Son dönemlerde tanık olduğumuz operasyon ve iddialar artık kamu vicdanında kaldırılabilecek nitelikte değil. Magazinsel boyuttaki gelişmeler, çok tutulan, yeni körfezleşen sınıfı abartılı şekilde hicveden Kızılcık Şerbeti dizisini de farklı açılardan teyit eder nitelikte. Son gelişen olaylarda içerik, adeta sosyal hiciv ve kritik yapabilmesi risk taşıyan dizi sektörüne de yeni bir risksiz imkân kapısını açmakta. Yetkililerce ince çalışılmış dosyalar, siyasi hesaplaşmaların ipuçları iddialarını taşısalar da sahada bir gerçeği ifade etmekte. Bu gerçek de, bu konuda dört kitap yazmış birisi olarak ifade edebildiğim üzere, mahallenin kendi krizinin artık memleket krizine dönüştüğü gerçeğidir. Bu konuda boşuna kimse esas sorumluyu yukarılarda aramasın; sorun ve kriz; cemaatleri, tarikatları, ağır abi ve ablalarıyla mahallenin kendisindedir.

Velhasıl mahalle önce kendi krizini yaşadı, ardından bu kriz memleketin krizine dönüştü. Görgüsüzlük, yozlaşma ve çürüme adım adım derinleşirken, artık bazı mahalleli de dâhil herkes, birtakım proje odaklı çocuklarının fuhuş, uyuşturucu ve kokain batağına sürüklenmesini görünce nihayet kendini sorgulamaya başladı. “Biz ne yaptık da bunlar başımıza geldi?” sorusu, toplumun bütün kesimlerinde yankı bulur hâle geldi.
68–70 kuşağı siyasal İslamcıları veya ehli tarikat şehir mütedeyyinlerinin, devletin kadrolarını Masonlar, Sebatayistler ve Beyaz Türkler’den temizlemek ve devleti millî bir hâle getirerek tüm İslam ümmeti ve hatta Türk dünyasının umudu hâline getirmek idealleri vardı. İdealist kuşak bunun da ötesinde kendi altın neslini veya millî-mukaddesatçı jenerasyonunu yetiştirerek bu işin son çivisini çakmayı hedeflemişti. Bunun için siyasetçiler, bürokratlar ve tüccarlar yetiştirmeye ihtiyaç mevcuttu. İmam Hatipler ve ilahiyatlar bu anlamda Kemalistleri ürkütüyordu. Bunun için statüko bu kurumları sadece imam ihtiyacına odaklattı. Mahalleli çocuğunu her şeye rağmen bu kurumlara yönlendirdi. Radikal olanlarda Arapçayı da halletsin diye Mısır veya Suriye’deki köklü radikal medreselere çocuklarını gönderdi.
Mahallede uzun süre “kadro, makam ve parayı ele geçirdiğimizde iktidar zaten cepte olur” anlayışı hâkimdi. Bu bir köy esnafı anlayışıydı. Eski hesapların biriktirdiği öfke, “uzayan kol bizimki olsun yeter” zihniyetiyle birleşince, iktidarın niteliği değil sadece kendisi önemsenir hâle geldi. Serde dönüşemeyen köylülük nedeniyle Erol Güngör, Nurettin Topçu ve Cemil Meriç’in kitapları ağır ağabey kütüphanelerinden eksik olmadı; okunsalar bile içlerindeki kavramsal mirası gerçekten anlayabilen pek çıkmadı. Oysa bu isimler doğru anlaşılabilseydi, kültürün, estetiğin ve görgünün nasıl bir iktidar için evrensel ahlaki zemini inşa ettiğini de görebileceklerdi. Erol Güngör’ün önemi tam da buradaydı: Namık Kemal’in bir asır önce hissettiğine benzer biçimde, modern dünyanın Lord Acton, Stuart Mill ve Herbert Spencer gibi düşünürlerinin mutlak gücün ahlakla ilişkisini nasıl çözdüklerini kavramak mümkündü. Fakat bu fikrî damar anlaşılmadığı için, gücü sınırlayan estetik ve ahlaki çerçeveye duyulan ihtiyaç da hissedilemedi.
28 Şubat’a tekrar gidersek, bu tarihte sistem bir uzlaşma istiyordu artık. Dinamik, dürüst ve motive kadrolara ihtiyaç vardı. İlk yılları oldukça başarılı geçen mahalle iktidarının son yılları ise genç idealist kuşak özelinde de işlerin pek öyle yürümediğini bizlere göstermiş oldu.
