.

KHK’lı bireylerin kişisel eylemleri çoğu zaman dikkate alınmaksızın; yurt içinde veya yurt dışında, sosyal medyada başkalarının söyledikleri ya da yazdıkları üzerinden hedef alınmaları, adalet duygusunu zedeleyen bir uygulama olarak görülmektedir. Bu durum, bireysel sorumluluk ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle ciddi biçimde eleştirilmektedir.

Bu bağlamda, “cemaat dağıtılsın” ya da “kendini feshetsin” tartışmaları da gerçekçi değildir; bu tür kararların bireyler tarafından alınması mümkün değildir. Bu değişimin gerçekleşmemesinin “tehdit devam ediyor” şeklinde yorumlanması, KHK’lı bireyler açısından ayrı bir haksızlık olarak algılanmaktadır.

Bilgilendirme ve siyasi sorumluluk

Bu konunun çözülmesi gerçekten çok önemlidir. Bu nedenle demokratik sistemin aktörleri, sembolik açıklamalar yerine toplumu bilgilendirici açık ve net beyanlar vermelidir. Bu sayede, KHK sorununun ve daha genel olarak dini yapıların siyasete alet edilerek antidemokratik biçimde insanları temsil etmeye kalkışmasının nasıl önlenebileceğine dair somut adımlar atılabilir.

Bu konuda atılacak hiçbir adım geç değildir. En azından gelecek kuşakların benzer toplumsal travmalar yaşamaması sağlanabilir. Bu çerçevede, siyasi aktörlere veya kamuyu bilgilendirme yetkisi olan kamu kurumlarına herhangi bir birey olarak şu soruları yöneltmek istiyorum. Bu sorular, bir talep değil; bir diyalog çağrısıdır. Amacım, bu meselenin insanları ayrıştırmadan, adalet ve barış temelinde nasıl çözülebileceğine dair ortak bir zeminin mümkün olup olmadığını sorgulamaktır.

Sorular:

  1. KHK sorununu ya da bu sorunun temelinde yatan; dini yapıların siyasal amaçlarla, demokratik ve cumhuriyet değerlerine aykırı biçimde kullanılmasını bireyleri toptan suçlamadan nasıl çözmeyi planlıyorsunuz?
  2. Toplumsal huzurun yeniden tesis edilmesi için somut ve takvimlendirilmiş bir yol haritanız var mı? Muhalefet partisi iseniz, iktidarda olmanız hâlinde bu sorunu hangi spesifik adımlarla ele alarak çözmeye çalışırdınız?
  3. Kamuoyunda sıkça kullanılan “bir tek FETÖ’cü kalmayana kadar mücadele” ifadesi, kapsamı belirsiz ve incitici bir söylem olarak algılanmaktadır. Bu ifadenin rastgele değil; belirli kişiler, somut fiiller ve kanıtlar üzerinden kullanılması daha yapıcı olmaz mı? Bu tür genelleyici ifadeler toplumsal kutuplaşmayı artırmaz mı?
  4. KHK’lı bireylerin itirazlarının önemli bir kısmı, insan hakları ihlalleri iddialarına dayanmaktadır ve bu durum uluslararası mahkeme kararlarında da sıklıkla teyit edilmektedir. Yargı süreçlerinin uzunluğu ve belirsizliği, bireyler üzerinde zaman yoluyla cezalandırma ya da psikolojik baskı algısı yaratmaktadır. Bu uygulamaların topluma sağladığı fayda kamuoyuna nasıl açıklanmaktadır?
  5. Şeffaf olmayan, siyasi niteliği resmen tanımlanmamış bir yapının eylemleri nedeniyle; bu yapının karar alma mekanizmalarını oy yoluyla değiştirme imkânı olmayan bireylerin sorumlu tutulması hangi hukuki ve ahlaki gerekçelere dayanmaktadır? Bu mesele, insanları doğrudan “silahlı terör örgütü mensubu” ilan etmeden ve etkin pişmanlık şartı koşulmadan nasıl çözülebilir?
  6. KHK’lı bireyler, bu yapıyla çatışmaya zorlanmadan; hukukun üstünlüğü ve toplumsal barış çerçevesinde çözüme nasıl katkı sunabilir? Dışlanmadıkları, kamusal hayata yeniden dahil olabildikleri bir barış ortamı hem KHK’lılar hem de KHK’lı olmayanlar için ortak bir fayda yaratacaktır.
  7. Son olarak; dini grupların bir araya gelme ve örgütlenme biçimleri nasıl şeffaf ve hesap verebilir hâle getirilebilir? “Ali heyet” benzeri, kapalı ve denetimsiz yapılanmaların oluşması nasıl engellenebilir? Din, birçok insan için aynı zamanda bir sosyalleşme alanı olduğuna göre, bu alanın demokratik ve hukuki sınırlar içinde kalması nasıl güvence altına alınabilir?

Bu soruları yöneltmemin amacı kimseyi suçlamak, hedef göstermek ya da geçmişte yaşanan acıları küçümsemek değildir. Amaç, bu ülkenin bir bireyi olarak herkesin kendisini güvende ve adil bir sistemin parçası hissedebileceği bir geleceğe nasıl ulaşabileceğimizi birlikte düşünmektir. KHK meselesi (ya da antidemokratik temsilin doğurduğu sorunlar), ancak açık iletişim, şeffaflık ve bireysel sorumluluğu esas alan bir yaklaşımla çözülebilir. Bu soruların samimiyetle ele alınmasının toplumsal barışa katkı sunacağına inanıyorum.

Ruşen Bey’e ve Medyascope ekibine bu yazıyı yayımladıkları için teşekkür ederim.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.