Söz konusu sorunun anlaşılması ve reçete tartışmaları, öncelikle bu yaşanan sorunun ciddiyetini ve varlığını kabul etmekten geçiyor. Ancak görüldüğü kadarıyla, özellikle kapalı cemaatlerin oluşturduğu ilgili mahalle kesimleri bu sorunun kendilerine ilişkin yönünü ısrarla görmezlikten gelmekteler. Dışa kapalı cemaatler içinde korunmaya alınmış evlatlarının manevi sağlıklarını ise ne kadar ötekiler ve düşünceleri ile az karşılaştırma oranına bağlamaktalar.
Siyasal İslamcılık görünümünde köylü materyalist güç İslamcılığı ve medrese tarikatçılığından yetişmiş kuşaklardan, haz ve iktidar denklemine girdikleri andan itibaren fazla bir şey beklemek abes denilebilir. Sorunun burada büyük bölümü de görünürde İmam Hatip tartışmalarından kaynaklanmaktadır. Pratikte İH tartışmalarını tanımlamaya çalıştığımız 68 Sağ idealizmi hayatta kalanlarının zihin dünyası tartışmalarından bağımsız tutamayız.
Bugün namaz, oruç veya Cuma gibi ritüellerin ise mutlak ahlaki hakikatle pratikte bağlantısı kaybolmuş durumda. Belki de bu ve benzerleri sadece kimlik kapanının üretilmiş gerçekliği. Belediye, iktidar veya bugün uluslararası boyutta güç yolculuğunun getirdiği sınırsız haz imkânları, olması gereken anlam anlayışını mekanikleştirerek kimliklerinin kapanına hapsetti.
Bugün 90’lar veya 2000 başları İHL kuşağının güç denklemindeki hayal kırıklıklarına odaklanıyoruz. Hepimiz de şunu çok iyi biliyoruz ki sorun, bugünün orta-genç kuşak yöneticilerinin birkaçının kokain veya cinsel skandallarının açığa çıkmasında değil; bal gibi örnekleriyle biliyoruz ki 68 Sağ kuşağında da bu tip bazı örneklemelere açık veya gizli şahit olunmuştur. O zaman sorunu bugün 80 doğumlulara yıkmak adil olmayacaktır.
Köylerden, kasabalardan gelen gençler zor şartlarda okudular; belediye veya iktidar imkânları, kendi eşi, evi veya memleketinden çok daha çekicilerle bir de bedelsiz karşılaştırıldı. Bu güç süreci nasıl kompanse edilebilir veya normalleştirilebilirdi?
Bu sürecin normalleşmesi, kimlik vurgusunu artırmakla ya da dış güçler anlatısına sığınmakla mümkün değildi; ihtiyaç duyulan şey köklü bir zihniyet değişiminin ve yüzleşmenin kendisiydi. Gücü tek elde yoğunlaştıran ve eleştirel tüm mekanizmaları zayıflatan otoriter atmosfer, mahalleyi zihniyet ve yüzleşme devrimi üretmekten alıkoydu; sınıfsal yükseliş ise etik, görgü ve kültürel dönüşüme eşlik edemedi. Oysa kamusal alan açık kalsaydı, eleştiri mahalle içinde, otoriteye karşı hür olsaydı ve iktidarın sınırları hukuk ve görgü öncelikle çizilseydi, bugün çok daha olgun bir toplumsal yapıdan söz edebilirdik. Hikâyemiz biraz da şu: Gücü erken ve hazırlıksız bulan ama bunu hazmedecek görgüsü olamayan veya zihniyetini güçle birlikte dönüştüremeyen bir toplum, sonunda kendi gölgesine yenildi; otoritenin ağırlığı ve sorgulanamazlığı ise bu yenilgiyi hızlandırdı.
Biz nerede yanlış yaptık?
Sonuç olarak sıkça yukarıda tekrarladığımız gibi mahalle önce kendi krizini yaşadı, sonra bu kriz memleketin tamamına yayıldı. Köy-kasaba kökenli dindar sınıf, devlete ve iktidarın büyük imkânlarına beklenenden hızlı erişince, gücün gerektirdiği görgüden beslenen ahlak ve zihniyet inşasını tamamlayamadan otoritenin merkezine yerleşti. İmkânlar arttı ama görgü, estetik ve kamusal sorumluluk yerinde saydı. Üstelik yıllar içinde güç tek elde toplanıp eleştiri bastırıldıkça, cemaat duvarları ve merkez kültü daha da yükseldi; bu da hem mahallenin iç denetim mekanizmasını çözdü, zorunlu bir körlük oluşturdu hem de bozucu bir otorite iklimi yarattı. Böyle bir atmosferde yozlaşma hızlandı, gücü taşıyacak derinlik enstrümanları oluşamadı. Mahalleli bugün çocuklarının savrulmasını ve kendi kuşağının çürümesini görünce, geç kalmış bir şekilde o soruyu sormalı: Biz nerede yanlış yaptık?













